Site icon Parşömen

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın distopik düşü/şü: “Adem’le Havva” | Hamdi Karaşin

“Ah keşke kendime ve Paris’e bu kadar geç kalmasaydım”[1]

Ahmet Hamdi Tanpınar, ölümünden on yıl önce notları arasına bu cümleyi dahil ediyor. Tanpınar, Osmanlı İmparatorluğu’nun özcü geleneksel niteliklerini (dil, iman, cemiyet, aile, mimarlık, kültür vb.) “muhafaza” edemeyip dağılmasından dolayı, ömrü boyunca hüzünle karışık düşüncelerin içinde yaşıyor. Yanı sıra, yeni kurulan Cumhuriyet’in “olgunlaşmamasına” dair duyduğu huzursuzlukla birlikte, yazarın zihnindeki gerilimli gelgitler bir türlü dinmiyor. İki dünya savaşı arasına sıkışan Tanpınar, tarihsel olarak bir yere varamamanın sancıları ile bireysel olarak özlemini duyduğu zamanı yaşayamamanın umutsuzluğu içinde, (tarihten-özneye) salınımlı bir sıkışıklık hali içinde yazmaya çalışıyor. Tanpınar’ın somut durumuna bağlı olarak zihninde kurguladığı soyut hal, kendisini sık sık zamana ve bireye dair düşlere sürüklüyor. “Adem’le Havva” hikâyesi de böylesi bir düşün içinde şekillendi denebilir…

“Adem’le Havva” hikâyesi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yaz Yağmuru ismiyle derlenmiş olan hikâye kitabının içinde yer alıyor. Tanpınar, hemen hemen tüm edebi eserlerinde olduğu gibi, hikâyelerinde de kadın olgusuna belirli bir önem atfediyor. Bu anlamda, eserlerinde bir türlü dinmeyen bir kadın tasavvuru olduğunu ve bu tasavvura göre ciddi bir ideal kadın özlemi içinde bulunduğu anlaşılıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “modern muhafazakâr” düşünce dünyası içinde olduğunu ve buna bağlı olarak kadın kimliğini okumaya çalıştığını düşünüyorum. Söz konusu düşünce dünyası, özcü / evrimci / kopuş içermeyen süreklilikten yana bir bakış açısı barındırıyor; eskinin, yeni olan içinde “muhafaza” edilmesini ve tarihle / hatıralarla birikmiş olan anlamın, yeni olana entegre edilmesini önemsiyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’da birey / kadın, üstyapı alanlarından bağımsız konumlanmıyor. Hatta birey / kadın üstyapı alanlarıyla “çatışmaya” da girmiyor. Birey / kadın, üstyapıya ait kurumları ve kavramları sorgulamıyor, aksine düşünsel-eylemsel bütünlük içinde yer almaya çalışıyor. Tanpınar’da, gelenek-modern, din-sekülerlik, ulusal-evrensel, birey-cemiyet-aile vb. ilişkiler birer gerilim odağı olmasına rağmen, son tahlilde, birey / kadın kimliği bu alanlar içinde stabil erimeye uğruyor; hegemonyaya tabi oluyor…

Geleneksel – Dinsel Retorik İçinde Kadın

Adem ile Havva’nın yaratılış “okuması” hemen hemen tüm kutsal kitaplarda birbirine yakın anlatımlar içeriyor. Tanpınar, bu “okumayı” kendine göre kurguluyor. Bu kurguda, ne kutsal kitaplarda geçen “okumalara” bir itiraz ya da eleştiri var ne de birebir benzerlik var. Tanpınar, Adem ile Havva’yı tanrısal “aura”ya ait bir zamanın içinde algılıyor. Bu teolojik zamanı, gizemli, kutsal ve idealize bir anlatım içinde düşsel kılıyor. Tanpınar, birçok eserinde yaptığı gibi hatıralar ve ideallerle ilgili başvurduğu düşsel anlatım biçimini bu hikâyede de kullanıyor. Bu hikâyede Tanpınar / anlatıcı, Tanrı’nın kutsal mekânından, canlının yeryüzü uzamına “genişleyen” bir düş görüyor; yarı mistik yarı kâbus…

Oruç Aruoba İle isimli kitabında[2] kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi karşılıklı iki öznenin ortak paydada buluşması olarak görüyor. Bu ortaklık, her iki tarafın belirli bir duygu-düşünce durumu içinde birlikteliğinden ve beraberliğinden söz ediyor. Dolayısıyla kitapta her iki özne farklı özgüllükler içinde olsa da eşit algılanıyor ve öznelerin özgür varlığına dikkat çekiliyor.

“Adem’le Havva” hikâyesi daha başlar başlamaz, söz konusu hegemonyanın (üstyapının) hikâyenin isminde Havva’ya belirli bir stabilizasyon tarif ettiğini görüyoruz. Hikâye, “Adem ile Havva” ortaklığından değil, Adem’den apostrofla türetilmiş bir Havva’nın varlığından söz ediyor. Yazar, Havva’yı Adem ya da Tanrı bağlamında var ediyor. Bu yorum değişik şekillerde bütün tek tanrılı dinlerde okunabiliyor. Buna göre sorular şöyle şekilleniyor: “Bizim” toplumda kadın kimdir? Kadının geldiği yer neresidir? Kadının varoluş kaynağı nedir? Bu sorulara geleneksel-dinsel retoriğin cevapları bellidir, bu cevaplardan en bilineni de kadının (Havva’nın) Adem’in kaburga kemiğinden, Tanrı’nın rızasıyla birlikte var olmasıdır (…) Bu anlamda kadın / Havva, erkekle (Tanrı’nın erkeğiyle) var olan, bağımlı, bağlı ve özne olamayan bir varoluşturvarlıktır.

