Site icon Parşömen

Nuray Elçin’in “Baht Oyunları”nda Gündelik Hayatın Stratejileri ve Taktikleri | Barış Ağır

{"remix_data":[],"remix_entry_point":"challenges","source_tags":["local"],"origin":"unknown","total_draw_time":0,"total_draw_actions":0,"layers_used":0,"brushes_used":0,"photos_added":0,"total_editor_actions":{},"tools_used":{},"is_sticker":false,"edited_since_last_sticker_save":false,"containsFTESticker":false}

Giriş

Nuray Elçin’in Baht Oyunları (2025) başlıklı öykü kitabı, gündelik hayatın içindeki sıradan insanların hikâyelerini keskin bir gözlem ve incelikli bir dille anlatmaktadır. Bu incelemede, kitabın öykülerini Michel de Certeau’nun gündelik hayat kuramı bağlamında ele alacağım. Certeau, Gündelik Hayatın Keşfi I (2008) metninde gündelik yaşamı üsttenci bakışlardan sıyırarak “stratejiler” ve “taktikler” kavramlarıyla çözümlemiştir. Stratejiler, iktidar sahiplerinin ve kurumların belirli bir mekâna dayanarak kurdukları planlı düzenlemeleri ifade eder ve “ilişkileri yönlendirebileceği bir üstür” (Certeau, 2008, s.112). Taktikler ise, bu düzen içinde güçsüz konumda olan sıradan insanların yerleşik mekâna sahip olmadan geliştirdikleri yaratıcı manevralardır ve “erkin oluşumunun temelinde yer alan oyunlar üzerine kurarlar oyunlarını” (s.116). Certeau’ya göre “strateji” bir gücün kendine ait bir alan kurup oradan hareket etmesine dayanır; “taktik” ise “mekânsızdır”, ancak zamanın sunduğu fırsatları kollayarak ötekinin alanında küçük kazançlar elde etmeye çalışır (s.54). Certeau bu iki kavramı şöyle ayırır: “Bu ikisini birbirinden ayıran, […] uzamlarda kullandıkları operasyon türleridir. Bu uzamlar, stratejilerin üretebildikleri, birimlere ayırabildikleri ve dayatmalar gerçekleştirebildikleri uzamlardır; taktikler aynı uzamları kullanır, manipüle eder ve yolundan döndürürler” (s.104). Certeau’ya göre “gündelik hayatın anlaşılabilmesi için bireylerin iktidarın uyguladığı stratejilerden sıyrılarak istedikleri yaşama sahip olabilmeleri için hangi taktikleri geliştirdiklerini anlamak gereklidir” (İşci ve Solmaz, 2026, s.389). Bu çerçevede, gündelik hayatta sıradan bireyler görünürde pasif tüketiciler olsalar bile, gerçekte kendilerine sunulan ürünleri ve dayatılan kurumları farklı kullanma biçimleri geliştirerek gizli bir üretkenlik sergilerler. Bu nedenle “Certeau’nun yaklaşımında […] özneler aktiftir ve geniş bir faaliyet alanları vardır” (Aytuğ, 2023, s.80). Certeau’nun ifadesiyle “bu üretim kurnazdır, dağınıktır ancak her yere sızar, sessizdir ve nerdeyse görünmezdir, çünkü bu üretim kendini, kendisine ait ürünlerle belli etmez” (2008, s.45). Başka bir deyişle, okuma, konuşma, yürüme, alışveriş gibi eylemlerde tüketiciler, dayatılmış düzeni usulca bükerek kendi anlam dünyalarını yaratırlar.

Bu teorik çerçeve ile Baht Oyunları’ndaki öykülere baktığımızda, karakterlerin gündelik hayat içinde karşılaştıkları stratejiler (kurumsal veya toplumsal düzenlemeler, güç ilişkileri, normlar) ve bunlara karşı geliştirdikleri taktikler (kurnazca davranışlar, sessiz direniş biçimleri, yaratıcı uyarlamalar) belirgin hale gelmektedir. Bu incelemede, Certeau’nun kavramları doğrultusunda, metindeki dil ve anlatım unsurlarını da göz önüne alarak, Elçin’in öykülerindeki gündelik hayatın poetikasını inceleyeceğim. İnceleme boyunca her bölümde farklı öykülerden somut örnekler ele alınacak; Certeau’nun kavramları açıklanıp öykü çözümlemelerinde uygulanacaktır.

Gündelik Hayatın Stratejileri

Gündelik yaşamın stratejileri, Baht Oyunları öykülerinde genellikle kurumsal güç ilişkileri ya da toplumsal normlar biçiminde tezahür eder. Michel de Certeau’ya göre stratejiler, bir öznenin kendine ait olduğu kabul edilen bir yer/yurt (mekân) üzerinden güç ilişkilerini tanımlayıp kontrol etme biçimidir (2008, s.115). Bu bölümde öykülerdeki baskın güç yapılarını – aile otoritesinden toplumsal ahlak yargılarına, kurumsal disiplin mekanizmalarından kent mekanına kadar – inceleyecek ve karakterlerin bu stratejiler karşısında başlangıçta içine sıkıştıkları durumları belirleyeceğim.

