Site icon Parşömen

Dünlük 248: Yokmuş bir hayalimiz.

{"remix_data":[],"remix_entry_point":"challenges","source_tags":["local"],"origin":"unknown","total_draw_time":0,"total_draw_actions":0,"layers_used":0,"brushes_used":0,"photos_added":0,"total_editor_actions":{},"tools_used":{},"is_sticker":false,"edited_since_last_sticker_save":false,"containsFTESticker":false}

27 Şubat 2026

Askere gitmedim, hayatımda hiç araba kullanmadım, arabalardan anlamam, borsa kripto para falan bilmem, çoluğum çocuğum yok, futbolu “yakından” takip ettiğim son yıl 1998’dir herhalde. Demem o ki hemcinslerim için zor bir sohbet arkadaşı olduğum doğrudur. İnsan benimle ne konuşabilir ki?

Araban var mı birader? Yok.

Çocuklar kaç yaşındaydı abi senin? Çocuk yok bende kardeşim.

Galatasaray, Fener? Onlar hiç yok, az biraz Beşiktaş var ama o da kendime kadar.

İşin aslı, ben bile kendimle konuşmakta zorlanıyorum artık, muhabbetimden sıkılıyorum. Erkekler sıkılmış çok mu.

28 Şubat 2026

Yalnız, mutsuz ve hiç arkadaşım yokmuş gibi hissettiğim zamanlarda dönüp bazı eski dizileri tekrar izlerim. O dizilerin bazı bölümlerini, sezonlarını.

Geçenlerde öğle yemeği yerken biri, “Bir yerlerde okumuştum, kaygı düzeyi yüksek insanlar habire aynı diziyi, filmi izlerlermiş,” dedi. Başka birinden bahsediliyordu, benden değil.

Ama ben de hemen oltaya geldim, itiraf ettim masadaki herkesin bildiği gerçeği: HIMYM ve Yabancı Damat’ın bazı bölümlerini arada açar, tekrar tekrar izlerim. Hoş, benim kaygı küpü olduğumu bilmek için bu ayrıntıya ne hacet. Beş dakika otursak zaten anlarsınız.

Neyse efendim. Son zamanlarda yine yalnız, mutsuz ve arkadaşsız hissettiğimden, önce HIMYM’nin 9. sezonuna tekrar el attım. Sonra da Yabancı Damat’ın 80-100. bölümlerini tekrar izledim. Bilen bilir, bu bölüm aralığında çok önemli gelişmeler vuku bulur dizide: Nazire silikon taktırır, Kahraman psikoloğuna aşık oldum sanır, Mustafacan “götik” olur, Ruşen kafayı sıyırır, Niko’yla Nazlı ayrılığın eşiğine gelir, vs.

Diziyi izlerken “orijinal” lafları da kaçırmam elbette. Ökkeş’in Kahraman’a “Önüne geleni kapıyin, ardına geleni tepiyin,” demesi gibi.

Birkaç ay önce kaybettiğimiz Arif Erkin’in (Allah rahmet eylesin) canlandırdığı Memik Dede’nin bir lafı da kayıtlara geçsin: “Gitti ağalar paşalar, itlere kaldı köşeler.”

Çok güncel ve her alanda geçerli.

1 Mart 2026

mavi bir ölümdür dünya
ayakları suya değiyor.

*

bekleme salonu bağımlıları
hayat tam size göre.

*

eski apartmanlar gibi kokuyor sokaklar
ekşi yemek kokusu, çöp, ter
beklemekten sararmış defterler.

daimi bir geçit töreni
resmi belgeler, daireler.

ankara ankara,
caddelerinde büyük adamların adını taşımaktan
yorulmadın mı hâlâ?

2 Mart 2026

Adam seçmede Ataç gibi olma!

Memet Fuat yazdıklarıyla Ataç’ın da dikkatini çekmiş, haber göndermiş, “Şu gün, şu saatte Yeditepe dergisine gelsin, kendisini tanımak istiyorum,” diye. Memet Fuat gitmiş dergiye, Ataç oturuyor. Memet Fuat’a bakmış ve “Kedileri sever misin?” demiş. Memet Fuat, “Hayır sevmem,” demiş. Bunun üzerine Ataç, “Ben kedileri sevmeyen insanlarla konuşmam, gidebilirsin,” diye karşılık vermiş.[1]

3 Mart 2026

Dünyanın bizim tarafı yanıyor yine.

