Benim gözümde romanı asıl değerli kılan, Türk Edebiyatı’nda örneğine az rastlanır hâle getiren, bir de bu: Josef K. nasıl ki herkese tepeden bakan bir kadın düşmanıysa, K. nasıl ki kibirliyse, Karl Rossmann nasıl ki nankörse, İsa da onlarla aynı çamurda yoğurulmuş, oyunbaz bir felaketzede. İhtimal dâhilinde gördüğü tek hayatı yaşayabilmek için kendini görünmez, dilsiz kılmakta ustalaşmış bir kuklacıdır Anday’ın İsa’sı, tahakkümcüye başkaldıran bir isyankâr değil.
İsa’nın Güncesi’nin ilkin “12 Mart Romanları” olarak bilinen kümeyle ilişkilendirilmesi kaçınılmaz, yayımlandığı tarih (1974) zorunlu kılıyor bunu. Melih Cevdet Anday’ın 1970’te, Gizli Emir’le başladığı boğuntu yoklamalarının bu ikinci adımına yine de kaleydoskoptan bakma taraftarıyım, zira masumiyet karinesi ile kukla ustası bir günah keçisinin birbirinin gölgesi olduğu bir yapıtla karşı karşıyayız.
İsa’nın İsa, güncesinin günce olmamasıyla başlamalıyım belki de söze. Geniş bir kapı kuşkusuz, ama oraya daha var. 12 Mart demişken, o dönemin Yaralısın (Erdal Öz) ile Şafak (Sevgi Soysal), 47’liler (Füruzan) ile Büyük Gözaltı (Çetin Altan) arasındaki kümede toplaşan romanlarının tastamam 12 Mart’ın tuvalinde, muhtıranın ana renkleriyle gerçekleştirildiğine değinmeliyim öncelikle. Aradan geçen yarım yüzyılda o yansımalar üzerine söylenmemiş pek az şey kaldı ya, böyle olmasının nedenlerinden biri de, 12 Mart’tan bağımsız okumalara tahammüllerinin olmaması. Ola ki Anday da 12 Mart yaşanmasaydı bu romanı yazmayacaktı; ne var ki İsa’nın Güncesi Kanlı Pazar’dan, sıkıyönetimden, 1973’te yapılan genel seçimlerden bihaberdir. Rotasından bir an olsun şaşmaz; 12 Mart’ın kütle çekimini hızına hız katmak maksadıyla, sapan gibi kullanarak ondan uzaklaşır.
O yolculuk Gaz Sobaları Ortaklığı’nın geleceksiz memurlarından birinin terfi almasıyla başlıyor. Mutemet İsa günlerden bir gün karşısında eski muhasebe şefini bulur, İthal Ambarları ve Uluslararası Elektronik Birliği Kurumu’nda yeni işinin onu beklediğini öğrenir. Romanı açan paragrafların ölüm döşeği anlatılarına komşu doğası ile şirketlerin adındaki zırvalık dozu arasındaki tezat görülmeyecek gibi değil. Ana karakterin Serbest Çağrışım ile Retorik isimli cambaz ayaklarının üzerinde kaleme aldığı notların vahametinde güzeller güzeli çatlaklar açıyor bu isimler. Belli ki İsa’nın mutemet olduğunu bilmemiz yeterli. Muhasebe işlerinden sorumlu memur olarak, çalıştığı kurumun kasasına giren paranın emanet edilebileceği ölçüde güvenilir olması zorunlu, ama her halükârda değiştirilebilir bir dişli hâline getiriyor onu. Bu sayfaların ortaya çıkmasına yine bir kasanın vesile olmasında ise, romanı bizde örneğine az rastlanır hâle getiren motiflerden birini görüyorum. Anday ana karakterini kendine seçtiği teslimiyetin hedef tahtasına yerleştiriyor.
Gerek Berna Moran’ın gerekse Murat Belge’nin 12 Mart romanlarına sokulduğu incelemelerde İsa’nın Güncesi’ne değinmemesi başlı başına bir metni hak ediyor olabilir. Bana kalırsa asıl ironik olan, Anday’ın romanı üzerine kaleme alınanların çerçeve çizerken büyük ölçüde Moran’ın, Belge’nin görme biçimlerinden yola çıkması – Yabancılaşma, Gözetlenme, Saçmalık gibi büyük harfli kavramlar herkesin işini görür. Gelgelelim bu iki kümedeki metinlerin hiçbiri İsa’nın hâlihazırdaki travmasına teslim olmuş, hatta travmasını beslemekten düpedüz hoşlanan, o uğurda kendini silmeyi dahi silah olarak kullanacak bir karakter olabileceği üzerinde durmamış.