Öykü kitabının açılışında yer alan “Yedi Tepeli Şehrin En Namuslu Orospusu” bu bağlamda çarpıcı bir örnek sunar. İstanbul’un genelev sokağında geçen bu öykü, toplumun dışladığı ama aynı zamanda düzenlediği bir mekânda, bir hayat kadınının yaşamını anlatır. Protagonist Dilber, daha on beşinde ailesi tarafından para karşılığı geneleve bırakılır; böylece baba figürü üzerinden ataerkil bir strateji devreye girer. Baba, kızını patriyarkal düzenin ikiyüzlü ahlakıyla “namus” dışına iterek güç uygular. Dilber’in babasının onu Zürafa Sokak’taki 14 numaralı eve bırakışını öykü şöyle tasvir eder:

Babası, şimdilerde erkeklerin sıra beklediği o kapıda bıraktı kızının elini, aldığı parayı üç kez sayarak rengi siyahtan griye solan ceketinin iç cebine koydu. Dilber başını pencereden uzatıp, sokağın başındaki demir kapıdan çıkana kadar babasının dönüp bakmasını bekledi. Ama o gün ve daha sonra pek çok defa gördü ki kapıdan çıktıktan sonra kimse dönüp geriye bakmıyor (Elçin, 2025, 12-13).

Bu sahne, aile stratejisinin acımasız yüzünü gösterir: Baba, toplumsal ve ekonomik düzende kendine sunulan gücü (kızının bedeni üzerindeki tahakküm hakkını) uygulamakta, Dilber’i de bu stratejik hamleyle belirlenmiş bir kadere terk etmektedir. Genelev mekânı da bir strateji ürünü olarak belirlenmiş bir alandır; kentin dışladığı kadınların denetim altında tutulduğu, müşterilerin akın ettiği, kuralları devletçe çizilmiş bir çevredir. Bu alanda Dilber ve diğer kadınlar, görünürde “nesne” konumundadır; toplumun ahlak stratejisi onlara damgayı vurmuştur. Nitekim öykünün başlığındaki ironik “en namuslu orospu” ifadesi de toplumsal stratejinin bu ikiyüzlülüğüne gönderme yapar.

Benzer şekilde, “Alt Tarafı Bir Sigara Vakası” öyküsü, bir okul ortamında disiplin stratejisinin işleyişini sergiler. Liseli bir genç, okul tuvaletinde sigara içerken yakalanır ve okul müdürü tarafından cezalandırılır; ardından evde babasından dayak yer. Burada okul ve aile, Certeau’nun deyimiyle “ait olunan bir mekan ya da kurum aracılığıyla korunan […] erk” (2008, s.55) modeline uygun biçimde hareket eder. Okul müdürü, kuralların ihlaline karşı resmi otoritesini (disiplin stratejisini) ortaya koyarken baba da ebeveyn otoritesiyle benzer bir stratejiyi ev içinde devam ettirir. Öyküde gencin bu süreci anlatılırken, olay aslında “küçük” bir sigara meselesi iken otoritelerin müdahalesiyle nasıl büyüdüğü vurgulanır:

Abim, babamdan ilk dayağını yediğinde on altı yaşındaydı. Okul tuvaletinde sigara içerken müdüre yakalanmış. Biraz mahcup olsa, boynunu büküp sesini çıkarmasa belki de iş oralara varmayacaktı. Ama bizimki o sırada koridordan âşık olduğu kızın geçtiğini görünce artistlik yapıp dumanı müdürün suratına suratına üflemiş […] Babam […] akşamı zor edip eve geldiğinde ‘aslan oğlunun’ henüz teşrif etmediğini görünce […] konu alt tarafı bir sigara vakası olmaktan çıktı. (Elçin, 2025, 73-74).

Bu pasajda okul ve baba figürü, genç açısından yenilmez stratejiler olarak ortaya çıkar: Gencin küçücük bir başkaldırı jesti otoriteyi tetikler ve neticede genç, stratejinin dayattığı cezaya boyun eğmek zorunda kalır. Okul, cezai mekanizmalarıyla; aile ise fiziksel şiddet tehdidiyle genci hizaya sokar. Bu öykü, gündelik hayatta sıradan bir disiplin hadisesinin bile nasıl güç ilişkilerinin ölçülüp tartıldığı bir strateji alanı olduğunu göstermektedir.

Toplumsal norm ve roller de strateji boyutunda ele alınabilir. “Perdeleri Çiçekli Kumaştan” öyküsünde, orta yaşlı bir anne, kızının okul ödevi olan el işi projesini yetiştirmek için insanüstü bir çaba harcar. Bu karakterin trajedisi, modern hayatın görünmez stratejilerine işaret eder: Anneden beklenen “fedakâr ev kadını/anne” rolü, aslında kadınlar için kurulu bir toplumsal stratejidir. Kimse bu beklentiyi açıkça bir güç politikası olarak adlandırmaz; ancak anneler, çocuklarının başarısı uğruna kendi sağlıklarını, mutluluklarını feda etmeye hazır bir role itilmiştir. Öyküde anne karakteri üç gün boyunca uykusuz kalarak, son dakikaya sıkışan ev modelini yapmaya çalışır. Sistem (okul düzeni ve aile içi işbölümü) ondan bunu talep etmektedir. Kadının bedeni ve ruhu bu stratejik yük altında ezilir. Nitekim öykü, onun ev maketini sabaha yetiştirme telaşını tasvir ederken aslında bu görünmez stratejiyi ifşa eder: “Elleri titriyordu. Kızının ödevini yetiştirmek için üç gündür uğraşıyordu […] malzemeleri bulmakta zorlandığı için her şeyi son üç güne sığdırmak zorunda kaldı […] Saati kurmuştu; sekizde çaldığında evin bitmiş olması gerekiyordu ama aksiliklerin ardı arkası kesilmedi” (s. 35). Burada annenin titreyen elleri ve peş peşe gelen aksilikler, içinde bulunduğu baskıyı somutlaştırır. Geciken malzemeler, kurumuş yapıştırıcı, kırılan cetvel gibi detaylar, bireyin üzerinde kurulu zaman baskısını (bir diğer stratejik düzenleme: teslim tarihine yetişme zorunluluğu) gösterir. Sonunda bu karakter, stratejinin ağırlığı altında trajik bir yenilgiye uğrar ve ödevi bitirdikten hemen sonra intihar eder. Onu ölü bulunan polis raporunda evin “çöp evden hallice” olduğu, uzun süre kimsenin yokluğunu fark etmediği belirtilir (s.38-39). Bu acı sonuç, gündelik hayatın bu kadına dayattığı rolün (stratejinin) ne kadar acımasız olabileceğini gösterir. Certeau’nun “stratejiler, bir işlevden ötekine doğru hareket ederler, bir oraya bir buraya kayarlar” (2008, s.139) tespiti tam da bu duruma uymaktadır. Toplumun annelik ve ev kadınlığı üzerine kurduğu örtük strateji, bu karakterin yaşamını silerek kendini göstermiştir.

