Hiç düşündünüz mü, arzularımızı ve içgüdülerimizi bastırmanın bedelini nasıl ödediğimizi? Ya da kendimize yalan söylemenin bedelinin üzerimizdeki ağırlığını? Bu gibi can yakan sorulara yanıt vermek istemez, görmezden gelir, halı altına süpürürüz. Hakikat üzücüdür. Yok saymak en akılcı yol görünür. Oysa İsviçreli romancı Peter Stamm sessizce, neredeyse fark edilmeyecek şekilde, bizi kahramanlarının iç dünyalarına, duyguların buzdağının içine doğru yönlendirir. En düzenli hayatların altında yatan söylenmemiş, donuk duyguları ortaya çıkarmaya çalışır. Arzularımızı ve içgüdülerimizi bastırmanın bedeli nedir, diye sorar. Kendimize yalan söylemenin bedeli nedir?
Duyguların Arşivi ellili yaşlarının ortalarında, annesinin ölümünden sonra miras kalan evinde vakit geçiren ve hava izin verdikçe yürüyüşe çıkan yalnız bir adam tarafından anlatılıyor. Uzun yıllar bir basın ajansında arşivci olarak çalışmıştır. Bir zamanlar çalıştığı işine kendini o kadar kaptırmıştır ki, şirketten ayrılırken dağ gibi biriken kâğıt dosyalarını eve götürmek ister, müdürlerini ikna eder. Böylece bir arşivi evinin bodrumuna taşır. Roman, anlatıcının bilgisayarlaşma nedeniyle işini kaybetmesinden beş yıl sonra başlar, ancak o, “Zamanımı başka neyle geçirebilirim bilmiyorum,” diyerek her gün yeni haber kupürleriyle arşivi güncellemeye devam eder.
İşten kovulduktan sonra, anlatıcı az sayıdaki tanıdıklarından (onlara arkadaş denemezdi) uzaklaşır. Artık aşk hayatı neredeyse tamamen yok olmuştur ve 30 yıldır konuşmadığı eski sevgilisi, şimdi pop yıldızı olan Franziska ile tamamen hayali bir ilişkiyi sürdürmeye başlar.
Yalnızlık hoş bir duygudur. Özbilincinin kuytu köşelerinde bir rahatlama hisseder, bambaşka bir soluk alıştır bu, beklenmedik bir rahatlıktır. Bir anda her şey onun olmuştur sanki. Kolayca geniş bir iktidara erişmiştir. Gevşer, rahatlar. Yapayalnız olmak güzeldir, der. Kendi kendine yüksek sesle konuşabilmek, kimseyle göz göze gelmeden evin içinde gezinmek, sandalyesinde kaykılıp hiçbir sesin dönmeyeceği düşlere dalabilmektir yalnızlık. O zaman ev geniş bir çayır olur. O da koca bir park kadar büyür. Sonunda kral olmuştur. Nihayetinde herkes can atar buna. Kim bilir belki de herkes şiddetle istiyordur yalnızlığı. Geçim derdi düşünmeden kayıtsızca yaşamayı.
Kimi günler delilliğe yakın duran bir sıkıntının ya da ondan bile engin bir kaygının yükünü hisseder. Dünyanın esrarını bilememenin acısını, sevilmemenin acısını, haksızlığa uğramanın acısını, hayatın bütün ağırlığı ile üzerine abandığını, onu bulduğunu, onu tutsak ettiğini düşünür. Hissetmenin acısı mıdır bu? Acıların en şiddetlisi midir bu? Bilemez.
Herkes ve her şey boğazına yumruk gibi oturur. Delirtici bir baskının altındadır. Bedeninde hissettiği, onu kaygılara boğan, ezen, anlaşılmamış olmak duygusunun pençesinde kıvranır. Gün gelir bu sıkıntısını unutur, bu düşüncelerinden kurtulur.
