Site icon Parşömen

Salinger’ı övmeli mi, dövmeli mi? | Aziz Gökdemir

Amerikan edebiyatının garip çocuğu J. D. Salinger’ın (1919-2010) doğumunun 100. yılı, kitap-lık dergisinin Ocak-Şubat 2019 tarihli 201. sayısında Mert Tanaydın’ın hazırladığı bir dosyayla anılmış, bu dosyada Arda Kıpçak, İlhan Durusel, Armağan Ekici, Fuat Sevimay ve Erkan Irmak’la birlikte ben de bir yazımla yer almıştım. Bu yazılardan İlhan Durusel’inki, daha sonra Parşömen’de de yayımlandı.[1] Parşömen’e Salinger’ın ilk kez konuk oluşu değildi elbette bu; arama motoruna sorabilir veya buraya bıraktığım dipnotta kayda değer yazıların bir listesini bulabilirsiniz.[2]

Kitap-lık’taki yazım ağırlıklı olarak Salinger’ın en ünlü yapıtı olan Çavdar Tarlasında Çocuklar üzerineydi. ABD’de birinci baskısı 16 Temmuz 1951 tarihinde okura sunulan romanın 75. yıldönümü yaklaşırken yazımı oldukça farklı bir perspektif sunan başka bir değerlendirmeyle birlikte okura sunmanın ilginç olabileceğini düşündüm.

“J. D. Salinger’s Holden Caulfield, Aging Gracelessly” adlı İngilizce aslından çevirdiğim deneme, 2004 yılında The Washington Post gazetesinde, edebiyat eleştirmeni Jonathan Yardley’nin (d. 1939) “adı sık anılan ya da yeterince anılmayan” yapıtları yayın tarihlerinden çok çok sonra değerlendirdiği “Second Reading” [Yeniden Okumalar] serisi kapsamında yayımlandı. 2014 yılında emekliye ayrılan Yardley, 1981’de Eleştiri dalında Pulitzer Ödülü’ne layık görülmüştü.

J. D. Salinger, Holden Caulfield ve liseli okurları: Ayrıcalıklı bir ergenin bunalımının aynasında kendimizi görmenin keyfi ve sancısı | Aziz Gökdemir

Boğaz sırtlarında bir okul inşa iznini sadrazam Mehmed Emin Ali Paşa’dan koparmak için yaklaşık on yıl ter dökmüştü Cyrus Hamlin. 4 Temmuz 1869 günü temel atma töreninde köşetaşının yerleştirilmesini izlerken yanındakilerden biri, bir gün (artık komşu tepelere taşınmış olan) Robert Kolej’in yüksek tavanlı dersliklerinde Tanrı’nın adını lanetle anan satırların yüksek sesle okunacağını çilekeş misyonerin kulağına fısıldasa, belki de o taşı kaptığı gibi bayıraşağı sallayıverirdi.

Beni sınıflarında konuk ettiği yıllarda okulumuzun yerli-yabancı paralel eğitim sistemi soluduğumuz hava gibi düşünmeden kabullendiğimiz ekosistemin bir parçası haline gelmişti. Tepede iki müdürle başlayan, gözlükleri birbirini görmesine izin vermeyen başına buyruk iki atın çektiği bir arabaya benzetebileceğiniz bu yapı, dersleri yabancı (matematik, biyoloji, fizik, psikoloji, vs.) ve yerli (tarih, coğrafya, milli güvenlik, ne hikmetse mantık, ve diğer) branşlara ayırarak bize sunuyordu. Edebiyat, iki dilde ayrı ayrı okuduğumuz tek dersti.

“Türk Dili ve Edebiyatı” okuyorduk; bunda şaşılacak bir şey yok. Bir yandan da İngilizceyi çabucak öğrenmek ve diğer birçok dersi anlayabilecek düzeyde hakimiyet kazanmak zorundaydık. Amerikan eğitiminin terminolojisinde İngilizce edebiyat, içinde edebiyat, filoloji gibi yüksek düzey sözcükler içermeyen, üniversite düzeyinde bile sadece “İngilizce” başlığı altında okutulan ve öğrenilen bir disiplin; öyle afrasız tafrasız isim vermeyi uygun görmüşler. Belki bu sayede edebiyatın “fazlalığı” Milli Eğitim’in gözüne batmadı; İngilizce Edebiyat ilk yıllardan başlayarak İngilizce öğrenmemizin bir parçası oldu. “Mr. and Mrs. Brown went to the seaside”dan “Out, damn spot!”a giden kesintisiz bir yol olduğunu anlamamız isteniyordu galiba, birinden diğerine sıçranan iki ayrı olgu değil.