Bir başka strateji örneği, ahlaki ve dini söylemlerin stratejik kullanımıdır. Baht Oyunları öykülerinde karakterler sık sık toplumun ahlak yargılarıyla etiketlenir veya kendi kendilerini yargılarlar. Dilber’in hikâyesinde “namus” kavramı ironik biçimde tersyüz edilmiştir. Yine aynı öyküde Adem ile Havva mitine yapılan gönderme de manidardır: “Rivayet odur ki Adem ile Havva yeryüzüne düştüklerinde evvela bir kuyuda bulmuşlar kendilerini; kuyu, gece kadar karanlık, iğne deliği kadar dar […] düştükleri karanlıkta önce yollarını, sonra birbirlerini, en sonunda da kendilerini kaybetmişler” (Elçin, 2025, s.12). Bu efsanevi karanlık kuyu imgesi, Dilber’in içine itildiği “düşüş” durumunu, yani toplumun en dip noktasına itilişi stratejisini simgeler. Dini ve mitik anlatılar çoğunlukla stratejileri meşrulaştırmak için kullanılagelmiştir; burada ise öykü, Adem ile Havva hikâyesini yeniden anlatarak Dilber gibi kadınların içinde bulunduğu durumun anlaşılmasını sağlar. Toplumun “düşmüş kadın” stratejisine tabi kıldığı Dilber, adeta kendi cennetinden kovulmuş gibidir. Onun diliyle dile gelen şu sözler, stratejinin kişisel içselleştirilmesini de gösterir: “Uçkurunu tutamayan bir babadan, üzerine süt kokusu sinmemiş bir anadan çıkan ne olur, anca benim gibi orospu olur” (s.13). Bu sert ifade, Dilber’in kendini tanımlayışında bile toplumsal yargının stratejik dilinin ne denli etkili olduğunun kanıtıdır. Babasının iffetsizliği ve annesinin ilgisizliği birleşince, ortaya ancak “benim gibi orospu” çıkacağını söylemesi, toplumun onu koyduğu yeri kabullenmiş göründüğünü gösterir. Stratejiler çoğu zaman böyledir: Güçlü bir söylemle bireylere kendi kaderlerinin kaçınılmaz olduğunu benimsetirler.

Sonuç olarak, Baht Oyunları’nda gerek aile ve okul gibi kurumlar aracılığıyla, gerek ahlaki ve toplumsal normlar vasıtasıyla işleyen çeşitli stratejiler mevcuttur. Öykülerde karakterler, öncelikle bu stratejilerin kuşatması altında görünürler. Certeau’nun işaret ettiği gibi, “strateji uygulaması, her şeyden önce belirli bir aidiyet olarak çerçevesi çizilen bir alanın varlığını gerektirir” (2008, s. 54). Burada aidiyet bazen bir aileye, bazen bir kurumun disiplinine, bazen de genel toplumsal değerlere aittir. Baht Oyunları’nın karakterleri için bu stratejik alanlar başlangıçta hareket serbestilerini kısıtlar, güç ilişkilerinde onları zayıf konuma yerleştirir. Ancak öyküler burada bitmez; tam da bu stratejilerin dayatıldığı noktadan itibaren, karakterlerin küçük de olsa manevra alanları, yani taktikleri ortaya çıkmaya başlar.

Taktik Olarak Yaşamak

Stratejilerin hükmü altındaki gündelik hayat sahnesinde, Michel de Certeau’ya göre sıradan insanlar tamamen edilgen değildir; aksine, taktikler yoluyla kendi yollarını bulur, dayatılanla “idare etmenin” (2008, s.103) yaratıcı yöntemlerini üretirler. Taktik, yukarıda belirtildiği gibi, mekâna hükmedemeyenlerin, ötekinin alanına parça parça sızarak icra ettikleri eylemlerdir (s.54). Kalıcı bir zafer sağlamasa da, güçsüz öznelere günlük hayat içinde anlık başarılar, kaçamak özgürlük anları sunar. Baht Oyunları öykülerindeki karakterler de, maruz kaldıkları sert koşullara karşı çeşitli taktiklerle yaşamaya tutunurlar. Bu bölümde, kitaptaki öykülerden örneklerle gündelik hayatın “kurnaz uygulamalar[ını]” (s.116), yani taktiklerini inceleyeceğim.

