Erkeğin yaşla birlikte azalmayan, aksine daha da sertleşen tutunma hâlleri üzerine düşünüyorum. Yetmişini, seksenini devirmiş bir diktatörün, liderin ya da başkanın koltuktan vazgeçmeyişinde yalnızca siyasi bir hırs değil, erkeklikle ilgili başka bir korku da olmalı. Gücün bedenden çekildiği yerde, makamın bir proteze dönüşme hâli…
Ona bir tane bira ısmarladım ama dokunmadım. O iyice yanıma sokuldu. Turgut karşısındaki küvette köpüklenen kızlara o kadar dalmış ki benim yanımda oturan kızı görmedi bile. Aksi halde boşa para harcamama söylenecekti. Kızın birası bitinceye kadar sohbet ettik. Ona işini sevip sevmediğini sordum. Cep telefonuna Tayca yazdı, çevirdi, ekranı gösterdi bana. Bu işi hiçbir kız sevmez, dedi, para bu işte. Bir çocuk annesi. Çocuğu köyde, anne babasının yanında, onlar bakıyor. Hüzünlü bir hikâye, çoğu aynı hikâyenin içinde yaşıyor. Tuvalete kalktım. Geri döndüğümde kız gitmişti, köşe masada oturan Avrupalı ya da Rus kadının kızlardan biriyle öpüştüğünü, ona şehvetle dokunduğunu gördüm. Bir anda barın içindeki bütün dengeler tersine döndü. Az önce sahnede izlenen bedenlerden biri bu kez başka bir kadının kucağında, başka bir oyunun içinde. Müzik aynı, ışık aynı ama sahne değişti. Kimin izleyen, kimin izlenen olduğunu ayırt etmek zor. Herkes bir anda rol değiştiriyor, sonra hayat yine kaldığı yerden devam ediyor.
Gece yarısından sonra bardan çıktık. Birbirinden farklı renklerle aydınlatılmış mekânların yanından geçiyoruz. Kapılardaki dev ekranlar içerideki eğlenceyi sokağa taşıyor. Bazı mekânlarda Hint müzikleri çalıyor, bazıları Bollywood tarzı ışıklarla süslenmiş. Bazı gece kulüplerinde sadece Rus kızlarının bulunduğu, sadece onların gösteri yaptığını yazıyor tabelalar. Her milletten her ülkeden her yerden farklı eğlence mekânları Walking Street boyunca sıralanmış.
Her şeyi görmek, her yerde bulunmak istiyorum. İnsanı tanımak için ne söylediğini değil, ne yaptığına bakmak gerekiyor. Dostoyevski’nin insanı anlamak için onun karanlık ve çelişkili yanlarına bakmamız gerektiğini ya da ona benzer bir şey söylediğini hatırlıyorum. Kitaplar bir yere kadar götürüyor ama gerisini hayat tamamlıyor. Bir insanı gerçekten okuyabilmek, bir kitaptaki karakteri anlamaktan daha zor ama daha öğretici. Çünkü insan, karşısındakine bakarken aslında kendine bakıyor, kendini görüyor, kendini buluyor.
Sen kadınlardan hoşlanmıyorsun galiba, dedi Turgut. Burada bile aslında Turgut’un kendinden bir parçayı bende gördüğünü fark ettim. Çünkü Turgut bir keresinde, her yıl birkaç kez birlikte olduğu çok güzel bir ladyboy’dan söz etmişti. Çevreden çekinmese onunla takılmak istiyormuş. Benim karşımda, eşcinselliği anlamak istiyor. Çekinme söyle, dedi, burada insanın her türlüsünü gördük, yadırgamayız. Yüzüme bakıyor, tepkimi ölçüyor, aldırmıyorum ona. En az yirmiye yakın cinsel tercih var burada, sana da uygun bir şeyler mutlaka vardır, dedi.
Pattaya’da kadın ve erkek arasındaki sınırlar bizim alıştığımız kadar keskin değil. Akşam olunca Walking Street’te sahneye çıkan uzun boylu, makyajlı ladyboylar, kadın gibi giyinmiş erkekler, el ele dolaşan kadınlar görmek oldukça sıradan bir durum. Tayland’da üçüncü cinsiyet olarak bilinen kathoey kültürü yaygın. Batı dünyasının ladyboy dediği kişiler yalnızca gece hayatında değil, gündelik hayatın içinde de yer alıyor. Barlarda, sahnelerde, mağazalarda, otellerde çalışıyorlar. Bunun dışında eşcinsel çiftler, drag gösterileri, travesti barları ve her türlü fetiş kulübü özellikle Pattaya ve Bangkok gibi şehirlerde açıkça faaliyet gösteriyor. Turgut’un anlattıkları bana zaman zaman abartılı geliyor ama etrafa bakınca söylediklerinin bütünüyle uydurma olmadığını da görüyorum. Gece ilerledikçe kadın ve erkek arasındaki çizgi bulanıklaşıyor, herkes kendine ait başka bir hayatın içine karışıyor. Ama burada gördüğüm şey yalnızca kadınlar değil, burada başka bir şey var, başka türlü, bunu nasıl anlatacağımı da bilemiyorum.