Paraları, tanrıları, mezhepleri, ırkları, milliyetleri, uyrukları, ataları… Ne varsa inandıkları, önemsedikleri ne varsa hepsi yerin dibine batsın.

Hiçbiri tek bir candan kıymetli değil.

Herhalde böyle, birbirimizi öldüre öldüre tükeneceğiz sonunda. Bayrak, devlet, milliyet, din, para mara diye diye sıfırı tüketeceğiz.

Televizyondaki her şeyi bilen adamlardan biri şöyle diyecek: Evet sayın seyirciler, işte dünyanın son görüntüsü. Geçen programda söylediğim gibi…

Dünyanın son gününün, dünyanın son günü olduğunu bileceğiz. Her boku bildiğimiz gibi, onu da bileceğiz tabii.

Sonra yeniden, en baştan başlayacak her şey. Bu seferki daha da kötü olacak.

Sonra yeniden, en baştan başlayacak her şey. Bu seferki daha da kötü olacak.

Sonra yeniden, en baştan başlayacak her şey. Bu seferki…

Sonunda sıkılacak Tanrı. Evreni yapayalnızlık dolduracak yeniden.

4 Mart 2026

Babil Günlüğü

Kule işini Arnavut bir müteahhit almıştı. Aksi herifin tekiydi, asık suratla dolaşırdı bütün gün aramızda. Ama bazen, derinlerde bir yerlerden fışkırır gibi, patlamaya benzer gürültülü kahkahalar attığı da olurdu. (Güldüğünde kendini çirkin buluyordu belki, kim bilir.) Asık suratla dolaşırdı ya, ben bunu asabi olmasına değil üzgün olmasına verirdim. Dikkatli bakınca o asık suratının altından görünen şey öfke, kızgınlık ya da nefret değildi. Herif düpedüz üzgündü aslında. Ama neden üzgündü, neye üzülüyordu yani bu kadar. Bunu çıkaramıyordum işte. Belki kule bitip de Tanrıya komşu olduğumuz zaman ona sorabilirdim bunu.

Tanrı neden göğün en tepesinde oturuyordu? Biz neden aşağıdaydık da o yukardaydı? Dünyayı tersine çevirsek olmaz mıydı?

Belki o zaman daha çok gülerdi meymenetsiz Arnavut. Ve üzgün olmayı, sigarayı bırakır gibi, pat diye bırakırdı.

***

Biz neyin gazına geldik böyle, hayret doğrusu. Kim söyledi ilk, fikir kimden çıktı? Arnavut müteahhidin bu saçma hikâyede ne işi var? Ki hikâyenin saçma olması biraz da onun yüzünden. Müteahhitler Laz olur, bu adam neden Arnavut?

***

İnşaat işi günden güne boka sarıyor. Tam bir keşmekeş. Bu kulenin biteceği yok.

***

Müteahhit paraları alıp kaçtı diyorlar. Kaç gündür görünmüyor hakikaten.

***

Öyle büyük bir gürültü koptu ki anlatamam. Birkaç gün sağır gezdim. Toz duman hâlâ dinmedi. Böyle olacağı baştan belliydi. Yok efendim neymiş, kule göğün tepesine varacakmış. Al sana kule. Nah!

Her şey bu kadar saçma olmak zorunda mı?

***

Müteahhit ölmüş diyorlar.

Ben de öldüm mü acaba?

(Yine) 4 Mart 2026

“Edebiyat nedir?” sorusuna cevap vermede Süreyya gibi ol!

Zaten belki de tekmil edebiyat, iç sesinden yılmış, insanlarla temaslarında sessiz, ancak yazarken ürkütücü bir şekilde konuşkan kesilen biçarelerin düştüğü bir çöl değil midir?[2]

5 Mart 2026

Sabahları Kızılay.

Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor. Hızlı hızlı yürüyor insanlar. Bu soğukta şort giymiş bir deli muhakkak oluyor. Akşamdan kalanlar, sabahtan başlayanlar eksik değil.

Ben de bu aralar her sabah, eskiden Turhan Kitabevi’nin olduğu yerin (Şimdi “Limon Bazaar Büyüyoor…” yazılı o acayip “şey”in) tam karşısındaki kafede oturup çay sigara yapıyorum işe gitmeden önce.

