Benim için hep inceliklerin yazarıdır Füruzan. İnce ayrıntılarda yoğunlaşan insani dramların yazarı… Göremediklerimize dikkatimizi çeken, zamanın acımasız akışı içinde var olma çabasındaki insanların ve onların hayatlarının iç kesimlerini gösteren, benzersiz bir incelikler yazarı. Toplumun önem vermediği, hor gördüğü, yok saydığı kenar insanlarına, dışlanmışlara, yalnızlara, mazlumlara, kendi çabası ve onuruyla ayakta kalmaya çalışan genç annelere, yoksulluğun ve yoksunluğun içinde büyüyen küçük çocuklara, bütün ötekileştirilen hayatlara yazınsal bir pencere açar Füruzan.
Füruzan’ın öykü ve romanlarına toplumsal ve ruhsal derinlik egemendir. O, hüznün içinden umudu damıtmayı iyi bilir. Onun öykü ve romanları zamana tanıklık eder ve edebiyat sanatında sonsuzluğa açılan bir kayıt oluşturur. Yaşanan dönemin özelliklerini, dönemin toplumsal olayları ve olgularının bireyler üzerindeki etkilerini, öykü sayfalarında ince bir duyarlılıkla işler. Birey-toplum diyalektiğini başarıyla kurar. Füruzan, bütün yapıtlarında toplumsal sisteme dikkat çeker ve sınıfsal bakış açısıyla sistem eleştirisinde bulunur; ancak bu eleştiriyi sloganlaştırmadan, gerçekleri insani plandan, bireysel yaşantı ve dramlar üzerinden incelikle dillendirir.
Bir yazımda şunları dile getirmiştim:
Füruzan’ın öyküleri, her an kendini yenileyen, her okumada yepyeni anlamlara evrilen, farklı duygu, düşünce, düş zenginliklerine açılan yapısıyla, 1970’li yıllardan beri varlığını ve değerini kabul ettirmiştir. Sanki bir yüreği vardır Füruzan öykülerinin; zaman aktıkça canlılığını sürdüren, her okumada dirimsellik kazanan öyküler… Bireyin yalnızlığı ve anlaşılamaması, annesiyle bir başına kalan kız çocukları, her kuşaktan kadınlar, İstanbul’un arka ve yoksul yüzü, kağşamış ahşap evlerdeki eğri sofalar, bahçelerdeki ağaçlardan, yeşilliklerden, çiçek ve otlardan yansılanan canlı renkler ve kokular… Bu evlerde yaşayan yaşlı insanların eski günleri yâd ederek geçmişe duydukları özlemi dile getirmeleri… Ve kış… Kış mevsimi Füruzan’ın öykülerinde, çatılardan sarkan buzlarla, odada bir yanı kızararak yanan taşkömürü sobasından dalga dalga yayılan sıcaklıkla, bahçelerde ağaç dallarını, toprağı örten sessizlikle, serçelerin kar üstündeki güçsüz adımlarıyla, içe işleyen bir çocuk üşümesiyle, başlı başına bir hüzün kaynağı gibidir. Bu üşümeler, yalnızlıktan süzülüp gelir.
Lodoslar eser öykü sayfalarında, İstanbul, kenar mahalleleri, yoksul ahşap evleri, eski bahçeleri, yıkık duvarlı eski konaklarıyla bir tablonun içinden çıkıyormuşçasına canlanır. Füruzan öykülerini okudukça insan gerçeğine, kadınlık hallerine, çocukluğun o nahif dünyasına, başka hayatlara açılır, dünyamızı adım adım genişletiriz.
Pek çok öyküsünü çocuk gözünden anlatır Füruzan. Çocukların katışıksız, saf, temiz dünyası yansır o öykülere. Çocukların hayata doğrudan, dolayımsız baktıklarından, gerçekleri yalansızca ve yalınlıkla gördüğünden emindir.
Füruzan’ın öyküleri yargılamayan, yüksek sesle ve üst perdeden konuşmayan öykülerdir. Parasızlık ve kimsesizlik yüzünden kötü yola düşmüş kızlara, kadınlara, annelere yargılamadan bakar; sosyal çelişkilerin, yoksulluğun, yalnızlığın yol açtığı ruhsal yaraları gösterir Füruzan. Toplumun iç kesimindeki görülmeyen ya da görülmek istenmeyen gerçeklere odaklanır, gerçekçiliğine incecik bir hüzün, anlayışlı bir bakış, buruk bir tebessüm katmayı başarır her zaman. Edebiyatın vicdani sesiyle yazar Füruzan, toplumun kıyısında sessizce acı çekenlerin sesi olur. Toplumsal bir bilinçle yazar daima; sınıf çelişkilerini, dönemsel özellikleri, bireylerin yaşam ayrıntıları, yaşantı parçaları, ruhsal kırılmaları ve iç dünyalarının yansıma ve titreşimleri üzerinden dile getirir.
