İlk kitabın heyecanı ayrıdır. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar tıpkı sonrakiler gibi kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın? Yazarlık bize özgü hatalarımızla, acemiliğimizle birlikte bir uzun yolda yürümek değil mi zaten?
İlk öykü kitapları yayımlanmış yazarlarla 2015 yılından beri “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri yapıyor, ilk kitaplarının heyecanını paylaşıyoruz. Aslı Sökmen Gediz, 187. konuğumuz.
İlk kitabınız yayımlandı. Öncelikle tebrik ederiz. Bu süreç nasıl gelişti, biraz anlatabilir misiniz? Yazmaya nasıl başladınız, yazdıklarınızı yayımlamaya ne zaman karar verdiniz?
Nazik ilginiz ve yeni yazarlara alan açtığınız için öncelikle ben teşekkür ederim. Uzun yıllar boyunca aklımdan geçenleri farklı türlerde biriktirdim; küçük şiirler, günlükler, mektuplar, anılar… Aslında bir bütünlük oluşturmayan, küçük karalamalardı bunlar. Zamanla katıldığım bazı edebiyat kulüplerinde yaptığım okumalar ve yazma çalışmaları beni öyküye yaklaştırdı. Okumayı her zaman çok sevdiğim bu türün, yazarken de ayrı bir haz verdiğini fark ettim. Öykülerimi gönderdiğim dergilerden aldığım olumlu geri dönüşler de bu süreci besledi ve motive etti.
2025 yılında Edebiyatist Yayınları’ndan çıkan Gölgedekiler adlı kolektif öykü kitabında yer aldım. Bireysel kitabımı yayımlama fikriyle epey bir süre kendi içimde mücadele ettim. Bunu çok istememe rağmen, “Hazır mıyım?” düşüncesi zihnimi uzun süre meşgul ederken beni acele etmekten alıkoydu. Öte yandan bir nevi ruhsal bir yolculuk olan bu yaratım sürecinin okurun dünyasında karşılık bulabilmesi fikri, beni adım adım öykülerim üzerinden edebiyatın anlamlı dünyasında var olmaya çekti.
Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?
Düşünme biçimime en uygun türün öykü olduğunu söyleyebilirim. Kısa ve net oluşu, daha vurucu bir anlatı imkânı sunması ve gereksiz söz kalabalığına yer bırakmaması beni öyküye yakınlaştırıyor. Öykü, hem yazar hem de okur için daha katılımcı bir alan açıyor; söylenen kadar söylenmeyen de anlamın bir parçası hâline geliyor.
Üstelik her öykü, yeni bir pencereden başka bir hayata konuk olmak gibi. Kısa öykü, yaşamı olduğu gibi ve yoğunlaştırarak yansıtan bir tür; kısacık bir zaman diliminde bile insanın varoluşsal sancılarına eşlik edebiliyor.
Bir de öykünün hata kaldırmayan, fazlalığı hemen ele veren bir yapısı var. Bu disiplin duygusu da beni bu türe daha çok bağlıyor.
Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler yaşadınız?
Bir yayınevi seçerken benim için en önemli ölçüt, yayımladıkları kitaplara yaklaşım biçimleriydi. Metne ve yazara özen gösteren, editoryal olarak titiz çalışan bir yayıneviyle yol almak istedim. Metnime inanacak ve onu doğru biçimde okurla buluşturacak bir yapıyla ilerlemek benim için önemliydi.
Ülkenin sıkışmışlık hali her sektörü etkilediği gibi yayınevlerini de etkiliyor bence. Yolun başında olan ancak emeğe inanan bir yazar olarak beklentilerimi gerçekçi tutmaya çalıştım. Buna rağmen kendimi yakın hissettiğim ve en başından beri “olabilir” diye düşündüğüm iki yayıneviyle yollarımız kesişti. Yoluma Potkal Yayınları ile devam ettim. Yayınevi sahibi Kadir Aydemir ile tanışmak benim için gerçekten büyük bir şans oldu. Tecrübesiyle pek çok konuda doğru yönlendirmeleri oldu; kitabın isminden öykülerin sıralamasına, kapak tasarımından sayfa düzenine kadar birçok alanda yapıcı bir destek sundu.
İlk kitabımın yayımlanma süreci hem heyecan verici hem de öğreticiydi. Bir dosyanın uzun süre yalnızca size aitken, giderek başka gözlerle okunmaya, değerlendirilmeye ve sonunda bir kitaba dönüşmeye başlaması oldukça özel bir deneyim. Bu süreçte sabretmeyi, metne yeniden ve dışarıdan bakabilmeyi öğrendim. Editoryal aşama, kitabın kendi sesini daha berrak hâle getiren çok kıymetli bir çalışma oldu.
Elbette ilk kitabın beraberinde getirdiği bir tedirginlik de var: Yazdıklarınızı artık okura emanet ediyorsunuz. Ama tam da bu yüzden yayımlanma anı yalnızca bir sonuç değil, yeni bir diyaloğun başlangıcı. Kitabın okurla kurduğu her temas, o yolculuğu yeniden anlamlı kılıyor.
Kitabın yayıma hazırlanma sürecinde bir editörünüz oldu mu?
