Site icon Parşömen

Zabel Yılmaz: “Anlatmak istediğimi kör göze parmak sokmadan anlatmak istiyorum”

Yiğit Koçyiğit, Zabel Yılmaz ile söyleşti.

Zabel Yılmaz

Güneşsiz bir dünyayı anlatmak, karanlığı tasvir etmek midir yoksa ışığın yokluğunu düşünmeye davet etmek mi? Sizin için karanlık bir mekân mı, bir bilinç hâli mi?

Güneşsiz mekânlara mahkûm kalanların zorunlu yaşamlarını ve çaresizliklerini anlatarak, güneşin altında yaşayanları bu çıkmazı hissetmeye davet etmek istedim. Niyetim, güneşsiz yaşamaktan başka seçeneği olmayan, olsa bile bu ihtimali gerçekleştirmesi çok zor olan ve çıkmak için çabalarken defalarca tökezleyen insanların çaresizliğiyle empati kurdurabilmekti. Hiç tanık olmadığımız yaşamları görmek, merak ettiğimiz ışığı yanan evlere misafir olmak ve girmeye cesaret edemediğimiz arka sokakların karanlığında biraz dolaşmak için bu kadar çok okuyoruz belki. Fakat güneşsiz bir mekânda kalmak, karanlığı bütünüyle anlatmaya yetmez. İnsan, çaresiz kaldığı anlarda iç dünyasının karanlığında tek başına kalır. Güneşin en tepede olduğu bir yerde bile, insanın kendi ışığını söndürdüğü ya da söndürüldüğü zamanlar vardır.

Metinlerinizde mekân yalnızca bir arka plan değil, neredeyse kaderin mimarisi gibi. İnsan mı yaşadığı yere benzer, yaşadığı yer mi insanın içini biçimlendirir?

İnsanı şekillendiren en önemli etkenlerden birinin yaşadığımız mekânlar olduğunu düşünüyorum. Karakterimizi, bakış açımızı, neyi sevip sevmeyeceğimizi, hatta hayallerimizi şekillendiren, hedeflerimizi belirlememize sebep olan içinde bulunduğumuz mekanlardır ve o mekânda gördüklerimiz, alıştıklarımız ve tecrübe ettiklerimizdir. Yaşadığımız yerin kurallarına uymak zorunda olmak, öteki olmamak için ayak uydurmaya çalıştığımız her şey zamanla bizi şekillendirir. Biz farkında olmadan bizi kendisine benzetir ve bambaşka bir mekâna girmeden bunu bize fark ettirmez bile.

Karakterleriniz çoğu zaman susarak konuşuyor. Sessizlik sizce bir eksiklik midir yoksa dilin aşamadığı bir hakikatin eşiği mi?

Sessizlik, bir eksiklikten ziyade konuşmanın fayda sağlamayacağını ya da bir şeyleri değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini anladığımız o evrede, kendimizi ikna ettiğimiz bir kabule geçiş eylemidir. Derdini anlatamayacağını düşünen için bir pes ediş, konuşarak başa çıkamayan için bir yok saymadır ve susmak bazen konuşmaktan daha çok çaba gerektirir.

Acı metnin merkezinde duruyor fakat bu acı bağırmıyor, sızıyor. Yazarken acıyı temsil etmekle onu yeniden üretmek arasında nasıl bir etik çizgi gözetiyorsunuz?

Anlatmak istediğimi kör göze parmak sokmadan anlatmak istiyorum. Bir acıyı olduğu gibi, fazla duygu yüklü ya da ajite ederek anlatmaktan olabildiğince kaçmaya çalışıyorum. Okurun hislerine müdahale etmek, sadece acıya yoğunlaştırmak, kendi duygularımı dayatmak istemiyorum. Ben bir karakter yaratıyorum. Yazarken belki üzülüyorum ama okur isterse kızabilir, isterse karaktere sövebilir. Açıkçası bunu, okurkenki ruh halimize bırakıyorum.