“İskele Parkları” öyküsünde, iş bulma çabası içindeki genç kadının ve elinden tuttuğu küçük kızının dramını yüreğimizde hissederiz. İş kazasında ölen babanın ardından yoksulluğa düşen bu ana-kızın yaşantılarına çevrilir bakışlarımız. Öykünün sonunda ne olduğunu bilemeyiz; anne iş bulacak mıdır, kız okula gidebilecek midir? Öykü, son sayfada, o halde kalmıyor; yıllardan beri benim zihnimde de sürüp gidiyor. Yaşam da böyle bir şey değil mi zaten, süren ve ilerleyen bir gerçeklikten başka? Bu noktada, öykü kurgusundan yaşama yeniden dokunmak, yaşama yeniden açılmak da mümkün oluyor. “Parasız Yatılı” öyküsünde eşini kaybeden ve yoksulluğa düştüğü için bir hastanede bakıcı olarak çalışan genç kadının, bütün umudu ve hayallerini bağladığı konu ise kızının gireceği parasız yatılı sınavıdır. Kızının o sınavda başarılı olması, yoksul hayattan kurtulmaları anlamına gelir. Görüldüğü üzere, bir iş bulma umudu, bir sınav kazanma umudu, öykü kişilerinin yaşantılarını geleceğe taşır ve hayata tutunmalarını sağlar. “Parasız Yatılı”nın sonunu da hayat boyu düşünebilir ve kurgulayabiliriz. Acaba o kız çocuğu sınavı kazanacak mıdır, anne-kızın hayatları yavaş yavaş değişecek midir?
“Haraç” öyküsünde yoksul köyünden ve annesinden koparılıp İstanbul’daki zengin konaklarında bütün bir ömrünü tüketen, itilip kakılan, insan yerine konmayan, efendilerinin taciz ve tecavüzüne uğrayan besleme Servet’i; “Gül Mevsimidir”de büyük yıkımlardan, savaşlardan, göçlerden, ilk aşkın acılarının içinden geçerek, anılarıyla yaşayan ve uzun yılların muhasebesini yapan yapayalnız yaşlı kadın Mesaadet’i unutmak mümkün mü? Emekçi kızlar, tezgâhtarlar, hayallerine tutunan, yaşadığı yoksulluğu sinemanın büyüsüyle biraz olsun unutan genç kızlar da sayfalar arasında ve belleğimizde yaşamayı sürdürüyorlar. “Edirne’nin Köprüleri” ve “Temizlik Kolu” gibi öykülerde göçmenlerin yaşadığı dışlanmışlığı, içlerindeki derin sancıyı hissederiz her okuyuşta. Ne yazık ki ilkokul ortamlarındaki eşitsizliği görürüz, çocuklar arasında ayırım yapan öğretmenler ve eğitim yöneticileri de vardır; yoksul çocuklar hakir görülür o ortamlarda. “Sevda Dolu Bir Yaz” öyküsündeki küçük kız Şehrazat da bu durumdan o kadar sıkılmıştır ki, bir daha asla okula gitmek istemez. Füruzan’ın sınıf çelişkilerini vurgulaması hep böyle inceciktir, usul usul sokulur yüreğimize ve yarattığı etkiyle belleğimizde derin izler bırakır.
Zamana tanıklığını özellikle Kırk Yedi’liler romanında doruğa ulaştıran Füruzan, devrimci bir kuşağın 12 Mart dönemindeki acılarını, çelişkilerini, düş kırıklıklarını çok katmanlı bir roman yapısı içinde dile getirir. Berlin’in Nar Çiçeği romanı ise Almanya’ya göç eden işçilerin yaşantılarını, kültürel çelişkilerini, dil sorunlarını, farklı bir topluma uyum sağlama çabalarını, yaşadığı zorlukları ve Alman toplumundaki ötekileştirilme hallerini derin bir insani duyarlılıkla işler. Romanda Türk işçi ailesinin Nazi zihniyetli kişilerin yabancı düşmanlığına maruz kalması yanında, komşuları Elfriede Lemmer adlı yaşlı bir Alman kadınıyla yaşadığı kardeşlik ve dostluk duygularını, yardımlaşma ve dayanışma çabalarını anlatırken sevginin her şeyin üstesinden geldiğini / gelebildiğini dillendirir bize Füruzan. Tarafsız, insancıl ve barışçı bir bakış açısıyla yazar toplumsal içerikli yapıtlarını. Yeni Konuklar adlı röportaj kitabında da Almanya’daki işçilerin durumlarını gerçekçi gözlemler ve canlı tablolar halinde anlatır ve okurlarda derin bir farkındalık yaratır.
