Site icon Parşömen

Yol Günceleri (11) | Kadir Işık

Sütlü bir Tay çayı almak için masadan kalktım. Kasada oluşan sırayı görünce yanımdaki masada oturan yaşlı adama bilgisayarıma göz kulak olmasını rica ettim. Başını hafifçe salladı. Elimde çayla dönünce sohbet etmeye başladık adamla, sesi kısık ama net, kelimeleri seçerek konuşuyor. Biraz sonra, kendisiyle yaşıt bir arkadaşı yanına geldi, bastonunu sandalyeye dayadı, otururken sandalye hafifçe gıcırdadı. İkisi de sekseni geçmiş, ihtiyarlığın son demlerini yaşıyor. Hareketleri ölçülü, ama konuşurken zamanın içinden geçip gençliklerine uğrayabiliyorlar.

Bana elli yıl önce İstanbul’a gittiğini anlattı. İlk kez geldiği bir şehirmiş İstanbul, her şey ona büyük ve karmaşık görünmüş. Havaalanından otele giderken taksici kırmızı ışıkta geçmiş, çok korkmuş. Taksiciye niçin ışıkta geçtiğini sormuş. Taksici de nerede polis olduğunu, nerede olmadığını bildiğini söylemiş, bunu söylerken, adamın kaza yapmaktan korktuğunu bile anlamamış. Sonra bana bakarak, taksiciler hâlâ aynı mı, diye sordu, sanki cevabın sadece trafikle ilgili olmadığını bilerek.

Şimdiki taksiciler nerede kamera olduğunu biliyorlar, olmayan yerde yine kırmızı ışıkta geçiyorlar, dedim. Teknolojiye ayak uydurdular. Bunu söyledikten sonra ikimiz de kısa bir anlığına güldük, sanki değişmeyen bir alışkanlık üzerine konuşuyormuşuz gibi. Tay bir kadınla evli olduğunu söyledi sonra, ses tonu değişti. Buraya ilk gelişinin bir seyahat olduğunu ama zamanla yerleştiğini anlattı. Yanındaki arkadaşını gösterdi. O da burada yaşıyormuş, onun da hayatı buraya bağlanmış. İkisi de geldikleri ülkelerden söz ederken geçmişi, Tayland’dan söz ederken bugünü anlatıyor. Hayatlarının ikinci yarısını burada, sıcak ve yavaş bir zamanın içinde tamamlamaya karar vermişler.

Kahvesini bitirince fincanı çalışan kıza vermek için ayağa kalktı. Yanımdan geçerken fincanı düşürecek sandım, gözüm elindeki küçük titreşime takıldı. Ayağa kalkıp elinden almak, hiç gereği yokken götürüp tezgâha bırakmak istedim ama durdum. Ona, bir fincanı taşıyamayacak kadar yaşlandığını hatırlatmak istemedim. Geri döndüğünde, herkesin yaşamak için hayalini kurduğu bir ülkeden kalkıp Tayland’a gelmek, burada yaşamak nasıl bir şey, diye sordum. Soruyu sorarken yalnızca coğrafyayı değil, niçin burası olduğunu da merak ettiğimi fark ettim. Yirmi beş yıl önce gelmiş Tayland’a ilk kez. Şimdiki kadar kalabalık değilmiş, pahalı da değilmiş.

O günlerde her şeyin fiyatı makul, geçim de kolaydı, dedi. Bangkok’ta iki evi varmış ama oradaki hava kirliliği yüzünden satmış evlerini, nefes alamadığını söyledi. İki hafta önce de Bangkok’taymış, insanlar araç kullanmasın, çevre daha çok kirlenmesin diye metro bedava yapılmış, ama bu önlemlere rağmen trafiğin azalmadığını ekledi. Anlattıkları mantıklıydı ama eksikti, sözleri şehrin havasını tarif ediyor, burada olma sebebini değil. Sorumu tekrarladım, cevabını net alamadım, o başka şeylerden söz ediyor, ben başka. Aramızda dolaşan kelimeler bir yere değmeden geri dönüyor. Sanki cevabı ikimiz de biliyoruz gibi davrandı, sanki niçin burada olduğunu bildiğimi ama soruyu sorarken onu açık etmeye çalıştığımı düşündü. Gözlerini kaçırmadı benden, sadece lafı dolandırdı.