(Madem “damn” sözü geçti, burada bir parantez açayım ve ilk paragrafta yer alan “Tanrı’nın adını lanetle anma”ya açıklık getireyim. Konumuz –ya da henüz giremediğim konunun bir parçası– olan Çavdar Tarlasında Çocuklar’da sıkça geçen bu küfür Türkçe çeviride Tanrı’dan arındırılarak basit bir “lanet”e dönüşmüştür; okuyanda yaratacağı kaçınılmaz kavram kargaşası için özür dilerim. Bizim konuşma dilimizde herhangi bir önem taşımayan “Allah’ın belası” gibi deyişler, Cyrus Hamlin’in 18. yüzyıl Amerika’sında da, kitabın yayımlandığı 1951 yılında da dinibütün insanlar açısından sorun teşkil ediyor, kitabı yakacak kadar ileri gitmeseler de yasaklatmaya çabalamaları için yeter de artar neden teşkil ediyordu, elbette kitabın “müstehcen” diyalog ve monologlarının yanı sıra.)

Çok kabaca ve bir cümlede özetlemek gerekirse, yerleşik öğreti Batı edebiyatının kayda değer bütün temalarının Antik Yunan mitolojisi ve Tevrat’ı oluşturan anlatılarda ortaya konduğunu ve Shakespeare’de olgun ifadelerini bulduğunu öne sürer; bunları izleyen her satırı, gelmiş geçmiş ve gelecek hangi akımdan bahsediyorsanız bahsedin, o temeller üzerine inşa edilmiş binalar bütünü olarak görebilirsiniz. Çok-kültürlülük olgusu ve türlü hegemonyalar gündemimizde değildi o zaman; işin orasını ıskalarsanız oldukça geniş bir edebiyat yelpazesine aşina kılındık denebilir. (Kültüre kapsayıcı yaklaşmanın daha kaç kuşak tartışma konusu olabileceğini de merak ediyorum doğrusu. Evet, nihayetinde edebiyat edebiyattır ve evrensel bir okuma listesi suni bir çeşitlilik hedefiyle oluşturulamaz; ama önünüze gelen her eser tek bir kültür veya demografik bileşenle sınırlıysa, bu da bir şekilde cebelleşmeniz gereken bir sorun oluşturur, her ne kadar o kültürün ve o demografik unsurun da kendi içinde zenginlik barındırdığını kabul etsek bile.)

Müfredatın Türk edebiyatı cephesi ise başka bir telden çalıyordu. Her yıla Orhun yazıtları, Divan, Tanzimat’la başlayıp, “dünyaya tül perde ardından bakan” Ahmet Haşim’e uğruyor, bizden önce o sıralarda oturmuş (acaba hiç kopya çekmiş miydi) Halide Edip’in Ateşten Gömlek’ini okur gibi yapıyor, “Han Duvarları”nın sembolizmi üzerine kafa yoruyor, modern edebiyat kategorisinde zar zor Orhan Veli’ye, Turgut Uyar’a gelebiliyorduk. Bu coğrafyanın zengin edebiyatını bize hakkıyla tanıtmanın başlı başına çetin bir hedef oluşturduğu yetmiyormuş gibi (böyle bir hedef yoktu elbette; nerede Mihrî Hatun, Oğuz Atay, mümkün mü Zabel Yesayan, Ahmed Arif) Türk Edebiyatı dersine ideolojik donanımımızı güçlendirme görevi de verilmişti.