Yalnız olabilir, ama bir anlamda her zaman yanında biri vardır, çocukluk arkadaşı Franziska (namı diğer folk şarkıcısı Fabienne). On yıllardır onunla iletişim kurmamış olmasına rağmen, Franziska onun sürekli arkadaşıdır ve ikili, kafasında geçmişleriyle ilgili sohbetler yaparlar. Franziska’nın, onun oldukça yalnız hayatındaki tek gerçek aşkı olduğu başından beri açıktır ve o evinde dolaşırken ya da yavaşça yürürken tüm geçmiş zamanların acısı, anlatıcının hikâyesine hükmeder. Daha cesur olsaydı ne olurdu? Daha mutlu, daha dolu bir hayat yaşayabilir miydi? “O zamanlar zaman çok boldu, sanki zaman yokmuş gibi.” Düz, duygusuz…
Arşivcinin duygusal saati, yavaş yavaş anlaşıldığı üzere, sınıf arkadaşı Franziska’ya olan karşılıksız duyguları nedeniyle kırk yıl önce durmuştur. Pop yıldızı Fabienne olan Franziska, arşivcinin sonraki tüm ilişki girişimlerinin üzerinde dolaşan, ulaşılamaz, gerçekçi olmayan bir ikon olarak, hayatının nasıl olabileceğinin bir simgesi haline gelmiştir. Hikâye, arşivcinin şu anki kısıtlı hayatını, neredeyse kırk yıl önceki ilişkilerinin anılarıyla harmanlar: Kaçırılmış fırsatların hikâyeleri, anlatıyı renklendirir. Tüm kontrol çabalarına rağmen, anlatıcı en çok hayal gücünde canlanır, tıpkı Franziska’nın İsviçre vadilerinde yürürken aniden yanında belirip geldiği gibi hızla ortadan kayboluşu gibi. Gerçek duygular, arşivlenmiş avatarlarıyla rekabet edemez. Arşivini düzenlemek, ebeveynlerinin dokunulmamış evinde yaşamak gibi tüm yaşam tarzı, “zamanın geçişine karşı çıkmak, değişimin selinde sürüklenmeye izin vermemek” için tasarlanmıştır.
Düşünceleri sürekli çocukluk arkadaşına ve birlikte büyüdükleri hikâyelere, yakın bir arkadaş olarak hayatının sinir bozucu sahnelerine yönelir. Evet, onun karşılıksız, ifade edilemeyen bir aşk hayatı olmuştur, ancak ara sıra durumu yanlış yorumlayıp yorumlamadığını merak etmekten kendini alamaz.
Hayatı boyunca Franziska’nın onu sevmediğine, onun için hiçbir zaman iyi bir arkadaştan, belki bir süreliğine en iyi arkadaşından daha fazlası olmadığını ve bu yüzden de sevgilisi olamayacağını düşünür. Şimdi ise birdenbire Fransizka’nın ona verdiği işaretleri, yarattığı fırsatları, ona yaklaşmasını, ona aşkını itiraf etmesini, onu öpmesini, onu sevmesi için yaptığı avansları anımsar. O zamanlar bunu fark edemeyecek kadar kör müydüm, yoksa çok mu utangaçtım, yoksa içten içe onunla birlikte olmak istemiyor muydum, diye sormaktan kendini alamaz.
Anlatıcı sık sık iç sesi ile Franziska ile konuşur haldedir. Konuşmacılardan biri orada olmadığı için asla bir sonuca varamayacak bir konuşmanın her iki tarafını da sunar. Ancak bu sohbetlerin başka bir amacı daha vardır: Yazar Peter Stamm, bu sohbetler sayesinde ikisinin ortak geçmişini ele alabilir ve eylemlerini veya eylemsizliklerini haklı çıkarmak zorunda kalır. Tırnak işaretlerinin kullanılmaması, farkında olmadan sık sık düşüncelerden sohbete, gerçeklikten rüyalara geçmemize neden olur ve genellikle yarım sayfa sonra nerede (ve ne zaman) olduğumuzun farkına varırız.
Burada anlatıcının işinin, baştan çıkarıcı arşivinin cazibesi netleşmeye başlar: Dünyadan farklı olarak, arşiv bir düzene sahiptir, her şeyin belirli bir yeri vardır ve biraz pratikle hızlıca bulunabilir. Arşivin asıl amacı budur. Orada olmak ve düzen sağlamak.
Başka bir deyişle, arşiv, anlatıcının mantıksız bir evrene mantık dayatma girişimini temsil eder. Bu Sisyphos’un görevi gibidir, çünkü öğeleri sınıflandırma konusunda kaydedilen her ilerleme, yeni bir yığın haber kupürü veya anlatıcının geliştirmek zorunda hissettiği tamamen yeni bir kategori tarafından hızla gölgede bırakılır.