Füruzan’ın bir yazar olarak en özgün yönlerinden biri de, öykü ya da romanlarına mekân oluşturan kimi şehirleri hiç görmeden yazmış olma başarısıdır. Bir şehri görmeden, orada yaşamadan, öykü kişilerini o şehirde dolaştırabilir, o şehrin evlerini, sokaklarını, meydanlarını, mimari güzelliklerini, sanki kendisi yıllarca orada yaşamışçasına anlatır. Öykü kişilerini o şehrin mahalle ve sokaklarında dolaştırdığı gibi, o şehre özgü ev ortamlarında da yaşatır. İzmir’i görmeden Gül Mevsimidir’i, Erzurum’u görmeden Kırk Yedi’liler’in bazı bölümlerini çok gerçekçi bir biçimde yazmış, bu şehirlerdeki sosyal yaşamı, insan hikâyeleri üzerinden anlatmıştır. Kırk Yedi’liler’de roman kişilerinden Emine’nin zihninden geçenleri okurken, Emine’nin çocukluğundaki Erzurum’a uzanır; onun çok sevdiği Leylim Nine’de, Anadolu insanının iç güzelliğini; düşleri ve masallarını buluruz. Gül Mevsimidir’de İzmir’in semtlerindeki sosyal yaşamla ilgili önemli tespitleri vardır Füruzan’ın. Mesaadet’lerin ihtişamlı konaklarının yanı sıra, Rüştü Şahin’in yoksul mahallesi, eski evleri, incecik ayrıntılarla; çatılardaki kuş evlerine kadar anlatılır. Füruzan, çok okuyan, olay ve olguları dikkatle gözlemleyen, hayata incelikle bakan, ayrıntılardan hayatın bütününü görebilen ve gösterebilen farklı bir yazardır. Fotoğraf ve resim sanatına yoğun ilgisinin bu başarısında önemli bir payı olduğu kanısındayım. O, “damlada gizli duran” okyanusu görmemizi ya da sezmemizi sağlar yazdıklarıyla.
Füruzan, “zaman ve gerçek” konusunda şunları söyler:
“Gerçeği yakalamak, zamanı yakalamakla mümkündür. Zamanın peşine düşer yazar. O, yazdığı şey içine mekânları, ilişkileri ve zamanı bütün küçük ayrıntılarıyla getirmek zorundadır.” (Bkz. Çağdaş Eleştiri, Kasım 1982, s.9) Füruzan edebiyatına dair bir yazımda belirttiğim gibi, “Ona göre zaman, mekân ve ayrıntılardır aslolan. Bir durum’da somutlaşan bireysel dramların toplumsal izdüşümlerini dile getirmek; zaman, mekân ve ayrıntılarla mümkün olur. Füruzan öykücülüğünde ayrıntılar, öykü atmosferini kurma, kişilere belirli bir toplumsal perspektiften bakma konusunda önemli işlevler yüklenir.”
Öykü kişilerine sevgiyle ve anlayışla yaklaşan Füruzan, özellikle anne-çocuk ilişkisi ve yaşantılarını dile getirdiği öykülerinde unutulmaz sahnelerle belleğimizde kalıcı izler bırakmıştır. Mesela “Çocuk” adlı öyküde, annesinin, eve erkek getirmesi üzerine dış kapıda sessizce bekleyen, eşikte oturup hayaller kuran babasız çocuğun dünyası; annenin, eve gelen erkeklerden birinin şiddetine maruz kalarak bıçakla omzundan yaralanması ve o anda yüreğindeki katılıktan sıyrılıp biricik çocuğunu bağrına basması sahnesi, okur olarak bizi de derinden yaralar. Toplumda yaşanan bu acıları, kadın ve çocukların mağduriyetlerini derin bir hüznün eşliğinde düşünürüz.
