Site icon Parşömen

İlk Göz Ağrısı: Elif Ünal ve “Siz Kime Bakmıştınız?”

İlk kitabın heyecanı ayrıdır. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar tıpkı sonrakiler gibi kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın? Yazarlık bize özgü hatalarımızla, acemiliğimizle birlikte bir uzun yolda yürümek değil mi zaten?

İlk öykü kitapları yayımlanmış yazarlarla 2015 yılından beri “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri yapıyor, ilk kitaplarının heyecanını paylaşıyoruz. Elif Ünal, 182. konuğumuz.

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Aslına bakarsanız beklediğimden hızlı. Başlangıçta aklımda kitap fikri yoktu. Dergilere ve kimi yarışmalara öyküler gönderen, sizin deyiminizle ‘kitabı olmayan’ bir yazardım. Geçen yıl katıldığım yarışmalardan birinde aldığım derecenin ardından yazar dostlarımın ve hocalarımın cesaretlendirmesiyle çoğu dergi ve derleme kitaplarda yer almış öykülerimi bir araya getirip bir dosya hazırladım. Gerçekten içime sinen, iyi çalışılmış bir dosya çıktı ortaya. Aksini düşünseydim yayınevlerine gönderemezdim zaten. Sonrasında dosyamın kabul edilip edilmeyeceğini merakla beklediğim heyecanlı bir süreçten geçtim. Neyse ki mutlu son çok gecikmedi. Öykülerin yazım süreçlerini dışarıda bırakırsam, karar vermem ve dosyayı çalışmaya başlamamla “Siz Kime Bakmıştınız?”ı elime almam arasında ortalama yedi ay gibi bir süre var.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Öykü benim dünyayı anlama ve algılama biçimime uyuyor sanıyorum. Gazetecilik yaptığım dönemlerde ve sonrasında insani yardım alanında çalışırken epeyce insan hikâyesine tanıklık ettim. Hayat düz bir çizgi gibi ilerlemiyor. Büyüklü küçüklü kırılma anları, tekrar eden olaylar, imgeler, ansızın geliveren aydınlanmalar, boşluklar barındırıyor. Işığın bir çatlak bulup sızması gibi öykünün de bu tanıklıklardan sızıp beni bulduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda öykü benim için bilmediğim şeylere yaklaşma biçimi. Yazmaya oturduğumda çoğu zaman ne söyleyeceğimi değil, neyi henüz anlamadığımı biliyorum. Öykü, o karanlık alanı keşfetmek için kullandığım bir araç. Romandan daha kısa olması da bu keşfi daha keskin kılıyor. Uzun uzun düşünmeye, kaçmaya, oyalamaya izin vermiyor. Bir duyguya, bir çelişkiye, bir suçluluk hissine doğrudan bakmak zorundasınız. Öykü bana şunu soruyor: “Burada neyi görmezden geliyorsun?” Ben de yazarken o kör noktaya doğru yürümeye çalışıyorum.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler yaşadınız?

Yazarların pek azının yayınevi belirleme şansı var aslına bakarsanız. Hele de benim gibi ilk kitap başvurusunda bulunan, çiçeği burnunda bir yazarsanız yayınevinin sizi seçmesi daha olası. Gönlümden geçen, asıl meselesi edebiyat olan, öyküye ve öykücüye önem veren bir yayıneviyle çalışmaktı. Öyle de oldu. Yaşamın yazarak keşfedilebileceğini düşünen biri olarak “Siz Kime Bakmıştınız?”ın yayımcısı Metinlerarası Kitap’ın “Hayat kurcalanmalı” mottosu da bir nevi işaret fişeği işlevi gördü diyebilirim.

Kitabın yayıma hazırlanma sürecinde bir editörünüz oldu mu?

Olmaz mı? Kendisi de usta bir öykücü olan Hakan Sarıpolat başta kalemine güvendiğim yazar dostlarım ve onların yanı sıra keskin gözlere sahip deneyimli okurlar olduğunu bildiğim arkadaşlarım dosya hazırlama sürecinde yanımda oldular. Kitapta yer alacak öykülerin seçiminden, gerekliyse yeniden düzenlenmeye hatta öykü sıralamasına kadar onlardan destek aldım. Dosya kabul edildikten sonra da basım aşamasına kadar yayıneviyle çalışmayı sürdürdüm.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Çıraklığa gönüllü girdiğim o mutfakta birkaç yıl geçirdim sanırım. Ben mutfaktan kopmamak gerektiğini düşünenlerdenim. Dergiler edebiyatın mutfağı olduğu kadar can damarları da çünkü. Yazarları besleyen ve yazarların beslediği kaynaklar.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz, ne buldunuz?

İlk kitap benim için bir sonuç değil, bir eşik olsa da hayatımı kökten değiştirdi diyemem. Değişen şey gündelik akıştan çok, bakışım oldu. Yazının bir masa başı eylemi olmaktan çıkıp başkalarının hayatına değdiğini görmek, yalnızlıkla kurduğum ilişkiyi dönüştürdü. Eskiden yazarken yalnızdım; şimdi o yalnızlığın karşılığında bir ses olduğunu biliyorum.

Ummak meselesine gelince, öyle büyük kapılar, büyük vitrinler, hızlı bir ‘tanınma’ ummadım. Ama daha çok okunmayı, metnin kendi yankısını bulmasını umdum. Hala da umuyorum. Şimdilik bulduğum şey ise daha yavaş, daha zahmetli ama daha sahici bir karşılaşma. Okurla göz göze gelmek. Bazen bir imza gününde, bazen bir söyleşide, bazen de bir mesajda. O bakış, okurun bakışı çok kıymetli.

Peki, bundan sonra?

İlk kitaptan sonra insanın üzerinde görünmez bir baskı oluyor. Daha fazla, daha çabuk, daha yüksek sesle. O baskıyı tanıyorum ama ona teslim olmamayı seçiyorum. Yazdıklarımın demlenmesini, mayalanmasını, kendini bulmasını daha çok önemsiyorum.

Yeni fikirler var tabii ufukta; ama henüz “tamamlanacak bir dosya”dan çok, birlikte yaşadığım metinler bunlar. Kimi öykü, kimi daha uzun soluklu bir anlatı. Türden çok meseleyi önemsiyorum. Yine kimlik, hakikat, görünmeyen şiddet, gündelik hayatın içindeki tekinsizlik. Ama bu kez daha az açıklayan, daha boşluklu bir dille.

Bir de şu var. Benim için yazarlık sadece yazmakla sınırlı değil. Okumak, konuşmak, birlikte düşünmek, başka yazarların metinlerine alan açmak da bu yolun parçası. Edebiyat benim için tek başına bir kürsü değil, bir masanın etrafı.

Exit mobile version