Burada isimsiz anlatıcı yavaş yavaş dünyadan çekilen bir adama dönüşür. Onu meşgul edecek bir işi olmadığı için, sahip olduğu az sayıdaki bağlarından da yavaş yavaş kopar, bu yüzden bodrumundaki arşivlerin varlığının onun odak noktası haline gelmesi şaşırtıcı değil. Zamanımın çoğunu abone olduğu gazete ve dergileri inceleyerek, ilgili makaleleri kesip yapıştırarak, kodlayarak ve ilgili dosyalara yerleştirerek geçirir. Bu, eskiden para karşılığında yaptığı bir iştir ve işten çıkarıldığından beri zamanını başka nasıl geçireceğini bilmediği için kendi başına devam eder.
Peter Stamm, bu noktada duygular ile arşivleme edimi arasında bilinçli bir gerilim kurar. Bu bağlantı, basitçe “duyguları saklamak” fikrinden çok daha karmaşıktır. Stamm, arşiv kavramını hem psikolojik hem de varoluşsal bir metafor olarak kullanır.
Arşivleme –doğası gereği– sınıflandırır, sabitler, zamandan koparır. Oysa duygu akışkandır, anlıktır, bedensel ve zamansaldır.
Peter Stamm burada bir çelişki kurar: Duygular arşivlenmeye çalışıldıkça, artık “duygu” olmaktan çıkar, iz hâline gelir. Bu yüzden metinde duygular genellikle yaşanırken değil, hatırlandığında, geriye dönük olarak “arşivlenebilir” olur. Arşiv, canlı deneyimin değil, onun ölü kabuğunun mekânıdır.
Peter Stamm için arşiv, bellekle örtüşmez. Bellek düzensiz, seçici ve çarpıtıcıdır. Arşiv ise düzenli, nesnel olduğu varsayılan, soğuk bir belgedir. Ancak Stamm tam da bu “nesnellik” iddiasını sorgular. Çünkü duygular arşive girdiği anda zaten seçilmiş, ayıklanmış, yeniden yazılmıştır. Bu noktada arşiv, geçmişi koruyan bir mekân olmaktan çok, geçmişin nasıl hatırlanacağına karar veren bir iktidar alanına dönüşür. Bu yönüyle arşiv şimdiki zamana değil, geç kalmışlığa aittir. Anlatıcının duygularının arşivi mutlu anların değil, ertelenmiş, bastırılmış, yarım kalmış duyguların depolanma alanıdır.
İsimsiz anlatıcı duygularıyla doğrudan yüzleşmekte zorlanır. Duygularını yok sayar. Yaşadıkları üzerine düşünmeye, analiz etmeye kayan bir karakterdir. Arşivleme onun savunma mekanizmasına dönüşür. Hissetmek yerine kayda geçirmek. Acı çekmek yerine düzenlemek. Bu anlamda onun arşivi duygudan korunmanın, kaybı estetik bir nesneye dönüştürmenin, yaşantıyı kontrol altına almanın bir yolu olur.
Peter Stamm, Duyguların Arşivi’nde şunu ima ediyor: Duygular ancak kaybedildiklerinde arşivlenebilir; arşiv ise duygunun kendisi değil, onun geç kalmış yankısıdır.
Bu noktada Barthes’ın Camera Lucida’daki temel fikrini hatırlamak açıklayıcı olacak. Peter Stamm’ın Duyguların Arşivi tam da bu noktada Roland Barthes’la kesişir. Duyguların Arşivi’nde duygular yaşanırken değil, bittikten sonra, kayıp kesinleştiğinde arşivlenir. İsimsiz anlatıcı duyguyu “şimdi”de yaşayamaz; onu ancak geçmişe yerleştirerek anlamlandırır. Bu, Barthes’ın ölmüş annesinin fotoğrafına bakarken yaşadığı deneyime çok yakındır, orada duygu vardır. Barthes için ölmüş annesinin fotoğrafı artık olmayanın kanıtıdır, oğul için annesinin anısının yas nesnesidir. İsimsiz anlatıcının arşivi duygularının kendisi değil, onun yas tutma biçimidir.