İlk öykü “Yedi Tepeli Şehrin En Namuslu Orospusu”, Dilber’in maruz kaldığı ağır stratejiye rağmen geliştirdiği taktikleri güçlü biçimde vurgular. Geneleve satılan ve gençliğinde “Güvercin” (Elçin, 2025, s.13) lakabıyla anılacak kadar ürkek olan Dilber, zamanla bulunduğu çöplükte kendi krallığını kurmayı başarır. Bu, Certeau’nun ifadesiyle tam anlamıyla bir “tüketim taktiği”dir: “Tüketim taktikleri yani zayıfın güçlüden çıkar sağlamak, güçlüyü oyuna getirmek için kurduğu bu mühendislik bilgisi, […] günlük alışanlık, tutum ve uygulamaların siyasallaştırılması sonucunu getirir” (2008, s.52). Dilber, kendisine sunulan hayat koşulunu (seks işçiliğini) yaratıcı kullanımlarla dönüştürerek kendi iktidar alanını yaratır. Öykü, Dilber’in yirmi yıl boyunca müşterilerini kendi seçen, istemediğini odasına almayan, bedeninin her kıvrımını ustalıkla kullanan bir efsane haline geldiğini aktarır:

Bedeninin her kıvrımının hakkını vererek kullanan, müşterisini kendi seçen, istemediğini koynuna almayan Dilber […] o çöplüğün içinde kendi sarayını yarattı. Cilvesiyle değdiği yeri yaktı, işvesiyle dokunduğunu eritti. Diğer kadınlar pencerelerden yarı bellerine kadar sarkıp müşteri çağırırken, “Canım çekmedi seni,” deyip kapısından adam yollardı (Elçin, 2025, s.1).

Bu alıntı, Dilber’in taktik ustalığını açıkça ortaya koymaktadır. Dilber, genelevin kural ve sınırlarını bütünüyle değiştiremese de (stratejiyi yenemese de), kendi küçük alanında seçme özgürlüğü elde ederek stratejiye sızmıştır. Müşteriyi seçme hakkı, normalde bir hayat kadınına tanınmayan bir lükstür; Dilber bunu kendine mal etmiştir. “Canım çekmedi seni” diyerek müşteriyi geri çeviren Dilber, egemen düzende zayıf addedilen konumundan beklenmeyecek bir özgürlük kıvılcımı göstermektedir. Bu, Certeau’nun güçlünün stratejileri karşısında zayıfın oyunbozan manevraları (s.47) olarak tanımladığı duruma bir örnektir. Dilber’in taktik dehasının bir diğer boyutu da öğreticiliğidir. Öyküden anladığımız kadarıyla Dilber, aynı evde çalışan genç Münevver’e de “taktiklerini” öğretmiş, onu müşteri avcılığında ustalaştırmıştır. Öyküde Dilber, Münevver’in erkekleri nasıl kendine bağladığını gururla izler ve “Eee, hocası kim? […] Sayemde Yedi Tepeli şehrin en namlı orospusu oldu işte” (s.12) diyerek pay çıkarır. Bu sözler, Dilber’in deneyimini bir taktik miras olarak aktardığını gösterir.

Münevver’in taktikleri ise ikinci öykü “Yine Gel Aslanım”da ayrıntılı biçimde sergilenir. Münevver, kendisine aşık olan evli ve emekli bir adam olan Şevket’i öylesine etkisi altına alır ki adam tüm düzenli hayatını altüst eder. Münevver’in en güçlü taktiği, Şevket’i dil oyunlarıyla avucuna almasıdır. Şevket, Münevver’in ona hitaben kullandığı “Aslanım” sözünden büyülenir; her ziyaretinde kendini genç ve güçlü hisseder. Hatta öykü, Münevver’in bu taktiğinin diğer erkekler üzerindeki etkisini Dilber’in perspektifinden de gösterir: “Münevver, ‘Aslanım,’ diye seslendikçe kükredi zavallıcık. Karının kıvrak belinde, oynak kalçalarında kendini yitirip evden şahlanarak çıktığı öyle zamanlarda Dilber, ‘Yine bekleriz babalık,’ derdi adama” (s.11-12). Burada Münevver’in “aslanım” diyerek müşteriye bir an için güç vehmettirmesi, tam bir gündelik taktik örneğidir. Dil oyunları, Certeau’ya göre gündelik hayatta insanların iktidara karşı kullandığı en önemli araçlardandır; güçlüye ait dili kendi amaçların için eğip bükmek bir nevi “edinilmiş dilin […] yaşam sanatını ortaya koyar” (2008, s.97) ve “ince bir kiracılık sanatı oluşturur” (s.58). Münevver, müşterilerine bir yanılsama sunarak (onları birer “aslan” gibi hissettirerek) hem onların gönlünü çelmekte hem de cebindeki parasını almaktadır. Dilber de bu durumu gülerek “babalık” diye hitap ederek karşılar; “Yine bekleriz babalık” sözü, müşteriyi küçümseyen ama fark ettirmeyen bir alt metin taşır. Böylece hem Münevver hem Dilber cephelerinde, genelev içinde kadınların erkeğin dilini ve egosunu manipüle ederek üstünlük kurdukları bir taktiksel durum oluşur. Şevket Bey, ikinci öyküde bu taktiğin etkisiyle ailesini ve itibarını kaybedecek noktaya gelir; öykünün sonunda “ne yerde ne gökteyim, cehennemin yedi kat dibindeyim” (Elçin, 2025, s.21) diyerek halini ifade eder. Bu ifade, taktik savaşında zayıf görünen tarafın anlık zaferini ve güçlü görünenin düşüşünü simgeler.

