Sara Mesa ürkek bir yazar değil. Bu koşullarda bile edebiyatın imkânlarına güvenerek yazıyor. Bu güveni duymak her yazar için bu kadar kolay değil. Özellikle kahramanlarını seyrederken durumun karanlığını görmeyi seçiyor her seferinde. Karanlık bir kıvam çalışıyor yani bakışında. Yine de metne nereden düştüğünü hikâye içinden belli edecek işaret göremediğimiz bir ışık var.
Kitap isimleri edebiyata dahil mi emin değilim ama –yayıncılığın azılı bir rekabetin hüküm sürdüğü bir sektör haline gelmesinden ötürü– kitap isimlerinin çarpıcılık gerektirdiği bir zamanda Sara Mesa’nın kitap isimlerini Bir Aşk, Aile gibi sadece yalın değil, sıradan da olan isimlerden seçmesinde bir hinlik kokusu almak aşırı bir hassasiyet değildir herhalde. Bu seçimde okura değilse bile edebiyatın kendisine bir meydan okuma var gibi. İki isim de bizi edebiyat haritasının bol miktarda harabe ve az sayıda büyük yapıtın olduğu bir bölgesine gönderiyor. Okurun buradaki yapıtları da harabeleri de çokça gördüm deyip geçip gitmesi işten bile değildir. Bu isimlerin işaret ettiği olgular, kurumlar her zaman şaşırtıcı potansiyellere sahipse de bu harabe ve yapıtların nakşedildiği bu haritanın bilgisi bu potansiyellerin üstünü örtmektedir. Böyle bakınca ancak yazdığı metne güvenen birisinin yapabileceği bir işmiş gibi geliyor bana bu isimleri seçmek. Yazar çokça eşelenmiş bu topraktan kıymetli bir şeyler bulduğundan emindir. Doğrusu haksız da değil.
Başka bir olasılık daha var. Kitabın ismi ile içeriği arasında ironik bir mesafeye işaret etmeye yarıyordur bu isimler. Ne Bir Aşk’ta yaşanan şey bir aşka ne Aile’deki aile bir aileye benziyor. Bu ikisini de kitap dışındaki bir normalle karşılaştırıp söylemiyorum bunları, tam işaret etmeseler de bizzat kitaplar bir kerteriz noktasına göre bir hizasızlık sezdiriyor. Tam da bu iki ismin işaret ettiği ve hep bir güzellemenin konusu olan “normal” ile daha en başından dalga geçmek için de seçilmiş olabilir yani bu isimler.
Aile’nin girişinde, birazcık dikkat kesilince tekinsizleşiveren tanıdık bir mekânın anlatıldığı Ev başlıklı kısa bir parça karşılıyor okuru. Mesa’nın huzur vermeyen evlerine sonra yine döneceğiz. Şimdilik şu notu düşelim: Bu parça, hem fazla aşina hem de kaynağını tam da bu aşinalıktan alan tekinsizliğin yatağı bir kurum olarak ailenin anlatıldığı kitap için, evlerin giriş kapılarındaki gibi bir kilit sistemi olarak işe koşulmuş olabilir mi, yaygın bir ifade kullanırsak, bir sol anahtar olarak yani? Bölüm, muhatabı belirsiz olduğundan okur olarak üstümüze alınmaktan geri duramayacağımız şu parçayla bitiyor:
“Işığın camdan nasıl girdiğine, mobilyalardaki çam ahşaba nasıl renk verdiğine bak. Sekerek dokulu duvara nasıl atıldığına, evlilik mabedindeki aynada ışıltılar saçıp parçalanarak balkondan hızlı ve kararlı nasıl kaçtığına bak. Sardunyaların üzerine ıslak, serin serin dökülüşüne bak; yasak sokağa, çamurlu kaldırımlara, sokak köpeklerine, asla içeride değil dışarıda içilmesi gereken soğuk biraya bak.
Dikkatle bak ama hiçbir şey söyleme.