Çok farklı yerlerde durmalarına karşın iki dersin de ortak sorunu bize doğrudan hitap eden eserler barındırmamasıydı. Daha doğrusu gereken bağlantıları kurmakta zorlanan bizdik; ne Macbeth’in bizim dünyamızı anlattığını anlayacak yaştaydık, ne de Köroğlu’nun. Hiç olmazsa bizimle aynı çağın havasını soluyan çağlara gelinebilse, örneğin mutlu bir tesadüf olarak tam da o yıllarda müfredat dışı evrende bir sürü insanın alıp okuduğu Sessiz Ev ve Berci Kristin Çöp Masalları önümüze konsa, çoğumuz için bizim dışımızda, bizi ilgilendirmeyen bir bela olarak yaftalanmaya mahkûm edebiyat, çokbilmişlik zırhımızı delip içimizde bir yerlerde tutunabilirdi. (Türkçe müfredatı Latife Tekin gibi sakıncalı yazarlarla delmeyi deneyen bir edebiyat öğretmenimiz bu çıkıntılığının bedelini bir süre sonra görevinden uzaklaştırılarak ödedi.)

Bu “umumi manzara”yı değiştiren, Lise 2’nin İngilizce hocalarının bize hazırladığı Salinger sürprizi oldu: içindeki çalkantıyı mülayim gri kapağının ardında gizleyen Catcher in the Rye, Türkçede bilindiği adlarıyla Gönül-Çelen ve Çavdar Tarlasında Çocuklar.[3]

Salinger’ın çizdiği anti-kahramanı Holden Caulfield, bizimle yaşıttı, bizim dilimizle, bize konuşuyordu. Bizim dilimiz derken argoyla bezeli, küfür sözcüklerini hem silah hem de koltuk değneği gibi kullanan, bıkkın, saldırgan ve ağız payı veren bir dil, kastettiğim.

Ama bu yolda daha fazla ilerlemeden biz biz biz derken doğrusunun biz genç erkekler olduğunu itiraf etmeliyim. Holden Caulfield’ın dünyasında boy gösteren erkeklerin topluca olumlu bir portre çizdiği söylenemez, ama hiç olmazsa kaba hatlarla değil emek vererek çizilmiş, ayrıntılı portrelerdir hemen hepsi. Kadınlarsa fahişeden rahibeye (ikisi de mecazi değil gerçek örnekler) uzanan bir çizelgenin belli noktalarında birer kişi değil tip olarak yer alırlar. Bu bakış açısının on altı yaşındaki Y kromozomlu “biz”leri oldukça iyi yansıttığını söyleyebilirim.

Eski göz ağrısı Jane, kitapta yer alan on iki yaş üzeri roman kişileri arasında Holden’ın sürekli andığı sahtekârlık / yapmacıklık özelliğini barındırmayan tek kişidir denebilir; onunla da bir türlü bir araya gelemez Holden. Gelse belki onda da bir kusur bulacak, hayalindeki rötuşlu portre çökecektir.

Geriye kalıyor Phoebe, Holden’ın kurtarmaya azmettiği küçük çocukların ilki, biricik kız kardeşi, akıllı mı akıllı, büyümüş de küçülmüş, iyi kalpli, nihayetinde Holden’a doğru yolu gösteren Phoebe. Bunca iyiliğin, masumiyetin timsali olma yükünü kimse taşıyamaz. Sanırım Çavdar Tarlası’nın bana en itici gelen yönü buydu o zaman, bugün de öyle. Kitabın ve aynı evrende yaşayan ailelerin yaşamını konu alan, kapıyı açacak hizmetçisi bulunmayan evlerin farkının altının çizildiği diğer Salinger öykülerinin dünyayı bu ayrıcalıklı sınıfın bunalımlarına indirgeyen bakış açısı yeterince rahatsız ediciydi (zengin bir aileye mensup olmadığımdan okulumun bana verdiği ayrıcalığın önemsiz bir şey olduğu yanılsaması içindeydim), ama kitabın masumiyeti yüceltme çabası tahammül sınırımı çok daha fazla zorluyordu. Yetişkinlerin arasına katılmanın eşiğindeydik, koca bir hayat bizi bekliyordu; dünya bizi tıfıl kategorisine hapsetmeye azmetmişken büyümeye sırt çevirmenin herhangi bir çekiciliği yoktu benim için. Holden de sürekli kapıyı çekip gideceğine aklını başına toplasa iyi ederdi.

Salinger’ın masum çocuk tipi Phoebe ise, masumiyeti tehdit altında olan tipi Jane’dir. Üvey babasının sağlıksız ilgisinin objesi olduğu ima edildiği bir flashback sırasında Holden’la birlikte başına çöktükleri dama tahtasına bir yaş damlar Jane’in gözünden. Daha önce Holden birkaç kez Jane’in damaya çıkan taşlarını dip sıraya dizdiğini, hiç ilerletmediğini anlatır bize. Anlaşılan taarruz riskini göze almaktansa en güvenli gördüğü noktada kalesini inşa etmektedir Jane.