Nuray Elçin

Taktikler, zamanın fırsatlarını kollama biçiminde de tezahür eder. Certeau, taktiğin mekândan yoksun olduğu için zamana bağımlı olduğunu, “kendi çıkarına kullanabileceği olasılıkları yakalamak için sürekli tetikte” (2008, s.54) olduğunu söyler. Baht Oyunları’nda özellikle kadın karakterler böyle tetikte olma hâliyle anlık fırsatlar yaratırlar. “Başlangıçta Her Şey Toz Bulutuydu” öyküsünün anlatıcısı olan genç kadın, bir akşam aniden rutinini kırıp kendini bir meyhanede bulur. Normalde tek başına dışarı çıkmayan, toplumsal normlara uyumlu yaşayan bu kadın, o gün içindeki bunalmayı fırsata çevirme dürtüsüyle hareket eder: “Pek huyum değildir yalnız başıma dışarı çıkmak […] Ama o gün bir şey dürttü. Eve dönerken yolumu bile değiştirip kendimi kuytu köşede unutulmuş bir meyhanenin en arka masasında buluverdim” (Elçin, 2025, s.23). Bu beklenmedik hamle, onun hayatında bir taktik dönemeç yaratır. Meyhanede tanıştığı bir adama gece boyunca dertlerini döker, sabaha karşı onunla birlikte olur. Her ne kadar ertesi gün bu davranışından dolayı pişmanlık duysa da, aslında bu karakter bir anlığına da olsa kendi hayatında “ötekinin alanına” (Certeau, 2008, s.54) sızmayı başarmıştır. Onun normalde ait olmadığı bir hayat dilimine – gece alemi, meyhane, tek gecelik ilişki – cesurca girivermesi, gündelik hayatta sıradan bir kadının hayata karşı aldığı bir taktik risk olarak okunabilir. Bu taktik elbette stratejik bir zafer getirmez; kadın ertesi gün kendini daha kötü hisseder, adamın adını bile hatırlamaz. Ancak bu deneyim, onun monoton yaşamında bir çatlak açmıştır. Certeau’nun “sürekli olaylarla oynamak ve bunları fırsatlara çevirmek” (s. 54) dediği taktiksel zihin, bu karakterde içsel bir isyan anı olarak belirmiştir.

Taktik olarak yaşamak durumu, en güzel örneklerinden birini “Helal Olsun!” öyküsünde bulur. Bu öyküde, ailesine hiçbir maddi miras bırakmadan ölen bir dede figürü vardır. Dede, ölmeden önce bıraktığı mektup-vasiyette, hayatı boyunca ailesine bakmayı görev bildiğini ama sonunda kendi rahatı için borca girdiğini itiraf eder. Evini ipotek ettirip kredi almış, o parayla son yıllarında kendince rahat yaşamıştır. Ailesine kalan miras ise yüklü borçlardır. Dede, toplumsal beklentileri (yaşlıların mal biriktirip evlatlarına bırakması yönündeki stratejik aile normunu) tersyüz eden bir taktik hamle yapmıştır. Mektubunda şöyle yazar:

Tahmin ve umut ettiğiniz gibi zengin bir adam değilim. İşin aslı hiçbir zaman da olmadım […] size bırakacağım miras aşağıda yazacağım borçlardan ibarettir. Ben ödemeyi düşündüm ancak bir ömür zaten borç ödemekle geçen hayatımın en azından son yıllarında rahat bir yaşam sürmeyi hak ettiğime inandım (Elçin, 2025, s.70).

Bu samimi itiraf, sıradan bir aile babasının stratejik rolleri (fedakâr dede rolü) bir kenara bırakıp kendi çıkarını gözettiği bir taktiği ortaya koyar. Torunu, dedesinin bu beklenmedik vasiyetini okuyunca önce şaşırır, sonra gülümser ve şu sözleri mırıldanır: “Helal olsun dedeme be!” (s. 71). Bu “helal olsun” ifadesi, tam da halk arasında takdir edilen kurnazca işlere karşı duyulan hayranlığı yansıtır. Dede, borçlarını ödetmek gibi etik dışı bir davranış sergilese bile, bir bakıma bir beceri göstermiştir. Onun taktği, yılların sessiz küskünlüğünü kendince tatmin etmektir. Aile stratejisinin ondan beklediği rolü (birikim yapıp torunlara bırakmak) bilinçli olarak bozmuş, kendi oyununun kuralını koymuştur. Bu öykü, gündelik hayatın sadece dramlarla değil, ironik taktiklerle de dolu olduğunun altını çizer. Dedenin kurnazlığı, aileyi zor duruma soksa da torun tarafından takdir görür; çünkü belki de torun, dedenin ömrü boyunca ilk kez kendini düşündüğünü, bir nevi sessiz bir isyan gerçekleştirdiğini sezmiştir.

Öte yandan, Baht Oyunları öykülerinde taktikler her zaman başarılı veya olumlu sonuçlanmaz. Kimi zaman taktiklerin sınırları da gösterilir. Örneğin “Alt Tarafı Bir Sigara Vakası” öyküsündeki genç, müdüre duman üfleme taktiğini denediğinde bunun karşılığında okuldan uzaklaştırma alır ve ailesiden şiddet görür; bu başarısız bir taktik örneğidir. Bu durum, Certeau’nun vurguladığı üzere taktiklerin kalıcı zaferler değil ancak anlık manevralar kazandırdığını, koşullar elvermediğinde geri tepebileceğini yansıtır (2008, s.298). Genç çocuk belki kızın gözüne havalı görünmek isterken (kendi ergen dünyasında bir taktik), stratejinin sert duvarına çarpar. Yine de bu bile, gündelik hayatın tamamen tek taraflı olmadığını gösterir; güçsüzler de hamle yapar, kaybetseler bile oyunda var olurlar.