Sadece bak ve öğren.” (s.5)
Kitapta, hikâyenin dışında, işaret tabelası işlevi gören parçalardan ilki bu. Mesa da karakterlerini gündelik anlar içinde, içe işleyen bir bakışla izliyor. Sadece izlemenin kendisinde bir öğreticilik olduğunu düşünüyor olmalı ki bize de bu çağrıyı yapıyor. Haksız da değil yalnız da. Bunu edebiyatın kullanma kılavuzuna kaydeden tek isim Rita Felski[1] değil. Mesa’nın romanı bize ne öğretebilir sorusunun cevabı bütün iyi romanlar için sorulmuş aynı sorunun cevaplarına çok benzeyecektir: Bir tür tecrübenin içinden geçerek edinilmiş güçlü bir yaşam bilgisi. Yine aynı şekilde biliriz ki her iyi romanın bilgisi sadece ve sadece o romana has bir bilgidir. Mesa’nın romanının sağladığı bilgi de sadece onun romanının içinden geçildiğinde edinilebilecek bir bilgidir. Bu konuda romanla müstakbel okur arasına girmek haddim olmadığı gibi, mümkün de değil zaten.
Mesa aslında modernist edebiyatın çoktandır uygulayageldiği gibi, bir kurgu matematiği belli etse de hikâyeyi zamansal sıralarına pek bakmadan, orasından burasından parçalar halinde anlatıyor. Ötesini berisini, öncesini sonrasını içine alarak yoğunluğunu arttırdığı belirli anlara odaklanıyor. Bölümler toplandığında elimizde bir hikâye olmuyor. Daha çok yoğun sahnelerin olduğu bir tablolar galerisi. Romandaki bir karakterden, yazarın okura mesajı olarak kabul edebileceğimiz şekilde duyuyoruz bunu:
“‘Lafı çevirdiğim yok benim’ diye karşılık verdi, hayli gücenmişti. ‘Bilgileri adım adım açıklığa kavuşturuyorum, çıktıkça bir bir izah ediyorum onları. Onları öylece peş peşe anlatsam hiçbir şey anlaşılmaz. Senin lafı dolandırmak dediğin şeye ben hikâyenin sosu diyorum hem böyle ikide bir araya girerek pek yardımcı da olmuyorsun sen de. Şimdi bir daha en baştan almam gerekecek.’” (s.130)
Kitabın sonuna yakın bir yerde aslında bu pasaj. Eğer sadece, yazarın okura bir uyarısı, önerdiği bir okuma programı olsaydı daha erken bir vakitte yapılmış olmalıydı. Bu gecikmeyi o halde önceki kitaplara gelen bu yöndeki itirazlarla birlikte bu kitap için de ortaya çıkması olası benzer yorumlara toplu bir cevap olarak okumak mı gerekiyor? Çok uzak bir ihtimal değil. Fakat modernist kırılmalardan neredeyse yüz yıl sonra bile böyle bir uyarının hâlâ gerekiyor olması belli bir izah talep ediyor. Çünkü modernist kırılmadan sonra roman açısından denenmişin, başarılmışın ve demirbaşlar listesine kaydedilmişlerin sınırları içinde artık anlatıcılığın bu hali. Bu satırları okuyan herhangi birinin “ille de bütünlüklü, eli ayağı düzgün ve sıralı bir hikâye istiyorum” diye tutturacağını sanmam. Fredric Jameson, yakın zamanlı “romanları” değerlendirdiği Inventions of a Present kitabına yazdığı girişte, istikrarlı bir sosyal hammaddesi olduğundan kendisini önceleyen türler gibi belli bir kararlılığa sahip, kesintisiz bir şekilde kat edilebilecek büyük bir ana karaya benzettiği 19. yüzyıl realist romanının günümüzde bu türün adı ile anılmaya devam etse de kendi biçimsel değerlendirmesini talep eden sayısız, bağımsız ada ve takım adaya parçalandığını ifade ediyor geçerken.[2] Teorisyen, yukarıdaki çağrısı ile tamı tamına bunu yapan Mesa’nınki gibi “romanlardan” öğrenmiştir herhalde bunu. Daha biçimsel öğelere gönderme yapsa da Jameson, yukarıdaki alıntıyı veri kümesinden dışlamayacaktır. Sanki her seferinde en baştan başlamak, edebiyatı, çok eskilerde kalmış bu geleneği yeni kılıklarla yeniden icat etmek gerekiyordur artık. O ana karanın kendine güveninden yoksun, yaşamını kendi ıssız adasında yeniden kuran birer Robinson yani artık bu “romanlar.” Bilmiyorum, belki teorisyen fazla kuşkucu, biz de fazla hassasızdır. Romancı sadece eski tip bir oyun oynuyordur okuyucuyla kim bilir.