Füruzan bütün bu insani dramları modernist yazınsal yöntemlerle dile getirir. Sıklıkla kronolojik zamanı parçalar, öykü kişileri ya da anlatıcıların zihnini saydamlaştırarak onların zihninden geçenleri görebilmemizi sağlar. Bilinç akışı yöntemine başvurur; böylece insan zihninin yaşanan an içinde hem geçmişe hem geleceğe uzanabilmesi özelliğini yazınsal açıdan iyi değerlendirir. Zamanda geri dönüşlerle ya da ileriye akan düşlerle yaşanan ânı genişletir. Kesitler, fragmanlar halinde yazdığı öyküleri de önemlidir. Mesela, “Sabah Eskimişliğin”de bilinç yarılmalarıyla çocukluktaki anı, çağrışım ve imgelere açılır öykü kişisinin ruhsal dünyası. Yazar, kronoloji oluşturmanın insan aklının bir ürünü olduğunu, yaşamın aslında yapaylığa, hiçbir düzen ve intizama boyun eğmediğini, onun kurallar ve kalıpların dışına taşan olgusallığını vurgulamak ister gibidir. Yoksulluğun hüzünlü çocuk yüzünü ince bir duyarlılıkla gösteren bu öykülerin bir kısmı şiire yakın durur; imgelerle, çağrışımlarla, yepyeni düş ve anlamlara bürünmüş sözcüklerin inceliğiyle oya gibi dokunmuştur. Füruzan öyküleri günümüze kadar uzanan modern öykü tarzının belirleyici örnekleri arasında yer alır.
Füruzan öykülerinde görsellik önemlidir. Birkaç sözcükle, bir iki çizgiyle de olsa mekânları gözümüzün önünde kolayca canlandırmamızı sağlar. Resim sanatıyla ilgilenen Füruzan, öykülerinin çoğunu bir ressam bakışıyla da yazmıştır diyebiliriz. Öykülerinde sinematografik yapı, görselliğe eşlik eder. Füruzan’ın “Ah Güzel İstanbul”, “Benim Sinemalarım”, “Gecenin Öteki Yüzü” gibi öykülerinin filme alınması, onlardaki sinematografik özelliklerin birer göstergesidir.
Füruzan’ın içinde, bir ressam ve bir sinemacının yanında duyarlı bir şair yaşar. Üslubundaki şiirsellik ve imgesel güzellik, içindeki şairden kaynaklanır; “Lodoslar Kenti”nin incelikli şairidir o.
Füruzan, yazdığı şiir, öykü, roman, senaryo, oyun ve röportajlarla edebiyat dünyamızda “Füruzan güzelliği” olarak var olmaya devam edecektir.
Füruzan, “benim yazarlarım”ın en başta gelenidir. Birkaç yıl önce, Edebiyat Haber’den Merve Koçak Kurt’un benimle gerçekleştirdiği söyleşideki bir sorusunu ve o soruya yanıtımı buraya alıntılamaktan mutluluk duyuyorum:
“Füruzan’ın öyküleri benim açımdan böyle kalıcı etki bırakan, unutulmayan, değiştiren ve dönüştüren metinlerdir. Onun öykülerinde dillendirilen hayatlar, insanlar ve dramlar, incecik bir iç sızısı yaratır bende; bir yandan duygulanırken öte yandan insan sevgisinin, vicdanın adalet duygusunun anlam ve değerini düşünürüm.” demişsiniz kitabınızda. Bir yazar, bir okur(un)un hayatında neleri değiştirebilir mesela?
Yazardan okura uzanan ve sözcüklerden oluşan görünmez bir merdiven vardır. Okur, bu merdivenden geçerek yazara ulaşır; onun dünyasını anlar, eserini içselleştirir. Yazar da aynı merdivenden geçerek sözcüklerle yarattığı kurmaca dünya içinde okurun yüreğine dokunmayı başarır. Bu, inanılmaz bir serüvendir; eğer okur ile yazar, buluştukları metinde yürek diliyle konuşup anlaşırlarsa, o noktada “edebi ve ebedi” bir dostluk başlamış demektir. Bu dostluk, okurun zihninde yepyeni anlam pencereleri açar; o pencerelerden yazarın söz ışığı yavaşça süzülerek okurun yüreğini aydınlatır. Bu iç aydınlanma, okurun hayatını da yavaş yavaş değiştirip dönüştürecektir. Çünkü biliyorsunuz “sözcükler, hayatı değiştirir.”
Füruzan benim açımdan böylesine değerli bir yazardır.
Keder ve hüznün içinde akan hayatın izlerini, ölümsüz harfleriyle kayda geçiren sevgili Füruzan’ı 11 Şubat 2024’te ebediyen yitirmenin derin hüznünü yaşıyor, kendisini vefat yıldönümünde saygıyla anıyorum.
Hülya Soyşekerci