Holden Caulfield’a döneyim: Belki on kez sendeler, tökezler, ayağı kayar ya da takılır roman boyunca; bir süre sonra bunların Holden’ın hayatta bocalayışını simgelediğini anlarız. Nasıl ki insan çok sevdiği bir dostunun derdini saatlerce dinleyebilir, ama bir noktada empati antipatiye dönüşür, Holden’ın da bize (bana) tuttuğu aynadaki tanıdık görüntünün verdiği heyecanın yerini bir süre sonra yorgunluk alıyor, “Yeter sürçtüğün, kalk yürü artık” dememek zor geliyor.

kitap-lık, Ocak-Şubat 2019.

J. D. Salinger’ın Yaşlandıkça Zarafetinden Çok Şey Kaybeden Kahramanı Holden Caulfield | Jonathan Yardley

Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı[4] ilk okuduğumda tam olarak kaç yaşında olduğum hafızamda yer etmemiş. Kitap 1951’de yayımlandığında 12 yaşındaydım, yani metnin bana hitap edebilmesi için biraz daha zaman geçmesi gerekiyordu. Ancak sonraki iki-üç yıl içinde, J. D. Salinger’ın 16 yaşındaki kahramanı Holden Caulfield’ın romanın başında şutlandığı Pencey Özel Okulu’na benzer birkaç okulda çile çektim ve mutsuzdum; eminim Çavdar Tarlasında Çocuklar hakkında kulağıma çalınanlar Caulfield’la duygudaşlığıma ikna etmişti beni.

O noktada Çavdar Tarlasında Çocuklar, bugün Amerikan ergenliğinin önemli bir belgesi olarak uzun zamandır sahip olduğu statüye doğru bayağı yol almıştı, her lisenin İngilizce Edebiyat öğretmenlerinin okuma listesine her yaz refleksle koyduğu romandı, ama tüm bu heyecanın nedenini anlayamıyordum. Caulfield’ın “sahtekârlara” gıcık olmasını, kendisini farklı görmesini, yalnız hissetmesini anlıyor ve aynı duyguları paylaşıyordum, ancak benim gözümde o da eleştirdiği kişiler kadar sahtekâr, aynı zamanda iflah olmaz derecede mızmız, bencilin tekiydi. Ergenlik bunalımıyla özdeşleşmekte zorluk çekmiyordum, ancak şımarık pozları tahammül edilir gibi değildi.

O günden bugüne, yarım yüzyıl sonraya gelelim. Kime sorarsanız sorun, Çavdar Tarlasında Çocuklar için bir “Amerikan klasiği” der, ertesi yıl yayımlanan Ernest Hemingway’in The Old Man and the Sea [İhtiyar Balıkçı, çev. Orhan Azizoğlu, Varlık, 1953; Yaşlı Adam ve Deniz, çev. Yasemin Yener, Bilgi, 2016] adlı romanıyla aynı düzeyde kabul edilir. Bunlar, Amerikan edebiyatının en kalıcı ve sevilen kitaplarından ikisi olduğu gibi, makul eleştirel standartlara tabi tutacaksak, en kötülerinden ikisidir aynı zamanda. Bunca yıl sonra Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı yeniden okumak, neredeyse abartmasız söylüyorum, eziyetti benim için: Salinger’ın berbat üslubu ve Caulfield’ın odunsu narsisizmi üst üste binince damardan hint yağı zerk ediliyormuş gibi hissettim kendimi.