Bu kez ara sokaklara daldık. Walking Street gecenin o saatinde daha da sıkışmış. Birkaç adım yürüdükten sonra yanımıza ince yapılı, koyu tenli genç bir adam yaklaştı. Elinde sigarasıyla, başını hafifçe öne eğerek konuştu. Hey my friend, weed, cocaine, good price, dedi. Sanki yol soruyor bize. Yanımızda yürürken bizimle konuşuyor ama yüzümüze bakmıyor. Turgut dirseğiyle koluma dokundu. Hiç cevap verme, dedi, yürü, aldırma. Adam birkaç adım daha yaklaştı. Marijuanna, hash, met, good stuff. You want, dedi bu kez. Turgut başını bile çevirmedi. Sadece yürümeye devam etti, sonra bana döndü. Bunların çoğu polisle çalışır, dedi, cevap verirsen iş uzar. Turgut sonunda, mai ao, dedi. Adam omuz silkerek kalabalığın içinde başka insanlara yöneldi. Burada yıllardır aynı numara döner, dedi. Adam sana mal teklif eder. Sen ilgilenirsen birkaç dakika sonra köşeden polis çıkar. Ya para koparırlar ya da gerçekten karakola götürürler.
Diyelim ki karakola düştün, dedim.
Basit bir şey bile olsa günlerce içeride kalabilirsin. Mahkemeyi beklersin. Hapishaneler çok kalabalık. Bir koğuşta onlarca kişi. Yerde yatarsın, sıcak, havasız. Yabancıysan daha da zor. Ama para varsa, rüşvet verir, bir gün bile yatmadan yırtarsın paçayı.
Boyztown gay gece hayatının merkezi birkaç dakikalık yürüme mesafesinde. Turgut her yeri biliyor, her sokağın ne tür bir yer olduğunu anlatıyor bana. Gay kulüplerden birinin kapısında durduk. İçeride kırmızı ve mavi külotlu erkekler tahta bir platformun üzerinde müzik eşliğinde dans ediyor. Buna pek dans etmek denmez, daha çok ritmik hareketlerle kendilerini gösteriyorlar. Go go bara benziyor, dans edenler müzikten çok vücutlarını sergiliyor. Masalarda oturan kadın ve erkeklerin karşısında göz süzüyorlar. Hepsinin vücutları atletik, kaslı. Tavanla birleşen parlak direklerin etrafına tutunanlar da var, platformlarda dolaşanlar da. Masalarda yine turistler oturuyor. Bazı gay çiftler içkilerini yudumlayarak karşılarında dans edenleri izliyor.
Hadi, içeri girelim, dedi Turgut. Kırmızı külot giyenler pasif, mavi giyenler aktif ama pasif de oluyorlar, karşısındakinin isteğine, verdiğin paraya göre değişiyor, dedi. Bunu söylerken sanki bu şehrin bütün kurallarını ezbere bilen biri gibi rahat ve net konuşuyor. Turgut içeri girdi, ben dışarıda bekledim. Kısa süre sonra yanıma geldi.
Her sokak başka bir dünyanın kapısı gibi. İçeri bakınca o dünyanın kendi kuralları olduğunu fark ediyorsun. Bir sokakta ladyboy barları, başka bir sokakta gay kulüpleri, biraz ileride turistlerle dolu go go barlar, köşede Tay müziği çalan küçük bir restoran. Birbirine değmeden yaşanan hayatlar. Bir kapının önünde durup bir adım atıp içeri girmediğin sürece o hayatın gerçekten nasıl yaşandığını da bilemiyorsun.