Dosyamı zaten çok sevgili editörüm Nil Devletoğlu ile birlikte hazırlamıştık. Bu benim için oldukça öğretici bir deneyimdi. Yazmak çoğu zaman kişisel ve yalnız bir uğraş olsa da, bir editörün dikkatli ve özenli bakışı, metne dışarıdan bakabilme imkânı sunuyor ve yazdıklarınızı yeniden değerlendirme fırsatı veriyor.
Dosyayı bu şekilde yayınevine gönderdim. Elbette yayınevi sürecinde de metin üzerinde birkaç kez farklı editoryal çalışmalar yapıldı. Son derece titiz bir çalışma sonucunda kitabın son hâli ortaya çıktı.
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?
İtiraf etmeliyim, kendimi “mutfakta” çok rahat ve mutlu hissettim. Burada geçirdiğim süre hem çok verimli hem de çok öğretici oldu benim için. Dergiler, yalnızca metinlerin yayımlandığı mecralar değil; aynı zamanda yazının sınandığı, olgunlaştığı ve kendi sesini aradığı bir çalışma alanı.
Kitabım yayımlanmadan önce uzunca bir süre mutfakta vakit geçirdim. Yazdım, beklettim, yeniden yazdım; kimi metinleri bir kenara bıraktım, kimilerini defalarca gözden geçirdim. Bu süreç, yalnızca yazma pratiğimi geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda sabrı, eleştiriye açık olmayı ve metinle arama gerekli mesafeyi koyabilmeyi de öğretti.
Dergilerde yer almak, yazdıklarımın farklı okurlarla ve editörlerle buluşmasını sağladı. Hikâyeci Öykü Dergisi, Edebiyatist, Litera Edebiyat, Mahal Edebiyat, Ayarsız Dergi, Edebiyat Haber ve İshak Edebiyat gibi mecralarda yayımlandım. Her yayımlanan metin hem cesaret verici hem de sorumluluk yükleyen bir deneyimdi.
Geriye dönüp baktığımda, o mutfakta geçirilen zamanın yazarlığımı biçimlendiren en önemli dönemlerden biri olduğunu düşünüyorum.
İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz, ne buldunuz?
İnsanın hayatında somut olarak çok şey değişmiyor belki ama iç dünyasında önemli bir eşik oluşuyor. Size ait bir metnin artık okurla buluşması, yazarlık yolculuğunu daha görünür kılıyor.
En büyük heyecan, kitabın basılı hâliyle ilk kez karşılaşma anı ve okurlardan gelen farklı yorumlar oluyor. O anı özel kılan sadece bir nesneye dokunmak değil, yıllarca içinizde taşıdığınız o sesin somut hale geldiğini hissetmek. Yazdıklarınızın başka hayatlarda yankı bulduğunu görmek, okuyanların karakterlerinizde kendilerini bulmaları, öykülerdeki duyguların karşılık bulması ve yepyeni insanlarla bağ kurabilmek… Sanırım bir ilk kitabın en kıymetli armağanı kendi sesinizin başkalarının içinde çoğalabildiğini görmek.
Dosyayı hazırlamaya başladığım günden kitabın ilk kopyasını elime aldığım ana kadar aklımda hep kitap vardı. Elimde sürekli “yapılacak işler” listesiyle dolaştım; öykülerimi defalarca yazıp sildim, değiştirdim, yeniden kurdum. Dosya tamamlandığında yayınevlerini araştırdım, sırayla gönderdim, cevaplarını bekledim, bir kısmıyla yüz yüze görüşmeler yaptım. Hep bir heyecan vardı, hep eksik kalan bir şeyler.
Şimdi geriye dönüp baktığımda daha sakinim. İçime sinen bir çalışma oldu, aklımda “keşke”ler kalmadı.
Bundan sonraki çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misiniz? Öyküden mi devam edeceksiniz? Başka türlerde kalem oynatmayı düşünüyor musunuz?
Bundan sonraki çalışmalarımda da anlatı dünyasının içinde kalmaya devam edeceğimi düşünüyorum. Aklıma geldikçe küçük notlar alarak yazmayı sürdürüyorum. Şiir konusunda ise, şair olunmayacağını, şair doğulacağını öğrendiğimden beri şiir yazmaya çalışmıyorum; ancak yazdıklarımda her zaman şiirin sadeliğini, az sözcükle çok şey söyleme arayışını korumaya çalışıyorum.
Öykü benim için hâlâ en doğal ifade alanı. Dolayısıyla “Kelebek Çalısı” ile kurduğum damar, kökünden kopmadan, derinleşerek devam edecek. Öykü yazmaya devam edeceğim; şimdilik odağım, öykünün imkânlarını daha fazla zorlamak ve bu alanda anlatmak istediklerimi derinleştirmek.
Son dönemde okurların da daha çok ilgi gösterdiği, birbirine yaslanan öykülerle roman-öykü arası bir form üzerine düşünmeye başladım ve bu konuda bazı hazırlıklarım var. Zamanla metinler kendi biçimini dayatıyor zaten; bazen bir öykü olarak başlayan şey daha uzun bir anlatıya, bazen de farklı bir forma evrilebiliyor. Yazının doğası gereği, nereye evrileceğini biraz da zaman ve metin belirliyor.