Mesa ürkek bir yazar değil. Bu koşullarda bile edebiyatın imkânlarına güvenerek yazıyor. Bu güveni duymak her yazar için bu kadar kolay değil. Özellikle kahramanlarını seyrederken (Mesa’nın okura buyruğu önce kendisinin yaptığı bir şey zaten) durumun karanlığını görmeyi seçiyor her seferinde. Karanlık bir kıvam çalışıyor yani bakışında. Yine de metne nereden düştüğünü hikâye içinden belli edecek işaret göremediğimiz bir ışık var. Eğer varsa bir hikâyeden gelmiyor bu ışık. Belki de Mesa’nın cümlelerinden yayılıyordur. Güç durumları anlatmaya girişmişse de sade ve berrak çünkü bu cümleler. Bu koyu karanlığın içindeki tek ışık, nereden geldiği konusunda ancak spekülasyon yapabileceğimiz bu zayıf olan değil tabii ki.
“Ev, insan yaşamındaki olumsallıkları [contingences] savuşturur, süreklilik yönünde verdiği öğütleri çoğaltır. Ev olmasa, insan dağılmış bir varlık olurdu. Ev, insanı gökten inen fırtınalara karşı koruduğu.gibi, yaşamdaki fırtınalara karşı da ayakta tutar. Ev hem beden hem de ruhtur. İnsan varlığının ilk dünyasıdır. Aceleci metafiziklerin vazettiği gibi insan ‘dünyaya fırlatılmış’ bir varlık olmaktan önce, evin beşiğine yatırılmış bir varlıktır.” Mekânın Poetikası’nın Bachelard’ının evi bu. Mesa’nın evleri beşikse bile karanlık ve huzursuz beşikler. Aile’deki ev Bachelard’ın evine hiç benzemiyor değil ama tabir mazur görülecekse Venomlu Örümcek Adam’ın Örümcek Adam’a benzemesi gibi benziyor. Korku filmlerinin en sık rastlanan has oyuncusunun “Ev” olmasına bakarsak Mesa’nın evlerinin hakikate daha yakın olduğunu iddia edebiliriz. Sırların yasaklandığı bu evlerde çatı akıtıyor, kapıların açılışı kapanışı hep gerilim yayıyor ve bu evler içindekini hiçbir şeye karşı korumuyor. Bachelard, evini 1957’de tarif etmişti. Büyük bir yıkımın hemen ertesi olsa da tehlikeyi atlatmış olmanın henüz zeval görmemiş bir iyimserliğini yaşıyordu Avrupa. Mesa’nın evleri bitmek bilmeyen krizlerin yaşandığı buna mukabil umut etmenin gittikçe zorlaştığı bir dünyada yazıldı. Yakıp yıktıkları evlerin duvarına yazdıkları “Aşk bodrumda yaşanır güzelim” yazılarıyla çekilen boy boy fotoğraflarını rahatlıkla paylaşan ve Filistin’de yaşananların da gösterdiği üzere buralara has olmayan yasal kolluk kuvvetleri ile rezidanslar için evlerinden zorla çıkarılan insanların örneğindeki en düz olanından tutun da asgari düzeyde bile olsa hak taleplerine zemin olan anayasa ve insan hakları garantilerinin işlemediği bir dünyadaki insanın tedirginliği gibi daha uzak çağrışımlarını içeren politik bir atmosferin duygu dünyasını tarıyor Mesa’nın içindekine huzur vermeyen evleri. Tarih edebiyatın bilinçdışı ise eğer Mesa’nın romanlarındaki evler bu bilinçdışının semptomu olsa gerek. Vaat eder göründüğü şeylerin hiçbirini hiçbir zaman sunmayacağını hiç gizlemeyen, küçük bir azınlık dışında kimsenin kendini güvende hissetmediği bir toplumun semptomu. Mesa’nın kitaplarına politik bir vektör kazandıran huzursuzluğu en çok da bu evlere kaydedilmiş sanki.