Bangkok’a gitmeyi düşünüyorum, dedim. Sonra ona, bana gitmem gereken, tavsiye edeceği bir yer var mı diye sordum. Var, dedi, düşündü, gözleri bir an uzaklaştı, aklına gelmedi bir türlü. Bir süre sonra yine elini başına koydu, hatırlamaya çalıştı, kelimeler sanki bir kapının arkasında kalmış gibi. Sonra da unuttu sorumu, başka bir cümleye geçti. Onu izlerken hafızanın insanı nasıl yavaş yavaş terk ettiğini düşündüm, bir şehrin adının bile zihinde silinmeye başlamasını. O an Yasunari Kawabata’ın Uykuda Sevilen Kızlar kitabının ana karakteri Eguchi düştü aklıma. Kitaptaki yaşlı adamlar da arzuları ile bedenleri arasına sıkışmıştı. Arzuları genç kızlarla olmak ama bedenleri bu arzuyu yerine getirecek kadar itaatkâr değildi. Erk düşünceden bağımsız olarak zamanla zayıflıyor, arzu zihinde varlığını sürdürerek canlı kalmaya devam ediyor. Kitapta uyuyan genç kızlar uyanık olsalar yaş farkı, ahlak, istek, ilişki devreye girecek, her şey daha karmaşık hâle gelecek. Uyku bu yüzden önemli, hem arzuyu korur hem de onu güvenli bir mesafede tutar. Yaşlı adam, kendi arzusu ile kendi vicdanı arasında askıda kalır, dokunur ama sahip olamaz, bakar ama talep edemez. Arzu burada bir eylem değil, bir hatırlama biçimidir, geçmişe uzanan ve geri dönmeyen bir çağrı gibi. Bazen ihtiyarları hayata bu kadar bağlayanın bir türlü tatmin edemedikleri arzuları olduğunu düşünüyorum. Arzularının tükendiği noktada hayatlarının biteceğini mi düşünüyorlar, yoksa arzu elde edildiğinde yaşam amacını mı kaybediyorlar. Bilemiyorum ama o ihtiyarlarla daha çok vakit geçirmek, onları tanımak, onların hikâyesini dinlemek istediğimi fark ettim. Kafelerde gördüklerimin çoğu Avrupalı ve emekli, yıllardır burada yaşıyorlar.

Turgut’un seslendiğini duydum, başımı kaldırdım, bana doğru geliyor. Bu kez laptopun ekranını kapatmadım. Çoğu zaman sessizce yaklaşıyor, neler yazdığıma bakıyor. Yazılarımda onun gerçek adını kullanmıyorum. Kullansam da umursamaz. Çünkü her şeyi en doğru şekilde yaptığına inanıyor. Düşüncelerinde, yaşam tarzında, hareketlerinde en ufak bir yanlışlık olduğunu düşünmüyor, ben de her şeyi olduğu gibi yazıyorum.

Bu kez karşıma oturmadı, tepemde dikeliyor. Markete ekmek almaya gelmiş, henüz uyanalı yarım saat olmuş. Gece kaçta otele döndüğünü sordum. Omuz silkti. Takıldık işte, dedi. Takılmak dediği şeyin içinde bir kadın var, bunu ikimiz de biliyoruz. Bir süre bekledim, anlatacak, başka çaresi yok, anlatmazsa dün gece yaşadıkları buhar olup uçacak. Hiç yaşanmamış sayılacak.

Kahvaltı yapacağız, dedi. Kiminle olduğunu sormadan yüzüne bakmaya devam ettim. Sonra kızla sahilde nasıl tanıştığını, neler yaptığını anlatmaya koyuldu. Turgut’a, hiç uzun süreli bir ilişki yaşamadın mı, aşık olmadın mı, yanında huzur bulduğun birileriyle karşılaşmadın mı diye sordum. Bir an durdu. Yıllar önce aşık olduğunu, terk edildiğini söyledi. Hâlâ aklında sevdiği kız olduğu anlaşılıyor. Yarasına dokunduğuma pişman oldum ama bir yanım deli gibi merak ediyor. İlk kez onda duygusal bir yan olduğunu fark ettim.

