Site icon Parşömen

Çevirmenine Sorduk: Dilek Başak ve “Sonsuza Dek Emily”

{"remix_data":[],"remix_entry_point":"challenges","source_tags":["local"],"origin":"unknown","total_draw_time":0,"total_draw_actions":0,"layers_used":0,"brushes_used":0,"photos_added":0,"total_editor_actions":{},"tools_used":{"square_fit":1},"is_sticker":false,"edited_since_last_sticker_save":true,"containsFTESticker":false}

Maria Navarro Skaranger’in Sonsuza Dek Emily adlı romanı Tetes Kitap tarafından yayımlandı. Kitabı, çevirmeni Dilek Başak ile konuştuk.

Sonsuza Dek Emily’yi çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Sonsuza Dek Emily’yi çevirmeye Tetes yayınlarının sahibi Kaya Tanış’tan teklif geldiğinde karar verdim. Elimde bitirmem gereken başka çeviriler vardı ancak öncelikle, yeni yayınevi açmış ve birçok sorumluluğu kendi üstlenmiş biriyle çalışmak istedim, çünkü Kaya Bey’in belki şu şıralar yaşadığı tecrübeleri, heyecanı ve stresi 16-17 yıl önce, Tavanarası Yayıncılık’ı kurduğumda yaşamıştım.

Çevirmen olarak kendinizden kısaca bahseder misiniz? Ne tür kitaplar çeviriyorsunuz? Yazarlara sorulur, biz de çevirmen olarak size soralım: Bir çeviri rutininiz var mı?

Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Oslo’da Tiyatro Ana Sanat Bilim dalında lisans ve lisansüstü eğitim aldım. Afa Yayınları, Yapı Kredi Yayınlarında çalıştım. 2000 yılında Tavanarası Yayıncılık’ı kurdum. Yayınevi kısa ömürlü oldu, açıkçası iflas ettim. Çeviri yapmaya İngilizce kitaplarla başladım, sonra Norveççe kitaplar geldi. Çeviri rutinim olduğunu söyleyemeyeceğim. Genel olarak rutinler konusunda sıkıntı çeken bir yapım var. Çok kolay dikkatim dağılabilir. Çeviri başındayken beş kere çay alabilir, iki üç defa çiçekleri sulayıp birdenbire ütü yapmaya başlayabilirim. Çeviri başına oturduğumda en az yirmi beş dakika masadan kalkmamaya çalışıyorum. Mola aldıktan sonra yine 25 dakikalık bir süre daha masa başındayım. Yani 25 dakikalık periyodlarla (otuz dakikadan az olunca vakit kısaymış gibi hissediliyor) çalışarak, bu yerinde duramama huyumu yenmeye çalışıyorum. Bu arada, sessizlik çok önemli. Oslo’daki evimde küçük bir kış bahçem var, evin en aydınlık köşesi (Norveç’in kışlarında ne kadar aydınlık olabilirse o kadar). Orada çalışmayı seviyorum. Çevireceğim kitapları baştan okumuyorum, bunun bana yazarın temposunu yakalama açısından faydası olduğunu düşünüyorum. Kitabı okuduktan sonra çevirmeye başlarsam, metinle arama bir mesafe girdiğini hissediyorum. Merakım, heyecanım ilk okuduğum andaki gibi olmuyor ve bu da çeviriye yansıyor sanırım ama bunlar tamamen kişisel kuruntularımdan ibaret de olabilir.

Genellikle kurgu kitaplar çevirmeyi seviyorum, ancak arada kurgudışı kitaplar da çeviriyorum. Kurgudışı kitaplardan hem çeviri hem de bilimsel bağlamda öğrendiğim şeyler beni çok keyiflendiriyor. Kurgu dışı kitabın çevirisinde, dil bağlamında, kurgu kitaplarda olduğundan daha dar bir alanda hareket ediyorsunuz. Sınırlar daha farklı. Kurguda sınırlarımı aşmamam konusunda beni disipline sokan bir tarz kurgudışı kitap çevirisi.