Yarım yüzyıl boyunca Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı neredeyse tamamen unutmuştum, ancak Salinger’ı neredeyse hiç unutmamıştım; meşhur münzeviliği onu kamuoyunun hafızasında diri tutmuştu. 1963’te basılan Raise High the Roof Beam, Carpenters and Seymour: An Introduction [Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour: Bir Giriş (çev. Sevin Okyay – Coşkun Yerli, YKY, 1999)] adlı yapıttan sonra bir daha kitap yayımlamadı, ancak onun hakkında çok şey yayımlandı; bunların arasında Ian Hamilton’ın had safhada icazetsiz biyografisi In Search of J. D. Salinger (1988); Joyce Maynard’ın Salinger’la ilişkisini kendine yontan anlatısı At Home in the World (1998); ve kızı Margaret A. Salinger’ın (yine kendisini haklı çıkarma güdüsüyle yazılmış) anı kitabı Dream Catcher (2000) sayılabilir –bunlara ek olarak sayısız edebiyat eleştirisi ve fanzin yaltaklanmaları da cabası. Salinger’ın yazı masasında yoğun bir şekilde çalıştığı, edebi üretkenliğinin azalmadığı, New England’daki[5] banka kasalarında yayınlanmamış Salinger eserlerinin koli koli saklandığı söylentileri ülke genelinde tekrar tekrar yayılıyor, ancak bugüne kadar tüm bu spekülasyonlar boşa çıktı; ki bunun için –bu dileğimi paylaşan çok kişi olmasa da– minnettar olmalıyız.

Amerikan edebiyatında Salinger’dan daha tuhaf bir zat var mıdır? Yoktur herhalde; insanın aklına ha deyince gelmiyor öyle bir isim. Yazarlık serüveninin başlangıcında sıra dışı bir şey pek yok –1919’da Manhattan’da doğdu, II. Dünya Savaşı’nın Avrupa cephesinde piyade eri rütbesiyle cesaretini kanıtladı, kalburüstü dergilerde, özellikle The New Yorker’da yayımlanan öyküler yazdı– ancak Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazarın sırtına bindirdiği şöhret onu tamamen yere sermişe benziyor. Yaklaşık kırk yıldır New England’da çekildiği sığınağında yarı-münzevi bir hayat sürüyor (yaklaşık on beş yıl önce üçüncü kez evlendi), gazetecilerle görüşmeyi reddediyor, hayranlarını geri püskürtüyor, adeta bir saplantıya dönüştürmüş olduğu anlaşılan Zen Budizm öğretisini uyguluyor.

Garip bir tutum denebilir buna, ama karışamayız, kendi bileceği iş. Eğer Garbomsu bir yalnızlığa sardıysa, en doğal hakkıdır. Ancak bu tavrının ardında bir hesap olsun olmasın, Salinger’ın inzivaya çekilmesi, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın gizemini azaltmadı, aksine artıran bir hava yarattı. Artık karşımızda sadece bir roman değil, bilinmeyen, gizemli bir evrenden gelen bir ulak var sanki; bu da günümüze değin ulaştığı olağanüstü satış rakamlarını anlaşılır kılabilir: yılda yaklaşık 250.000 adet, toplamda dünya çapında 10 milyondan fazla, büyük ihtimalle çok çok fazla, satış. Geçen yaz aldığım karton kapaklı cep boyutlu kitap, bunu kaydederken inanmakta güçlük çekiyorum, 42. baskıdan. Akıl almaz bir fiyat diyebileceğimiz 35.000 doları gözden çıkarmaya razıysanız, ilk baskının değil (tabii ki değil, çünkü onun imzalı bir kopyasının neredeyse paha biçilmez olacağını varsaymalıyız), ama 1951 tarihli Book-of-the-Month Club [Ayın Kitabı Kulübü] baskısının imzalı bir kopyasını internetten satın alabilirsiniz.

Şimdi, yani yarım yüzyıl sonra geriye dönüp baktığımızda, bu roman cevapladığından daha fazla soru çıkarıyor karşımıza. Şımarık bir zengin aile veledinin ancak sağlam cukkalıların gidebileceği bir özel okuldan atılmasını konu eden bir kitap, neden büyük çoğunluğu dar gelirli ve devlet okullarına giden (veya gitmiş) sıradan Amerikalılar tarafından bu kadar çok okunuyor? Holden Caulfield, özünde kendini beğenmiş bir tıfıl; o halde neden “saflığın ve duyarlılığın simgesi” (The Oxford Companion to American Literature öyle demiş) olarak algılanıyor neredeyse herkes tarafından? Neden yükümlülüğü çocuklara iyi yazmayı öğretmek olan İngilizce Edebiyat öğretmenleri, birbiri ardına, beyinlerini değil omurilik soğanlarını dinleyerek, bu kadar kötü yazılmış bir kitabı okumalarını şart koşuyor öğrencilerine?