Güncenin günce olmadığına değinmiştim. Sıcağı sıcağına kelimelerle buluşturulmuş bir gün dökümü değil sahiden de elimizdeki. İsa söz arasında yeni görevinin, dolayısıyla da sorgusunun başlamasının üzerinden dört buçuk yıl geçtiğini söyler ya, kendisi de emin değildir bu süreden. Bu notları bir oturuşta mı, yoksa farklı farklı günlerde mi kaleme aldığı bilgisinden de yoksunuz; her paragrafın arasına pekâlâ haftalar, aylar girmiş olabilir. Ne aradan geçen zamanın hafızasını ne ölçüde zedelediğini kestirebiliriz, ne de okurları parmağında oynatmadığından kesinkes emin olabiliriz. Zira İsa’nın kaleminden sayfaya düşen cümleler arasında şu da var: “Ben köle olarak yönettim beni yönetenleri.” (s.172)[1] Aksi mümkün mü, uçsuz bucaksız bir programı işaret ediyor bu ifade.
Berna Moran’ın, 12 Mart romanlarının “Anadolu Romanları” olarak tanımladığı yapıtların konturlarını takip ettiği savına katılıyorum – “toprak ağasına başkaldırmış ezilen” motifini yinelerler büyük ölçüde. Yukarıda aktardığım cümle ise Anday’ın yapıtını o evrenden uzak mı uzak topraklara savuruyor. Yetmezmiş gibi, başkaldıranların hayatta kalma yöntemlerini alay mekanizmasına dönüştürmekte hiçbir sakınca görmeyen bir ana karakter var karşımızda. Temas ettiklerini isimleriyle değil, onlara seçtiği lakaplarla anar İsa: Bıyıksız Fok, Kuşyüzlü, Maskeli, diğerleri. Bir kod isim parodisi bu; Anday’ın İsa’sının, bu hâliyle, kendi görünmezliğine kanaat etmek (çünkü gerçek adını kullanmaz) ile muhataplarının benliğini hiçe saymak (çünkü gerçek isimlerini kullanmaz) arasına kurduğu tahterevallinin keyfini sürdüğünü görüyorum. Keyfini sürmesi, talihinin ilelebet yaver gideceği anlamına gelmiyor elbette – okunaksız marazlarda serpilen sefahatlerin mutlu sonu var mıdır, bilinmez. Nitekim yeni işine başlar başlamaz ne olduğunu tastamam öğrenemeyeceği, öğrenemeyeceğimiz bir suçlamaya maruz kalıyor. Akabinde, kendini ucu açık bir sorgu sürecinde bulacak.
Meçhul suç dendiğinde Kafka’yı hatırlamamak elde değil, nitekim Anday’ın denemelerine şöyle bir göz atmak bile Kafka üzerinde ne çok durduğunu görmeye yetecektir. Dava’nın izlerine İsa’nın Güncesi’nde rastlamak mümkün sahiden de, üstelik Suçlanma motifiyle sınırlı bir benzerlikten söz etmiyorum. İsa da, Josef K. gibi, epey küstah bir kurban çünkü. Evlidir ya, sevgilisi de vardır İsa’nın. Yetmezmiş gibi, baldızıyla yatar, hatta yeni işindeki görevli bir kadını asansörde taciz eder. Josef K.’nın, Dava’nın hemen başında, Fräulein Bürstner’in odasına izinsiz girdiğini, onu rızası dışında (Kafka’nın ifadelerine bakılırsa, düpedüz iştahla) öpmeye başladığını unutmuyorum. Josef K. o kadarla da kalmayacaktır, Bürstner’in karşı koyması üzerine siniverir, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı tercih eder.
Kafka’nın, derin bir hayranlık beslediği Dostoyevski’nin karnaval geleneği ile Yeni Ahit arasına inşa ettiği kördüğüm zaaflar şöleninin Yahudi kukla tiyatrosu ile Schopenhauer’in merceğinde nasıl kırılabileceği üzerine sonu gelmez sayfalara uzanması gibi, Anday’ın da Tahakküm ile İsyan kutuplarına Kafka’nın çizdiği rotada bir keşif seferi düzenlediğini düşünüyorum, İsa’nın Güncesi’nde. Mizacından, geçmişinden bağımsız olarak, ana karakterinin ölmesini isteyen topraklara uzandığını.
Nesnel gerçekliği değil, kendi algısını yeğler İsa: “Bana öyle gelen şeyle, gerçekten olan şey arasında benim bakımından fark yoktur. Hatta gerçekten olan değil, bana ulaşabilendir yalnız önemli olan” (s.18). Apartmanlara eklenen kaçak katların yerin merkezine doğru oyulması, asansörle pekâlâ çıkılabilen yüksekliklerin dışarıdan görülmeyişi, üzerinde uzun uzadıya durulacak meselelerden değildir Anday’ın tuvalinde. İsa’nın hepsini olağan karşılamasını duygularıyla arasındaki bağın kopuk olmasına yormak mümkün ya, şaşırmayanın sadece o olmadığına da dikkat çekmeliyim. Karakterlerin tepkisizliğine bakılırsa, sorgucuların sorgu odasında balık tutması, işyerindeki bir odada iki kişinin birbirini –belli ki zevkle– kırbaçlaması, romanın evreninde ihtimal dâhilindeki en tekdüze olaylardan.