Sonsuza Dek Emily’nin çevirisine gelelim. Nasıl bir süreçti, ne kadar sürdü, ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Çeviriyi tamamlamam üç, dört ay sürdü sanırım. Skaranger’in kullandığı dil yalın ve gündelik. Okurun, Emily’nin doğrudan söylediklerinden çok, dolaylı söylediklerini deşifre etmesi gerekiyor. Emily hiçbir şeyi yüksek sesle söylemiyor, o yüzden sessiz olup kulak kabartmak gerekiyor. Çevirirken de bu sadeliği, sessizliğin, söylenemeyenlerin aktarılmasını sağlayacak şekilde yalın, gösterişsiz çevirmek gerek diye düşünüyorum. Ancak, Erlend Loe’nun stilinden talimliyim. O da çok yalın bir dille yazar. Skaranger’in yazım tarzı, bazı yönlerden Loe’dan farklı elbette. Loe’nun aksine, Skaranger’in depresif bir dili var. Bu depresif hal çevirmene de bulaşabiliyor. Vigdis Hjorth’un Miras kitabında da böyle bir duyguya kapılmıştım. Çeviriyi geciktiren bir şey bu.

Dilek Başak

Çevirmeden önce okuduğunuz, sevdiğiniz, aşina olduğunuz bir yazar mıydı Maria Navarro Skaranger? Yoksa çevirmeye karar verdikten sonra mı tanıdınız?

Bu soruyu yukarda cevapladım sanırım. Daha önce okumamıştım.

Maria Navarro Skaranger orijinal dilinde nasıl bir yazar sizce? Dil kullanımı, üslubu, öne çıkan özellikleri neler?

Skaranger, yaşına ve yazarlık tecrübesine kıyasla dil kullanımında usta ve özgün biri. Kısa kısa cümleleri virgüllerle birleştiren bir yazar. Birisi naklen yayınla durumu tarif ediyor gibi hissediyorsunuz. Roman, toplumun gözünden Emily’yi anlatmakla, Emily’nin kendini nasıl gördüğü arasında gidip geliyor. Yazar okurun, Emily’nin acıklı kaderi karşısında küçümseyici bakışını roman boyunca sivrileştiriyor, ancak hikâye boyunca bir ironi de sezinliyorsunuz. Bakışınız her an tersine çevrilebilir. Yazarın, diğer pek çok Norveçli yazarda olduğu gibi, bir ahlak dersi vermeden anlatıyı sürdürmesi gerçekten usta işi.

Çevirmen olarak kitapta sizi özellikle çok etkileyen bir bölüm var mı? Varsa hangisi ya da hangileri?

Beni etkileyen birçok bölüm var. Henüz kitabın başında yazar, tek başına çocuk büyütmüş bir annenin, tek başına çocuk sahibi olacak kızının okur tarafından güçlü bir kadın olarak algılanmaması için önlemini alıyor:

“Belki Emily’nin güçlü ve net bir kadın olduğu düşünülebilir ama öyle değil. Emily zayıf, bedeni zayıf çünkü hamile (yakında hastalık iznine de çıkacak), bacakları ince, kafası öne yatıyor. Ayrıca varlığı da zayıf, muğlak aslında…”

19 yaşında bir genç kız, hiçbir şeyi doğrudan anlatamıyor, anlatmıyor. Ne hayat tecrübesi ne de hali var bunun için. Küçücük yaşta canından bezmiş, bitap düşmüş, hamile, terk edilmiş. İyi ki onun yerinde değilim dedirtecek kadar karabasan bir yaşam.

“Ya erkek seçimi kalıtımla geçiyorsa, annesi daha önce yanlış seçim yaptı diye Em de yanlış seçim yaptıysa?”

Çevresinin ürünü bir genç kadın Emily, ona kalan sosyal/kültürel miras çok zayıf. Oslo’nun fakir bir semtinde doğup büyümüş. Norveç gibi zengin bir ülkede fakir olmak, başlı başına ayrı bir acımasızlık. Aslında Türk okur için pek zavallı bir durum sayılmayabilir: Başını sokacak bir evi, sevimli iş arkadaşları, kendinden nefret eden, nörotik ama kızının iyiliği için “elinden geleni” yapan bir annesi var. Bunlar sahip oldukları. Sahip olmadıkları ise: Yaşam enerjisi, bir baba, onu mutlu eden biri, net bir kimlik ve gelecek planları.

“Her ne kadar düzeyler insanlar için kullanılabilecek bir kelime olmasa da, insanları farklı düzeylerde kategorize eden kadın polis Emily’nin okulda dersleri kötü olanlardan bir olduğunu düşünüyor… Böyle kızlar hep var diye düşünüyor kadın polis, bomboş, hülyalı, donuk bakışlı kızlar. Su şişelerinde bir dilim limon ve tek kulakta kulaklık, öğretmenlerin verdiği ödevlere asla başlayamayan kızlar ve marketlerdeki kasalarda çalışmakla son bulan böyle kızlar işte. Emily aptal değil, ama pek de akıllı sayılmaz diye düşünüyor kadın.”

Exit mobile version