Aslında son soruyu kolayca yanıtlayabiliriz: Çavdar Tarlasında Çocuklar, kendileri hakkında bir kitapmış gibi yutturulabilir öğrencilere. Müfredat yoluyla bir nevi psikolojik tedavidir bu; gençlere tüm yetişkinlerin sahtekâr olduğu fikrini sunarsınız ve böylece yetişkinlere duydukları öfkenin ve kendilerine yönelik acımanın sıcak, rahatlatıcı kaplıcasında yıkanmaya, bu sayede zihin açıcı herhangi bir düşünceye meyletmemeye özendirmiş olursunuz onları. Tıpkı (her ne kadar biraz daha iyi bir yapıt olsa da) John Knowles imzalı, gözü yaşlı zengin çocukları konu alan diğer bir roman olan A Separate Peace’in[6] (1960) becerdiği gibi, Çavdar Tarlasında Çocuklar da ergenlerin duygusal reflekslerini okşuyor, kafalarını çalıştırmıyor. Onlar için de öğretmenler için de kolay olan o çünkü.

Kitabı ikinci kez okuduğumda beni en çok etkileyen şey, duygulara ne kadar yaslandığı, sert köşeli bir metin olmaktan ne kadar kaçındığıydı. Bu romanın genellikle ergenlik sinizmi ve isyanının bir ifadesi olduğu öne sürülür –James Dean’in başrolünde oynadığı herhangi bir filmin yazıya aktarılmış halidir sanki– ancak Salinger baştan sona bir öyle bir böyle veriyor şerbeti. Holden bir asi, filan falan –“Hayatta karşılaşabileceğiniz en felaket yalancı”, “hayatta görebileceğiniz en felaket seks manyağı”– ama özünde altın kalpli bir çocuk o. İnsanların haline üzülüyor sürekli –“Birden, ona felaket acıdım,” “Acımak zorunda kalıyordunuz ona,” “Yani, gudubet kızların işi gerçekten zor. Bazen onlara çok acıyorsunuz” –hele küçük kız kardeşi Phoebe söz konusu olduğunda tam bir aziz. Kıza “Little Shirley Beans” adlı plağı alıyor ve bunu müteakip Manhattan’da başı öne eğik daral daral gezerken bir anlık sakarlığı vasıtasıyla ne kadar iyi kalpli bir genç olduğunu anlayıveriyoruz:

“Daha yeni parka varmıştım ki, korkunç bir şey oldu. Bizim Phoebe’nin plağını düşürdüm. Belki elli parça oldu. Büyük bir zarfın içindeydi, ama yine de kırıldı. Ağlamak üzereydim, kendimi korkunç kötü hissettim, ama ne yaptım, parçaları zarftan çıkardım ve paltomun cebine soktum. Artık bir işe yarayacakları filan yoktu, ama atmak da istemedim. Sonra, parka girdim. Vay canına, park nasıl da karanlıktı!”

Sizi bilmem, bu cümleleri okuduğumda kusasım geldi. Yüzsüzce manipüle ediyor bizi burada Salinger, tam bir duygu sömürüsü. Holden’ın küçük erkek kardeşi Allie de romanda aynı amaca hizmet ediyor: “Kardeşim öldü. 18 Temmuz 1946’da, lösemiden. O sıralarda Maine’de oturuyorduk. Tanısaydınız onu çok severdiniz. Benden iki yaş küçüktü, ama benden elli kat daha akıllıydı. Korkunç zekiydi. Öğretmenleri, durmadan anneme mektup yazar, Allie gibi bir çocuğun öğretmeni olmaktan gurur duyduklarını bildirirlerdi. Ve palavra sıkmak için yazmazlardı, gerçeği söylerlerdi.”