Pattaya’ya geldikten sonra erkekliği sorgulamaya, yeni bakış açımla üzerinde düşünmeye başladım. Bu şehir yalnızca bir tatil yeri değil, erkekliğin farklı yüzlerinin dolaşıma girdiği bir alan. Herkes buraya aynı niyetle gelmiyor. Bazılarının tek niyeti tatil yapmak. Sıcak bir yerde, kışın ortasında denize girmek, güneşe uzanmak, birkaç hafta gerçek hayattan uzaklaşmak. Ama bu kentin sokaklarında dolaştıkça, denize girenlerle geceyi arayanların birbirine karıştığını görüyorum. Bazıları için burası yalnızca ucuz bir kaçış, bazıları için ise güçlerini yeniden hissettikleri bir sahne. Kimisi sessizce yaşayıp gidiyor, kimisi yüksek sesle varlığını duyurmak istiyor. Ben de bu kalabalığın içinde erkekliğin arzuya mı, güce mi, yalnızlığa mı, yoksa korkuya mı yaslandığını düşünmeden edemiyorum.
Geçmişte, yakın zamanda yaşadığım ilişkiler üzerine düşünüyorum sık sık. İlk gençlik yıllarımda sevdiğim, birlikte olduğum kadınlar geliyor aklıma. O zamanlar da şimdi de erkekliğin kontrol altında tutulan bir dürtü olduğunu düşünüyordum. Haklıydım, ama bu dürtünün herkeste aynı şekilde ortaya çıkmadığını burada anladım. Arzu eğer başkasına zarar veriyorsa sınırlanabilir, yön değiştirebilir, susabilir, kontrol altına alınabilir, ikame edilebilir. Buradaki bazı erkeklere baktıkça, cinsel dürtünün saklanmadan, filtrelenmeden, neredeyse teşhir edilerek yaşandığını görüyorum. Belki kontrolsüz demek ağır ama sınırlı olduğunu söylemek güç, bir çizgi göremiyorum. Masalarda dönüp dolaşan konuların çoğunun merkezinde kadın var. Sanki hayatın merkezi orasıymış gibi. Sanki varoluşun kanıtı oradan geçiyormuş gibi. Bu dili duydukça sınır, kontrol, utanç kelimeleri üzerine düşünüyorum. Gerçekten kontrolsüzler mi yoksa kendime koyduğum sınırları bir ölçü olarak mı kullanıyorum. Belki de olması gerekeni onlar yapıyor. Belki doğru olan onlar, erkekliğini yaşayan onlar. Ben sadece seyirciyim. Ama bu kadar yoğun bir erkeklik hâli, bu kadar kesintisiz bir arzu üretimi varsa, bazı şeyler bende eksik olmalı diye düşünmeden edemiyorum. Yoksa eksiklik diye düşündüğüm şey, bilinçli bir geri çekilme mi, bir tercihin sonucu mu. Bazı soruların cevabını bulamadım. Erkekliğin burada daha gürültülü, daha görünür, daha pervasız ve daha dürtüsel olduğunu fark ettim.
Erkeğin yaşla birlikte azalmayan, aksine daha da sertleşen tutunma hâlleri üzerine düşünüyorum. Yetmişini, seksenini devirmiş bir diktatörün, liderin ya da başkanın koltuktan vazgeçmeyişinde yalnızca siyasi bir hırs değil, erkeklikle ilgili başka bir korku da olmalı. Gücün bedenden çekildiği yerde, makamın bir proteze dönüşme hâli. Gençlik kayboldukça, kaslar gevşedikçe, arzu görünürlüğünü yitirdikçe, başka bir alanda hükmetme ihtiyacı duyma. Kadına şiddet uygulayan, kadını değersiz gören erkeklerin birçoğunun yetersizliğini gizlemek için şiddeti, sahip olduğu gücü kullananlardan oluştuğunu biliyorum. Burada şiddet bir taşkınlık değil, bir tutunma hâli. Erkeğin kadın üzerinde kaybettiği gücü elde etme, sarsılan iktidarını yeniden kurma çabası.
Bu konudaki düşüncelerim beni, uzun yıllar önce okuduğum bir kitaba götürdü. Teke Şenliği. Vargas Llosa’nın romanında diktatör yalnızca siyasi bir figür değil, denetlenmeyen, sınır tanımayan erkekliğin ete kemiğe bürünmüş hâli. Genç kızlara duyduğu arzu, bedeni ele geçirme isteği, sözü, yasayı, hayatı ve en önemlisi de ülkeyi sahiplenme tutkusu aynı yerden besleniyor. Kadın bedeniyle ülke toprağı arasında mesafe kayboluyor. İkisi de fethedilecek, üzerinde hak iddia edilecek alan olarak görülüyor.
Kadir Işık