Punctum’un Yokluğu
Punctum. Barthes’ın Latince’den ödünç aldığı bu kelime sivri uçlu bir nesne ile oluşturulan iz anlamına gelir. Barthes, Camera Lucida kitabında özellikle bu kavram üzerinde oldukça fazla durur. Kelimeyi şöyle yorumlar:
“Bu öğe sahneden yükselir, bir ok gibi dışarı fırlar ve bana saplanır. Bu yarayı, bu diken batmasını, sivri uçlu bir aletle yapılan bu izi anlatan Latince bir sözcük var: bu sözcük benim durumuma daha da iyi uyuyor, çünkü bu sözcük hem delme kavramına gönderme yapıyor hem de sözünü ettiğim fotoğraflar aslında delinmiş, hatta bu hassas uçlarla delik deşik olmuşlar; bu izler, bu yaralar kesinlikle birer noktadır.”
Barthes’ta punctum, fotoğrafta bizi “delen”, “sarsan” o kişisel andır. Metinde dikkat çekici olan punctum’un eksikliğidir. Duygular vardır, ama çarpmaz, delmez, sızmaz. Bu yüzden metin okuru ağlatmaz; okurda sessiz bir tanıklık hissi bırakır.
Bu noktada metnin en kritik sorusu açığa çıkar: Arşivlemek bir direnme biçimi mi, yoksa duygudan kaçış mıdır? Barthes açısından bakarsak isimsiz anlatıcının arşivi yasın kaçınılmaz biçimidir. Arşiv, bir yandan kaybı inkâr etmez, öte yandan onunla yüzleşmeyi erteler. Bu yüzden Stamm’ın metni ne iyileştiricidir ne de tamamen bastırıcıdır. Tam arada durur.
Peter Stamm’ın Duyguların Arşivi, duyguların korunabileceği bir mekân değil; onların artık yaşanamayacağının kabul edildiği bir alandır. Barthes’ın fotoğrafında olduğu gibi, burada da duygu “vardır” ama yalnızca geç kalınmış bir temas olarak.
Peter Stamm’ın Duyguların Arşivi romanındaduygunun kendisini değil, geride bıraktığı izleri okuruz. Duygu dediğimiz şey genellikle dağınık, zamansız ve kontrolsüzdür. Romanda ise duygular sakin. Hatta biraz fazla sakin. Sanki hissedilmekten çok, hatırlanmak istenirler. Yaşanmış bir şey yoktur ortada; daha çok “olabilirdi”ler vardır. Ve o “olabilirdi”ler, dikkatle dosyalanmıştır.
Bu arşivde büyük patlamalar yok. Kimse bağırmıyor, kimse hesap sormuyor. Aşk bile sessiz. Daha çok geç kalınmış bir hâl gibi duruyor. Birine söylenememiş bir cümle, yarım bırakılmış bir yakınlık, zamanında cesaret edilememiş bir dokunuş… Hepsi birer dosya gibi. Açılıyor, bakılıyor ve tekrar kapatılıyor.
Bu yüzden Duyguların Arşivi bir anımsama kitabı değil, yaşanması ertelenmiş bir aşkın anlatısı. Duygular tam zamanında yaşanmadığı için arşivleniyor. Arşiv, burada bir koruma alanı değil; bir itiraf gibi. “Ben bunu yaşayamadım ama kaybolmasına da izin veremedim,” demenin yolu.
Belki de arşiv, kaybı kabullenmenin en sessiz biçimi. Ne yas var ne de iyileşme. Sadece düzen. Duygular yerli yerinde duruyor ama artık kimseye dokunmuyorlar. Sanki dokunsalar, her şey yeniden dağılacak.
Duyguların Arşivi, başkalarıyla etkileşimlerinde risk almaktan kaçınanlar için ciddi bir uyarı. Görüyorsunuz ki, geçmişi düzenleyerek onunla yüzleşmeye çalışanların sonunda gerçek hayatları tamamen ellerinden kaçar. Ve geri dönüp tekrar denemek için bir şansları daha yoktur.
Raşel Rakella Asal
Kaynakça
Peter Stamm, Duyguların Arşivi, Çeviren: Ufuk Tonka, Delidolu Yayınları, 2023.
Roland Barthes, Camera Lucida – Fotoğraf Üzerine Düşünceler, Çeviren: Reha Akçakaya, Altıkırkbeş Yayınları, 2016.
Serdar Özinan (2021), Roland Barthes’ın “Studium” ve “Punctum” Kavramlarının Oyuncunun Karakter İnşasındaki Karşılığı, Sahne ve Müzik dergisi, sayı 13, s.25-39.