Metne göre konumu[3] değişen anlatıcı, anlatılanlarla ilgili çok da kararlı değil aslında. Hem anlatıyor hem de anlattığından pişman olduğunu düşündürecek kimi oyunlar oynuyor okuyucuya. Bir örnek: “Daha sonra kimi şeyler uydurdu. Ufak tefek, biraz da delice. Bunları söylerken kendini rahatsız hissediyordu.” (s.156) Uzlaşmaya pek de yanaşmayan yerden anlattığı halde şu pasajı da okuyabiliyoruz örneğin: “…o anda anladı ki günahların en menfurunu, ihanet günahını işlemişti. Onlar kendisine sevgilerini, yuvalarını, tüm hayatlarını sunmuşlar, o ise bunu onlara böyle, arkalarından konuşarak ödemişti.” (s.160) Bir çelişki işaret etmeye çalışmıyorum. Bu meselede her durumda iş başında olan ikircikli durumun anlamlı bir şekilde metne içerildiğini söylemeye çalışıyorum. Ürettiği metnin karşısında bile huzur bulamayan bir anlatıcıyı vurgulamak için altını çiziyorum bunun. Anlatıcı “siz bana bakmayın” der gibi. Geçmişte yaşanan bir olayın aslı üstüne kardeşler arası yaşanan anlaşmazlığın anlatıldığı bölümde aynı olay her kardeş tarafından bambaşka şekillerde ve isimlerle hatırlanıyor. Bölümün dokusu Ev adlı giriş bölümünün gösterdiğine benzer, kilit sisteminden bir parça olduğunu belli edecek bir farklılık gösteriyor. Şu pasaj oradan:
“O zamanlar henüz bizimle yaşamayan Martina’ysa olayları dışarıdan yorumlamaya çalışıyor, ama bunları her yorumlayışında bir takım şeyler ilave ediyor, kuşkularıyla olayları çarpıtıyor, her şeyi sorguluyor. Bunu ne zaman yapsa yoruluyor ama elinde değil o böyle biri, bir cerrah gibi, bir cerrahın soğukluğu ile düşünüyor. Bu vakada da hem kendine hem bize soruyor; Baba[4], aklı yerinde olmadığı açıkça belli bir kadını eve getirmek gibi tuhaf bir şeyi neden yapsın ki?
Ne Rosa’nın keskin uçlu izahı ona yetiyor:
‘Böbürlenmek için’
Ne Damian’ınki:
‘Çünkü yağmur yağıyordu, kadın da yalnız başınaydı.’
Ne de Aqui’ninki:
‘Hata etti, o kadar.’” (s.187)
Buradaki isimler kardeşlerin isimleri ve kardeşler bu kadar. Kardeşlerden olduğu anlaşılan ve burada “biz” diyen kişinin kim olduğunu belli edecek bir işaret yok. Her kardeş kendi karakteristik yorumu getiriyor olaya. Romanın geneline hakim soğuk “cerrah” tutumuna ve onun içindeki, yukarıdaki cevaplardan tatmin olmaması ile uyumlu ikircikli titremelere bakarsak bu kişinin Martina olması gerekiyor ama pasaj bunu desteklemiyor. Her durumda yerini yadırgayan bu huzursuz hikâye elimize yazar tarafından çatlatılarak verilmiş oluyor.