Özetle, öykülerdeki karakterler, hayatın dayattığı zor koşullara karşı küçük veya büyük, bilinçli veya sezgisel taktiklerle karşılık verirler. Dilber’in genelevde kraliçeliğe yükselişi, Münevver’in erkekleri avcunun içine alışı, bir annenin boğucu hayatına küçük bir isyan molası, bir dedenin aile düzenine son bir çalım atması vb. Tüm bunlar, sıradan insanların “tüketim üretimini” (Certeau, 2008, s.45) hayata nasıl geçirdiklerini gösterir. Certeau’nun ifadesiyle “günlük alışkanlık, tutum ve uygulamaların taktiksel kurnazlıkları” (s.16) bu öykülerde somutlaşmıştır. Her bir taktik, güç sahiplerinin planlarını toptan devirmese de, hayatın tekdüzeliğine ve adaletsizliğine karşı bir yaratıcı başkaldırı anıdır. Bu sayede, gündelik hayat bir mücadele ve oyun alanına dönüşür; zayıflar bu alanda bazen hileli bir oyunla kazanç sağlar, bazen kaybeder ama yeni hamleler için yaşamaya devam eder.

Dil, Anlatı ve Gündelik Hayatın Poetikası

Nuray Elçin’in öykülerinde gündelik hayat sadece konu düzeyinde değil, dil ve anlatım düzeyinde de belirleyicidir. Baht Oyunları’nın anlatı üslubu, kahramanlarının gündelik dilini, düşünce kalıplarını ve folklorik imgelem dünyasını yansıtarak özel bir “gündelik hayat poetikası” kurar. “Certeau, dil konusunu ele alırken atasözleri, mitler ve mucize anlatıları ile masal, hikâye ve romanların da sıradan insan açısından birçok işlev üstlendiğini belirtir” (Yılmaz, 2025, s.287). Bu bölümde, öykülerde kullanılan dil oyunlarını, anlatıcıların hikâye etme biçimlerini ve metinlerdeki kültürel referansları inceleyerek, Certeau’nun tanımladığı gündelik hayat estetiğinin metindeki yansımalarını tartışacağım. Certeau, sıradan insanların dil kullanımını ve anlatılarını da birer gündelik sanat olarak görür: “Günlük yaşam, yazarların ya da sanatçıların yaşamları kadar, büyüleyici güzelliklerle, sihirle doludur ve onlarınki kadar parlak ve göz alıcı […] köpüklere sahiptir” (2008, s. 22) diyerek gündelik pratiklerin büyüsüne dikkat çeker. Gerçekten de Baht Oyunları öyküleri, edebiyat ile halk anlatısı, yüksek dil ile günlük dil arasındaki sınırları incelikle bulandıran bir anlatı poetikası sunar.

Öykülerin dilinde göze çarpan ilk unsur, gündelik konuşma dilinin doğallığı ve zekâsıdır. Karakterler, kendi eğitim ve kültür seviyelerine uygun bir biçimde konuşturulmuştur ve bu dil, çoğu zaman kıvrak bir ironi ya da keskin bir vecizelik barındırır. Örneğin “Başlangıçta Her Şey Toz Bulutuydu” öyküsünün kadın anlatıcısı, meyhanede tanıştığı adamla geçirdiği gecenin ertesi sabahı pişmanlığını dile getirirken gayet gündelik ve çarpıcı bir üslupla konuşur: “İnsan bütün gece salya sümük ağlayıp deli gibi gülerek hayat hikâyesini anlattığı, sabahında kokusu kokusuna, sakalları saçlarına karışarak uyandığı adamın adını nasıl hatırlamaz! Ama iyi oldu bana. Bok vardı da anlattım, yetmezmiş gibi, bir de adamla yattım” (Elçin, 2025, s.23). Bu pasaj, gündelik dilin söylemsel gücünü gözler önüne serer. Anlatıcı kendi kendine kızarken argoya varan bir ifadelendirme kullanır (“Bok vardı da…”), ama tam da bu sayede hissiyatını son derece samimi ve etkili biçimde aktarır. Kendi yaptığı hatayı bir halk deyimi gibi değerlendirir, kendine sitem ederken aslında okuru gülümseten bir ironi yaratır. Bu dil, yapmacıklı edebi üsluptan uzaktır; gündelik konuşmanın tüm canlılığıyla metne sinmiştir. Certeau’nun vurguladığı üzere, “konuşma edimi dil biliyor olmaya indirgenemez” (2008, s. 46); insanlar gündelik konuşmada dilin sınırlarını esnetir, klişe sözleri kendi amaçlarına göre yeniden düzenlerler. Elçin’in öykülerinde de deyimler, argo tabirler, günlük konuşma kalıpları yaratıcılıkla harmanlanmıştır. Bu da anlatıya hem gerçekçilik kazandırır hem de belirgin bir estetiklik verir; çünkü doğru bağlamda kullanılan sıradan bir deyim veya kaba bir söz, sayfalarca süslü tasvire bedel bir anlam yoğunluğu yaratabilir.