İşin kolayına kaçıp okurun duygularını istismar etmekten başka bir şey değil bu. Kahramanınıza ölmüş bir küçük erkek kardeş ve sevimli bir küçük kız kardeş verin, J. D. Salinger’a çok benzeyen, kaleminden belagat damlayan, takdire şayan bir ağabey olan D.B.’yi de koyun, salın gitsin bayıraşağı. Çavdar Tarlasında Çocuklar, ilk sayfasından son sayfasına kadar, okurun şu veya bu hissini tetiklemeye yönelik düğmelere basmakla meşguldür, bunların önde gideni de (sevgiyle andığımız, hasretle hatırladığımız) çocukluk ile (bilinmezlik ve riyayla yüklü) yetişkinlik arasında sallantılı bir dengede bocalayan ergenin tereddüdü ve güvensizliğidir. Öyle ki, ergenlik olgusunun bugünün algısındaki şekillenmiş halinin daha önce, yani Salinger onu Çavdar Tarlasında Çocuklar’da yaratana kadar neredeyse var olmadığı söylenebilir. Çünkü Salinger, ergenliğin olmazsa olmazı olarak mızmız başkaldırıyı belirlemiştir ve bu tespit o gün bugün bizimledir. Çavdar Tarlasında Çocuklar’dan kısa sıçrayışlarla Blackboard Jungle’a [Evan Hunter’ın aynı adlı romanından uyarlanan, Türkçede Karatahta Ormanı adıyla bilinen, sorunlu bir lisede geçen 1955 yapımı film], Rebel without a Cause’a [Türkçede Asi Gençlik adıyla bilinen 1955 yapımı film], Valley Girls’e [1980-1990’ların şımarık, sinir bozucu Amerikalı genç kız şablonu] ve günümüzde milyarlarca dolarlık kazanç kapısı oluşturan ergenlik bunalımı endüstrisine geçiverdik.

Romanın gözeneklerine sinmiş ucuz, aşırı duygusallık, Holden’ın edebiyata yatkınlığının öne çıkmasıyla bir nevi zirveye erişir. İngilizce Edebiyat hariç tüm derslerinden çakar. Kitabın başlarında, “Oldukça cahilimdir,” der, “ama epey okurum”; bu da genç kahramanın birçok okurun gönlünü çelen, kendini aşağılarken övme özelliğini ortaya koyar. Romanın en çok alıntılanan pasajlarından birinde Holden sözün gerisini şöyle getirir:

“Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. Ama öylesi pek bulunmuyor. Isak Dinesen’a telefon etmekten çekinmezdim. Ve Ring Lardner’a da, ama D.B. bana onun ölmüş olduğunu söyledi.”

Ring Lardner’ın Holden’ın en sevdiği yazarlardan biri olması, Salinger’ın amaçlamadığı bir ironidir. Lardner, H.L. Mencken’in yazdığı gibi, sıradan Amerikalıların konuşma dilini “hassasiyetle yansıtarak kaleme alan” bir dil ustasıydı. Buna karşılık Salinger, tipik bir Amerikalı gencin konuşma tarzını taklit etmeye çalışıyor, didiniyor, ama ürettiği şey parodi olduğunun farkında olmayan bir parodi, bir yetişkinin tasavvurundaki genç ağzı. Lardner’ın aksine, Salinger’ın kulakları sağır. Karakterleri sürekli “you” sözcüğünü “ya” şeklinde telaffuz ediyor (örneğin, “ya know”); olsa olsa bayat düş-kalk tarzlı (slapstick) komedyenlerin ağzına yakışan bir şey bu. Amerikalılar argoda “yuh know” veya “y’know” derler, “ya know”u kimseden duyamazsınız.[7]

Çavdar Tarlasında Çocuklar duygusallığın salya-sümük ekolüne prim veren kifayetsiz bir roman, ancak ne popülerliğini ne de kültürel etkisini yadsıyabiliriz. Tahminimce bunun nedeni masum bir amaçla, içtenlikle yazılmış olmasıdır. Yani manipülatiftir ama sahte değildir. Salinger’dan daha iyi, alaycı yönü daha güçlü bir yazar, sorunlu ama okurun seveceği bir genç adam hakkında bir kitap yazabilirdi kolaylıkla, ama yapıtın yapaylığı ve samimiyet yoksunluğu sırıtırdı ve okurlar bunu sezip uzak dururdu. Eksiklikleri ne olursa olsun, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yürekten, duyarak yazılmış bir kitap olduğunu söyleyebiliriz –Holden Caulfield’ın değil, Jerome David Salinger’ın yüreğinden. Söyleyeceği ne varsa bu kitapta söylemiştir yazar; artık ağzını katiyen açmamasının nedeni belki de budur.

The Washington Post, 19 Ekim 2004, Çeviren: Aziz Gökdemir.