Herkese canım cicim diyen “poğaçacı” abla neşe saçıyor. Fonda 70’ler Türk-pop çalıyor, vay be keyfim yerinde gibi. Çayım var, sigaram var, gelip geçenlere bakıp ayağımla tempo tutarak eşlik ediyorum şarkılara… Derken arka masamdaki müşteri, çay bardağı yüzünden arıza çıkarıyor. Hava soğuyor birden, şarkı susuyor, karşıya bakıyorum Limon Bazaar Büyüyoor…

İyi, büyüsün bakalım.

İyi, güzel, esaslı (artık nasıl derseniz) bir kitabı nasıl tanırız?

Dün akşam yemeğinden sonra okumaya başlamışız diyelim, ama bitirememişiz, çok istesek de yetişmez zaten. Yarındası (ertesi) gün mesai var, yatmak gerek.

Ve gün boyu şöyle düşünmüşüz: Bütün bu siktiri boktan dünya işleri bir an önce bitse de eve gidip kitabıma kavuşsam.

Günay Çetao Kızılırmak’ın romanı Mualla işte böyle bir kitap. Anlatıcı Süreyya keşke arkadaşım olsaydı.

6 Mart 2026

Var bir hayalimiz. Kuzey Ege’nin küçük kasabalarından birindeyiz, emekli olmuşuz, Parşömen Kitabevi’ni açmışız. Küçücük bir dükkân, ama kira ödemiyoruz en azından. Emekli ikramiyemizle satın almışız orayı, yuvarlanıp gidiyoruz…

Öhm öhm. Pardon da, senin emeklilik 2044’te. (20 yıl çalıştın neredeyse, daha 18 yılın var.) O tarihte 60 yaşında olacaksın. Bu sigara ve alkol tüketimiyle zor ya, hadi diyelim yaşadın ve emekli olmayı başardın. Emekli ikramiyesiyle (ah canım benim, hem de Kuzey Ege’de bir “küçük” kasabada filan) o dükkânı satın alman mümkün değil.

Peki, yokmuş bir hayalimiz… Ama dur bir dakika. Süper Loto oynuyorum haftada üç el. Çıkar belki?

Ah canım benim, ah güzel kardeşim. Milli Piyango özelleştirildiğinden beri, biliyorsun tüpçüye verildi…

Tamam tamam, anladım. Yokmuş bir hayalimiz.

***

Bari yarın Sakarya’da bir yere gideyim. Bıyıkları sigaradan sararmış amcaların arasında oturup bira içerim. Onlar at yarışlarına bakarlar, ben de bakarım. Atların isimlerine gülerim biraz, Peki Canım Habermas, has adamım Memet Baydur’u hatırlarım.[3] Belki gülerken gülerken alışırım, Ahmet Erhan gibi at yarışına başlarım.

Sonra akşam olur, Beşiktaş maçı başlar. Onu izlerim. (Sohbet konusu toplamış olurum hem.) Bir güzel yeniliriz, şanımızdandır. Ne diyordu Ahmet’im Erhan’ım: “Geldim, gördüm, yenildim… ne var ki bunda?”

Ama belki de yeneriz, kim bilir.

Onur Çalı


[1] Cevat Çapan, Sözcükler dergisi, 119. sayı (Ocak-Şubat 2026).

[2] Günay Çetao Kızılırmak, Mualla, İletişim Yayınları.

[3] Don Juan ile Yenifoçalı’ya belki demiştim. Kızımferda’ya, Villareal’e, Akın’a, Lockton Boy’a oynadım kaybettim. Bileydim Habermas’a oynardım. Sonra Fire Water’a, Sandokan’a, Nevzat Bey’e oynadım, yine kaybettim. Bizim dil devrimi bu atyarışlarına kadar uzanamamış. Yazarlara, şairlere filan güçleri yetiyor babaların; at sahiplerine karışmıyorlar. Labrande, Sam for Life, Sentay Guaşe adlı atlar koşuyordu bugün ortalıkta özgürce. Bence bir devrim, ciddi bir devrimse, her şeyi devirebilmelidir. Buradaki insanlara istenç ve iletişimsel dedirtiyoruz, aynı gün hipodromda koşan atların isimleri Georgy Girl, Rhode Island, Boat Race. Olmaz ki hayatım! Günün bankosu Green Peace’di, o da sondan üçüncü geldi. (Memet Baydur, Peki Canım Habermas)

Exit mobile version