Ya bir rüyadayız ya da hakikatin İsa’nın hayal gücündeki hâlinin insafında. Dünyayı görünür kılan aydınlığın güneşin oyunu olduğunu; nesnelerin, canlıların gerçekte olduğu hâline gecenin, evrenin karanlığında kavuştuğunu ifade eden bir karakterin satırlarını okuyoruz neticede, gündüz saatlerini zorba ilan eden birinin cümlelerini. O zorbanın suyuna gitmeyi seçtiğini de gizlemiyor Anday’ın ana karakteri. Belki de, ağzından kaçırıyor, demeliyim: “Gün bir görevdir çünkü, bir türlü yakamızı kurtaramadığımız. Ciddileşirim gündüzleri, adımlarımı hep bir uzunlukta atarım, (…) bana gösterileni gösterildiği gibi görürüm, gülümsenecek yerler vardır gülümserim, elimi uzatmak gerekirse uzatırım ve bunları öylesine dikkatle yaparım ki, kimse kuşkulanmaz.” (s.135)
Bu satırlara baktığımda, karşımda dünyanın olduğu hâliyle kırıştıran bir karakter buluyorum, gönüllü saflığı neticesinde herkesi yorar olmuş birini değil. Kişi hayatta kalmasının tek yolunun kendini dilsizleştirmek olduğunu erkenden bellemişse, dizginleri başkasına vermeyi silahların en çirkinine dönüştürebilir neticede. Kendi huzurlu ataletini beslemek maksadıyla, dünyanın ne olduğunu bilmezmiş gibi davrananlardan değil İsa. Bacanağının kendine biçtiği konumu perçinlemek için attığı adımlara bakın: Hayatını ona anlatma ödevini yerine getirirken dahi seçici davranır. İsa’nın eski müdürü tarafından, Gaz Sobaları Ortaklığı’nın muhasebe defterleriyle oynadığı için seçildiğini düşünmek benim fesatlığım olsun, fakat notlarının sonuna yaklaştıkça sahnelerin arasındaki bağların incelmesine baktığımda, çıkarcı bir kedi fare oyununun, o oyunun sarhoşluğunun akla yatkın sonuçlarından birini görüyorum. Aşırı özgüvene komşu o bilişsel ahenksizlik silsilesinde çatlak açıldığını. Romanın, her şeye rağmen en iğreti satırlarına değineceğim burada, İsa’nın ezbere bildiği Mezmur’a.
Karısıyla tartışmalarının birinde odasına kapanır İsa. Kafası allak bullaktır, düşünceleri oradan oraya savrulurken, aklına bir zamanlar ezberlediği birkaç dize gelir:
“Çölün sakakuşuna benziyorum, viranelerin baykuşu gibi oldum. Gözüme uyku girmiyor ve dam üstünde yalnız kalan serçe gibiyim. Düşmanlarım bütün gün bana sitem ediyor, bana kızgın olanlar benim adımla lanet okuyorlar.” Aradaki bir parçayı unutmuştum. “Günlerim uzanan gölge gibidir ve ben ot gibi kurudum.” (s.187)
Unuttuğu parçayla (“Çünkü senin hiddetin ve gazabın yüzünden külü ekmek gibi yedim, içeceğime göz yaşlarımı karıştırdım, çünkü sen beni kaldırıp yere çaldın,”) birlikte, 102. Mezmur’un 6-11. ayetleri bunlar. Özel bir mezmurdur bu; başta Orlando di Lasso olmak üzere pek çok besteci tarafından müziğe aktarılmıştır. Cümlelerdeki mağduriyet tonuna da bakmayın, yedi büyük pişmanlık mezmurundan biridir 102.’si. Yüzyıllar boyunca, tövbe etmek isteyen günahkârlara okuması tavsiye edilmiştir.
Benim gözümde romanı asıl değerli kılan, Türk Edebiyatı’nda örneğine az rastlanır hâle getiren, bir de bu: Josef K. nasıl ki herkese tepeden bakan bir kadın düşmanıysa, K. nasıl ki kibirliyse, Karl Rossmann nasıl ki nankörse, İsa da onlarla aynı çamurda yoğurulmuş, oyunbaz bir felaketzede. İhtimal dâhilinde gördüğü tek hayatı yaşayabilmek için kendini görünmez, dilsiz kılmakta ustalaşmış bir kuklacıdır Anday’ın İsa’sı, tahakkümcüye başkaldıran bir isyankâr değil.
Elimizdeki iki yüz küsur sayfa, iş işten geçtikten sonra kaleme alınmış bir ön itiraf, benim gözümde; İsa’nın kendini kabullenmesinin ilk adımı. Romanın son sayfasının ilerisindeki akıbetini bilemeyiz elbette, fakat bir tahmin hakkım olsa, kendine beslemeye başladığı mahcubiyetin onu hiçliğe çıkardığını öne sürerim. Ibsen’i işaret edeceğim burada; romanda Norveçli oyun yazarına ve onun ölümsüz mimari Solness’e rastlamamız bana kalırsa tesadüf değil. İsa’nın yazarken Solness’le aynı sona göz koyduğunu düşünmeden edemiyorum. Solness’in de, Anday’ın İsa’sı gibi günahkâr bir kurban olduğunu da.
Emre Ağanoğlu
[1] Yazı boyunca bütün sayfa bilgileri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Aralık 2004 tarihli baskısından.