Öyküler, kültürel anlatı formlarını da (masallar, efsaneler, atasözleri, halk deyişleri) kendi bünyesine katarak zengin bir anlatı dokusu oluşturur. Öykülerdeki karakterlerin hikâyeleri, sık sık masalsı veya efsanevi göndermelerle bezenir. Bu, Certeau’nun işaret ettiği “sıradan insanların paylaştığı ortak operasyonları”nın (s.42) bir parçasıdır; insanlar gündelik deneyimlerini anlamlandırmak için kolektif anlatılara, mitlere yaslanırlar. Nuray Elçin, metinlerinde bu geleneği devam ettirir. Özellikle “Yine Gel Aslanım” öyküsünde Şevket Bey’in kendi başından geçen aşk macerasını anlatma şekli, bir halk masalının diline yaklaşır. Şevket, Münevver’e duyduğu aşkı dile getirirken adeta meddah üslubuna bürünür, okura veya bir dinleyiciye hitaben “Neyse efendim” diyerek söze girer ve meşhur masal sonunu kendi durumuna uyarlayarak şöyle der: “Beni alıp içine koyduğu masalın sonunda gökten düşen üç elmanın birini bile bana layık görmediği için günahıyla uzun uzun anlatayım size Münevver’i” (Elçin, 2025, s.17). Burada “gökten üç elma düşmüş” ifadesi, halk masallarından aşina olduğumuz, mutlu sonlara gönderme yapan bir motiftir. Şevket Bey bu motifi tersine çevirir: Masalın sonunda kendisine hiçbir “elma” düşmediğini, yani mutlu sona erişemediğini söylerek hikâyesini folklorik bir çerçeveye oturtur ve talihine sitem eder. Bu anlatım tarzı, günlük hayatın sıradan bir olayını epik ve masalsı bir boyuta taşır. Certeau’ya göre, “öyküleme […] mubatabın kendisinin katıldığı dengeyi kurmaya yönelik bir jest” (2008, s.169) olarak tanımlanır. Şevket’in yaptığı tam da budur: Kendi yaşadığı sıra dışı deneyimi anlatırken, ona masal formu vererek dinleyenin yadırgamayacağı bir bağlama oturtur. Bu aynı zamanda kendini aklamasının da bir yoludur; zira masallarda aşıkların yaptıkları delilikler mazur görülür.

Anlatıda kullanılan bu folklorik çerçeveler, esere postmodern bir lezzet de katmaktadır. Elçin, bir yandan sokak dilini ve günlük hayat gerçekliğini yansıtırken diğer yandan metinlerarasılığa göz kırpan masal ve edebiyat göndermeleri yapar. Örneğin ilk öyküde Dilber’in hikâyesine Adem ile Havva efsanesinin eklemlenmesi, bir benzetme olmanın ötesinde, Baht Oyunları’nın genel poetikasını kuran hamlelerden biridir. Yine kitaptaki öykülerin çoğunda başlıklarda ya da içerikte popüler kültüre ve edebiyata gönderme bulunur: Örneğin “Yüzüklerin Hanımefendisi” başlığı, Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi eserine esprili bir nazire gibidir. Bu göndermeler, okurun aşina olduğu kültürel metinleri hatırlatarak öykülere katman kazandırır. Böyle başlıklar, okurda merak uyandırmakla kalmaz, gündelik hayat ile daha geniş kültürel anlatılar arasında bağ kurar. Günlük hayatın içindeki insanlar, kendi hikâyelerini büyük anlatıların ışığında düşünürler. Certeau’ya göre “halk sınıflarının, toplum dilini üreten aydın sınıfların dayattığı ve yaydığı kültür araçlarıya ne yaptıkları ya da bunları nasıl kullandıkları” (2008, s.46) önemli bir inceleme konusudur. Baht Oyunları’nda halk, bu kültür araçlarını (masallar, romanlar, filmler, söyleyişler) kendi dertlerini anlatmak için kullanır. Bu da metne zengin bir çoğulluk ve oyunsuluk kazandırır.

Elçin’in öykülerindeki dilsel yaratıcılığın bir başka yönü, ironi ve mizah kullanımıdır. Anlatıcılar ve karakterler, çoğu zaman trajik ya da zor durumları ince bir mizah perdesiyle sunarlar. Bu, tam da gündelik yaşamın içindeki acılara katlanma mekanizması olarak görülebilir. Örneğin “Helal Olsun!” öyküsünde aile, dedenin bıraktığı borç yüklü vasiyet karşısında şoktayken, torunun “Helal olsun dedeme be!” diyerek gülmesi oldukça ironiktir. Burada torun karakteri, aslında çok olumsuz bir duruma mizahla yaklaşarak, olan bitene yeni bir anlam boyutu katar. Bu mizahi tepki, öykünün ana temasına da adını verir. Gerçek hayatta da insanlar, yokluk veya sıkıntı içindeyken “Helal olsun!” gibi bir ifadeyle durumu tiye alarak rahatlamaya çalışır ya da bir nebze gurur duyarlar. Bu bakımdan, Elçin’in diyalog ve monologları, yaşamın içinden kopup gelmiş hissi verir. Karakterlerin özdüşünümlerini duyarken, sanki yakınımızdaki birinin iç sesiyle konuşuyormuşuz izlenimi ediniriz. Bu da öykülerin okur üzerindeki etkisini güçlendirir; gündelik hayatın poetikası okura geçer.

Certeau, günlük pratiklerin bir “şiirselliği” (2008, s.260) olduğundan söz eder; bu şiirsellik, her günün tekrarında saklı küçük yeniliklerden, yaratıcı uyarlamalardan doğar. Baht Oyunları’nda gündelik dilin şiirselliği, en sıradan cümlenin içinde parıldar. Örneğin Dilber’in, müşteri kapıda hazır beklerken kendi kendine mırıldandığı şu cümle, hem bir hayat felsefesi hem de bir dil cambazlığıdır: “Sayemde Yedi Tepeli şehrin en namlı orospusu oldu işte” (Elçin, 2025, s.12). Bu cümlede, İstanbul’a “Yedi Tepeli şehir” denmesi, “namlı orospu” gibi tezadı içinde barındıran bir tamlama, Dilber’in kendine pay çıkarması (“sayemde… oldu işte”) hep bir arada, tek bir solukta dile gelir. Gündelik dilin şiir, bir yanıyla kahkahaya bir yanıyla gözyaşına yakın duran ifadelerle böyle kurulur.