Klostrofobik ve karanlık olsa da çıkışsız değil Aile romanı.[5] Romandaki ikinci ışık bu çıkışlardan sızıyor içeri. Ev bölümünün açtığı romanı kilitleyen Daracık Aralık adlı son bölümden şu pasaj: “İşte o zaman, bir anda dolabın içinde sıkışıp kaldık, görünmeden çıkmazdık artık; bize de tek seçenek nefeslerimizi tutup hiçbir zaman iyi kapanmayan o katlanır iki kapak arasındaki daracık aralıktan gözetlemek kaldı. Ahşabın kokusu naftalinle ve abimin her yanından sızan gerginlikle beraber her yanımızı sarıp başımızı döndürürken ben gülmemek için dudaklarımı ısırıyordum. Hava ağırlaştı, kurşun gibi oldu; bir tabutun içinde olduğumuzu düşündüm, sanki bir tabuta kapatılmışız da öldüğümüzü haber vermenin bir yolu yokmuş gibiydi. (…) Orada kıpırdamadan kaldığımız süre boyunca oda yavaş yavaş aydınlandı ama bu, odanın gerçekten aydınlanması yüzünden değil de gözlerimizin karanlığa alışmaya başlaması yüzündendi.” (s.189-190) Bu pasajın atmosferi Mesa’nın edebiyatı hakkında çokça şey söylüyor ama bundan sonrası okurun masasına izinsiz oturmak olacaktır.
Yakup Yılmaz
[1] Rita Felski, Edebiyat Ne İşe Yarar?, Metis Yayınları. Felski’nin çalışması, Gregory Jusdanis’in Edebiyatın Bir Savunusu alt başlıklı Kurgu Hedef Tahtasında’sı, Northrop Frye’nin Hayal Gücünü Eğitmek’i ve benzeri kitaplar edebiyatın yakasına yapışan ve bir türlü dinmeyen meşruiyet endişesine bir cevap yetiştirmeye çalışıyorlar sanki. Gücü yeten herkes bu konuda bir şeyler yazmaya çalışmış. Ancak bu endişenin büyüklüğü karşısında hep yetersiz kaldıklarını da biliyor gibiler. Bu meşruiyet krizinin derinliği edebiyat lehine çok az vektör işlediğine işaret etmesine rağmen edebiyatın yazılıp okunmasındaki direnç onun en azından şimdilik önemli bir ihtiyacı karşıladığını gösteriyor. Sanırım edebiyatçılar da cevap yetiştiremedikleri bu endişeyi kitaplarına dahil etmekte buldular çareyi.
[2] Yalnız tarihçilerden değil ama en çok onlardan “İstikrarlı bir 19. yüzyıl ve onun Kararlı bir romanı”na itirazlar gelecektir muhtemelen ama bence doğru da olan meramı açık ifadenin. Yani bu itiraz haklı olduğunda bile cümlenin kastettiği hakikate zeval gelmiyor.
[3] Roman boyunca uzaktan izleyen birinin anlatımını okuyoruz ama sonuna doğru kardeşlerin olduğu bir grup için “biz”, birinci tekil şahıs ile anlattığı son bölümde yanındaki kişiye “abim” demesi aileden biri olduğunu düşündürüyor.
[4] Bu sözcük hiç iyelik eki kullanılmadan yazılıyor her seferinde.
[5] Yazı Mesa’nın kadın perspektifinden habersizmiş gibi bir izlenim veriyor. Bu perspektifin çok güçlü bir şekilde çalıştığını görmemek için kötü niyetli bir körlük gerekir. Ama bu konuda bir erkeğin sakarlaşmadan yazması çok zor. O yazı kendi yazarını mutlaka çağıracaktır. Bana da okumanın keyfi kalır.