[1] İlhan Durusel, “Küçük Prensle Aylak Adam Arasında Ergenlik Bunalımı Yaşamayı Unutanlar” (link).

[2] Daisy Woodward (çev. Onur Çalı), “Salinger Hakkında Bilmiyor Olabileceğiniz 10 Şey” – Onur Çalı, “Dünlük 78: Kalbimiz solda, kanımız kırmızı!” Diğer birkaç “Dünlük”te de değinilmiş Salinger’a – Dana Czapnik (çev. Onur Çalı), “‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ günümüz gençlerinin ilgisini çekiyor mu?” – Emine Acar, “Kırılgan Salinger’ın Uçarı Çocukları” – Selman Dinler, “Muz Balığının Beynini Patlatmak”.

[3] 1967 yılındaki ilk çevirisinde tireli olarak karşımıza çıkan Gönül-Çelen, öğrendiğim kadarıyla kitabın Fransızca adı olan L’attrape-coeurs, yani “yakalayan, tutsak eden yürek” teriminin başarılı bir çevirisi olarak kabul edilebilir, fakat Salinger’ın kitabına uygunluğu tartışılır [2026 notu: Fransızca bilenler doğru çevirinin “yürek yakalayan” ya da “kalp çelen” olduğunu belirteceklerdir sanırım]. Çok sonraları tiresiz haliyle Gönülçelen’in, Pygmalion/My Fair Lady uyarlaması bir TV dizisi olarak karşımıza çıkmasında bir hayır var diyesim geliyor; bu ad o esere çok daha yakışmış. Çavdar Tarlasında Çocuklar ise projektörü kendisini çavdar tarlasındaki çocukların kurtarıcısı olarak gören Holden Caulfield’den uzaklaştırıp çocuklara yöneltiyor ve böylece kitabın perspektifinden uzaklaşıyor. Tabii, asla sadakati bir yana bırakırsak, ikisinin de Çavdar Tarlasındaki Kurtarıcı’dan daha sıcak kitap adları olduğu söylenebilir Türkçede.

[4] Bir önceki, ilk yazıya ait dipnotta belirtildiği gibi The Catcher in the Rye, Türkçede iki adla biliniyor: Çavdar Tarlasında Çocuklar (çev. Coşkun Yerli, YKY, 1997) ve Gönülçelen (çev. Adnan Benk, Cem Yayınevi, 1967). Bu yazıda Yardley’nin alıntıladığı bölümler için Coşkun Yerli’nin çevirisini kullandım. Adnan Benk’in çevirisinin (metnin tamamının, sadece başlığının değil) romanın İngilizce aslından değil Fransızca çevirisinden olduğu bazı kaynaklarda belirtilmiş, örneğin: Necdet Neydim, “Yazınsal Bir Gençlik Edebiyatı Metni Olarak The Catcher in the Rye/Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın Analizi ve Çevirmenin Görünmezliği Üzerine Küçük Bir Yolculuk,” Çeviribilim ve Uygulamaları Dergisi, No. 28 (2020, Bahar), 126-143 (link).

[5] ABD’nin kuzeydoğusunda yer alan altı eyaletin oluşturduğu bölgeye verilen ad. Salinger 1940-1950’li yıllarda Connecticut, 1953’ten 2010 yılında ölümüne kadar da New Hampshire’da oturdu. (Gözden kaçacağını sanmıyorum ama Yardley’nin yazısı yayımlandığında Salinger hayattaydı.)

[6] Bu kitap da birden fazla adla çevrildi Türkçeye: Güneşe Köprü (Gül Önet, Kelebek, 1968), Bir Başka Barış (Harun Mutluay, İnkılap, 1989), Özel Bir Barış (Nihal Gökçe, Kafka, 2014). Knowles hayatta olup da romanının yaklaşık yirmi yılda bir farklı bir adla Türkçeye tekrar aktarıldığını görse kim bilir ne sevinirdi!

[7] Burada bir ironi daha var. Yardley bu yazıyı yazdığında tespiti gerçek olabilir, fakat aradan geçen yıllardan sonra “ya know”u kimsenin ağzından duyulamayacağı iddia edilemez. New York’ta doğup büyümüş Joey Ramone’un ölümünden sonra yayımlanan albümü “…Ya Know?” adını taşır ve 2012 tarihlidir.

Exit mobile version