Sonuç olarak, Nuray Elçin’in öykülerinde dil ve anlatı, gündelik hayata dair temaların sadece taşıyıcısı değil, bizzat kendisi de inceleme konusu olacak kadar özenle işlenmiş bir boyuttur. Yazar, kahramanlarının gündelik deneyimlerini özgün deyimler, içten konuşma dili, masalsı betimlemeler ve ironi ile örerek bir poetika yaratır. Bu poetika, Certeau’nun gündelik hayatın estetiği kavramına uygundur: “Ender ve az bulunan araçlarla mümkün olan en büyük etkiyi yaratmak […] şiir sanatını düzenleyen kuraldır” (2008, s.173) der Certeau. Baht Oyunları’ndaki anlatı sanatı da tam olarak budur: gösterişsiz ama etkili, gündelik ama büyülü, okurun zihninde kocaman imgeler ve duygular uyandıran bir şiirsellik. Gündelik hayatın küçük anları, bu dilsel ve anlatısal yöntemlerle evrensel insani durumlara dönüşür. Bir meyhane masasında dökülen iç dünyalar, bir vasiyet mektubundaki esprili sitem, bir genelev odasındaki kadın dayanışması, bir okul koridorundaki gençlik heyecanı hem birbirinden farklı hikâyeler hem de ortak bir dille konuşan, hayatın diliyle konuşan hikâyelerdir. Böylece, kitap boyunca, okur gündelik hayatın şiirini de duyumsar: Her öykü, sıradan insanların sıradışı inceliklerle dolu dünyasına bir kapı aralar.

Sonuç

Nuray Elçin’in Baht Oyunları adlı öykü kitabı, Michel de Certeau’nun gündelik hayat kuramında ortaya koyduğu kavramları edebi düzlemde başarıyla yakalayan bir eser olarak değerlendirilebilir. İncelemede gördük ki her öykü, kendi içinde gündelik hayatın stratejilerine ve taktiklerine dair bir kesit sunmaktadır. Stratejiler, öykülerde bazen bir baba figürü, bir okul yöneticisi ya da genel ahlak kaideleri şeklinde belirir; bu stratejiler karakterlerin yaşam alanlarını daraltır, onları belirli güç ilişkilerine hapseder. Ancak her defasında, karakterlerin gündelik yaratıcılığı bu kıskacı bir nebze gevşetir ve taktikler devreye girer. Karakterler, dayatılan hayat senaryolarına kendi el yazılarını, kendi desenlerini sızdırırlar. Aynı şekilde, kitabın anlatım tekniği ve dili de, gündelik hayatın estetiğini yansıtmaktadır. Öyküler, halk dilinin inceliklerini, folklorik motifleri ve ironiyi harmanlayarak, edebiyat ile yaşam arasındaki sınırı geçirgen kılar. Gündelik hayatın dili, edebiyatın dili haline gelir. Bu sayede, okur olarak bizler öyküleri okurken tanıdık insanların sohbetlerine kulak misafiri olur, onların masallarını dinleriz. Gündelik hayatta her birey, bilinçli ya da bilinçsiz, kendi hikâyesinin anlatıcısıdır; Nuray Elçin de kitabındaki her bir karakteri hikâyesinin şairi ve kahramanı yapmayı başarmıştır. Son tahlilde, Baht Oyunları bize şunu göstermektedir: Gündelik hayat, ne tekdüze bir mahkûmiyet ne de basit bir rutinler toplamıdır. Aksine, içinde gizli direnişlerin, küçük zaferlerin, yaratıcı uyarlamaların yeşerdiği zengin bir ekosistemdir. Bu öykülerde “küçük insanlar” diye tabir edilen karakterler, aslında gündelik yaşamın sanatkârlarıdır. Kimi zaman stratejilerin gölgesinde kalsalar da, onları aşmanın yolunu bulamasalar da, hayatla aralarındaki ilişki tek taraflı bir boyun eğiş değildir. Elçin’in karakterleri konuşarak, susarak, gülerek, hayal kurarak, plan yaparak kendi varlıklarını ortaya koyarlar. Onların bu çabası, bize gündelik hayatın küçümsenemeyecek değeri olduğunu hatırlatır.

Barış Ağır

Kaynakça

Aytuğ, E. (2023). Michel de Certeau’nun “Taktikler ve Stratejiler” Kavramsallaştırması Bağlamında Sabiha Çimen’in “Hafız: Kuran’ın Muhafızları” Adlı Belgesel Fotoğraf Çalışmasının Değerlendirilmesi. Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 32(3), 78-95.

de Certeau, M. (2008). Gündelik Hayatın Keşfi I: Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları. (Çev. L. Arslan Özcan). Dost Kitabevi Yayınları.

Elçin, N. (2025). Baht Oyunları. Sel Yayıncılık.

İşci, S. T., Solmaz, M. (2026). Lefebvre, de Carteau ve Heller’de Gündelik Hayatın Sosyolojisi. Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 27(50), 381-404.

Yılmaz, A. F. (2025). Mustafa Kutlu’nun Hikâyelerinde Gündelik Hayat Pratikleri: “Rüzgârlı Pazar” Hikâyesi Örneği. İdealkent, 48(2), 280-303.

Exit mobile version