Öykülerinizde zaman doğrusal akmıyor, hafıza şimdiyle iç içe geçiyor. Hafıza sizin için bir sığınak mı?

Hafızayı, görmek istemediğimiz ama inatla karşımıza çıkan bir düşmana benzetirim. En mutlu anlarımızda burnumuzun dibinde biter ve bizi zihnimizde bambaşka bir yere götürebilir. Kötü anlarımızda da hortlayan hafıza, mutlu zamanların hatıralarından önümüze attığı kırıntılarla mutlu etmekten çok, bize acı vermektedir. Düşünmekten ve hatırlamaktan itinayla kaçındığımız ne varsa, kafamızın içinde kötü komşuculuğunu oynar ve o içinden çıkamadığımız labirentin duvarlarını itinayla örer.

Edebiyatın hakikatle ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Kurmaca gerçeği gizler mi, gerçeğin en çıplak hâlini ancak kurmaca mı taşıyabilir?

Ne gerçek bir hikâyede ne de tam anlamıyla kurmacanın sınırlarında kalabiliyorum. Kurmacanın gerçeği işaret ettiği, ruhu taşıyan metinler yazmayı seviyorum.

Kitapta aidiyet, sürgün, yoksulluk ve sınıf meselesi güçlü biçimde hissediliyor. Bu temalar kişisel hafızanızdan mı besleniyor?

Aidiyet, sürgün, yoksulluk ve sınıf mücadelesi kişisel hafızayla, gözlem ve empatiyle içselleştirdiğim bir bakış açısından çıktı. Tanık olduğum yaşamları, hafızamda bir yerlerde birleştirerek karakterlerin hissettiklerini ve yaşadıklarını şekillendirmeye çalıştım.

Güneş metaforu sizce umut mu, yüzleşme mi yoksa ironik bir imkânsızlık mı?

Güneş metaforu, tüm imkânsızlıklar içinde bile, her zaman bir umut olduğunu anlatır.

Kitapta politik arka plan açıkça hissediliyor ama sloganlaşmıyor. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?

Fikirlerimizi, tarafı olduğumuz pencereden bağıra bağıra söylemenin çok etkili olmadığını düşünenlerdenim. Bazen haykırmak, gürültüden başka bir etki yaratmıyor gibi geliyor. Bağırmak, sanki dayatmayı da beraberinde getiriyor. Fısıltıyla söylenen daha etkili, daha duygu yüklü diye düşünüyorum. Yazarken de bu ince çizgide kalmaya, gürültü yapmamaya özen göstermeye çalıştım. Bağırırsam insanlar duyacak ama anlamayacaktı belki. Fısıltılar ise oturup düşünmek ve belki anlaşılmak için bir kapı aralayacaktı.

Dosyayı hazırlama sürecinden kitap oluşuna kadar geçen zamandan da biraz bahseder misiniz?

Yazmaya başladığım ilk zamanlar bir dosya oluşturmak hiç kafamda yoktu aslında. Bana çok uzak bir fikir gibi geliyordu ya da daha çok yolum olduğunu düşünüyordum. Tabii ki okunmak için yazıyorduk ama o an için dergilerde yayımlanan öykülerimin okurla buluşması bana yetiyordu ve pek fazla arayışa da girmiyordum. Yayınevimin bir dosya sormasından sonra bu fikir oluştu kafamda. Bir dosya oluşturmam gerekiyor, diye düşündüm ve yazdıklarımı artık bir dosya için toplamaya başladım. Dosyayı oluşturduğumda yayıneviyle paylaştım ve aldığım onay sonrası editörüm Mustafa Okumuş ile keyifli bir çalışma sürecine girdik. Küçük detaylar üzerinde bile incelikli bir çalışma yapan, gerçekten edebiyata değer veren ve işini severek yapan bir yayıneviyle çalışmak, sürecin tüm yükünü hafifletti.

Exit mobile version