Kızla gerçekten mutlu zamanlar geçirdiğinden söz etmeye başladı. Beraber Bangkok’a, Chiang Mai’ye ve daha birçok yere tatile gitmişler. O kadar vefalı, o kadar iyi bir kızmış ki, terlediğinde, yani Turgut terlediğinde, eğer kızın yanında mendil yoksa, alnındaki, boynundaki teri eliyle siliyormuş. Bunu Bangkok’ta, sokakta yürürken yapmış. Bu ayrıntıyı anlatırken yüzü değişti. O elin değdiği yeri hâlâ hatırlıyor.

Kadınlar güçlü erkek sever, dedi sonra. Güçten ne anladığını sormadım. Onun için güç, bir ortamda yüksek sesle konuşabilmek, lüks arabaya binmek, pahalı yerde yemek, içmek ve istediği barda, içki fiyatlarını düşünmeden vakit geçirmek. Ama aynı Turgut markete ekmek almaya zor uyanan, iki yumurta kırmakta üşenen, odasını temizlemeyen, küllüğü boşaltmayan, kendi hayatının düzenini kuramayan biri. Gücü başkasının üzerinde arıyor, kendi içinde değil. Belki de peşinden gittiği kadınlarda aradığı şey o mendil değil, o dokunuş. Ama dokunuşla gösteri arasındaki farkı kendisi de karıştırıyor. Terk edildiğini söylerken sertleşti. Kendi payından hiç söz etmedi.

Kızdan niçin ayrıldığını ikinci kez sordum. Yüzüne kocaman bir sırıtış oturdu. Üzüntüsü geçti ama terini silen eli anlatırken yumuşayan yüz sertleşti.

Kız işten izin aldı, ailesinin yanına döndü, on beş gün yoktu, bir erkek on beş gün ne yapar, hem de burada, Pattaya’da, dedi.

Oturur, sevdiğini bekler, dedim. Kahkaha attı. Sonra kızın, yani aşık olduğu kadının, burada yaşayan en yakın arkadaşıyla arasında, hiç istemediği halde başlayan ilişkiden söz etti. Ona göre bu aldatmak değildi, bir başarı hikâyesiydi sanki. Bunu o kadar sıradan, neredeyse hayatın olağan akışına ait bir detaymış gibi anlattı ki, benim şaşkınlığım karşısında bir kez daha kahkaha attı. Onu daha fazla dinlemek istemediğim için laptopu açtım, ekrana baktım. Az önce kaybettiği büyük aşkı anlatan adamla, şimdi ihanetini eğlenceli bir anı gibi sunan adam aynı kişi. Birinde mağdur, diğerinde fail. Turgut’un yarasının terk edilmek olmadığını, asıl meselenin, sevildiği yerde sadık kalamamak olduğunu düşündüm. On beş günün bahanesi hazır ama o bahanenin arkasında duran şey arzu değil, kendini durduramama hâli.

Sabah sabah nereden aklıma geldi, diye söylendi. İlk kez bu yaptığını onaylamayan biriyle karşılaşıyor. Erkeğin doğasında maalesef aldatmak var, tek eşli olamıyoruz diyerek içine girdiği durumun kötü sonucundan dolayı elden bir şey gelmeyeceğini söyledi. Cümlelerini kurarken kendini değil, bütün erkekleri düşüncelerine kalkan yapıyor. Sanki yaptığı şey bir tercih değil, biyolojik bir yazgı, bir suç değil, ehlileşmemiş arzularıymış gibi. Sanki sorumluluk, doğaya havale edilebilen bir yükmüş gibi konuşuyor.

İnsanı diğer canlılardan ayıran şeylerden biri de dürtülerini frenleyebilme yetisi. Ama Turgut, doğayı gerekçe göstererek, en ufak bir suçluluk hissetme gereği duymadan kendini rahatlatma yoluna gidiyor.

Kadir Işık

Exit mobile version