Adem: “Kimsin? .. dedi.

Havva: Benim, senden bir parçayım, dedi.

Adem: Evet, ama nesin?

Kadın cevap vermeden ona sokuldu. Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir parça idi.”[3]

Kadın: Ütopik ile Distopik Arasındaki Salınım Alanı

Tanpınar’ın tüm hikâyelerinde kadın ya anlatının odağında yer alır ya da anlatının dikkat çekici bir çeperinde yer edinir. Yazarın / anlatıcının, konjonktürel olarak yaşadığı duygusal ve düşünsel durum ya doğrudan ya da dolaylı olarak belirli bir kadın olgusuyla kesişir, çatışır, ilişkilenir ve yeniden yapılanır. Yazar / anlatıcı, kadın kimliğiyle etkileşime girdiği süreçte (duygusal ve düşünsel durum), iki türlü salınım gösteriyor. Birincisi, eşsiz bir cevher olarak gördüğü ve idealize ettiği bir kadın kimliği tarif ediyor. Bu nadide kadın, yazar / anlatıcının ütopyasını temsil ediyor; güzellik, akıl, ahlak, özgünlük, saflık, sadakat, günahsızlık, kutsanmış, persona sahibi vb. değerleri içeriyor. İkincisi, tekin olmayan, geleneksel ve ahlaki normlarla çatışan, uyumsuz, aidiyetsiz, eş ve anne olma vasıfları zayıf ve dolayısıyla aile bütünlüğü eksik olan kadın temsilidir. İkincisi, çekici ve güzel olsa da güven vermeyen, “huzura” taşımayan kadındır ve yazarın / anlatıcının distopyasını temsil eder.

Güzel olanı temsil eden ütopyanın içinde zaman ideal olandır; mekân seçilmiş ve geleneksel değerlerini muhafaza eden alandır, eskinin sürekliliğini sağlayan yeni; bireyin akıl ve ruh birliğini geliştirebildiği tinsel bütünlüktür; ütopya, hikâyedeki cennetin kadın personasında vücut bulmuş “rüya” halidir.

Distopya ise kayıp, parçalanmış, dağılmış, kopmuş, bütünlüğünü yitirmiş, tekinsizlikle betimlenen “reel” yeryüzüyle ilgili olan her şeydir.

Tanpınar’ın hikâyelerinde karmaşık duyguların kaynağı olan kadın, erkeğin duygu ve düşünce konjonktüründe arınma öznesi olarak işleniyor. İster şehirde ister taşrada olsun, erkeğin arınma süreci konjonktürel olarak iki türlü yaşanıyor: Birincisi, hikâye şehirdeyse batılı ve özgür kimlikli kadın personasında arınma yaşanıyor. İkincisi, hikâye taşradaysa yerli, geleneksel (dinsel) ve ahlaklı kadın anoniminde arınma yaşanıyor.

“Adem’le Havva” hikayesinde erkeğin konjonktürel yönelimi taşraya özgü tercihlerle kendisini gösteriyor. Kadın, yüce ve kutsal olan varlığın bir parçası, uzantısı, izdüşümü ve tinsel olanın özüdür. Bu hikâye, kadın olgusunu iki türlü denklemle açıklıyor:

Birincisi, Tanrı + Adem = Havva.

İkincisi, Tanrı = Adem = Havva = Tanrı.

Üst varlık olan Tanrı, alt varlık olan Adem’den, parça varlık olan Havva’yı var ediyor. Buna göre, tanrısal olan her şey, Adem dolayısıyla, Havva’da anlamını buluyor. Adem’in Havva’ya olan akışı, Tanrı’yla kurulu olan sabit aidiyetin gereğidir. Aynı zamanda, Havva’nın Adem’e olan bağımlılığı, Tanrı’yla kurulu olan sabit tabiyetin göstergesidir. Hikâye, kadını erkek bağlamında “okumaya” çalışırken, asıl bağlamı gözden kaçırmamak gerekiyor; o da, Adem’in / erkeğin Mutlak Kudret’in (aşkın, bütün, biricik olanın) kendisi olduğudur. Adem ile Havva arasında “eşit” ve “bileşik” bir ilişki yoktur; Adem, Tanrı’nın eylemine içseldir ve Havva, bu içselliğin hem altında hem de “eşitsiz gelişen” tarafında yer alır.

“Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı bahşettim… Ay’ı ve Yıldızları ve Güneş’i bahşettim. Sizi Hayat’ın ve Ölüm’ün efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz Toprak’ın ve İnsanoğlu’nun üzerine olsun.”[4]

Hikâye, cennet-ütopyadan, Tanrı’nın, meleklerin, kutsanmış diğer canlıların “eşit” ve “ortak” yaşadıkları uzamdan koparılan Adem’in, tekin olmayan yeryüzü distopyasına “düşme” sürecini anlatıyor. Adem’in distopik yeryüzüne sürüklenişinin temelinde Havva / kadın vardır. Adem, endişelerini ve korkularını beslediği halde, Tanrı’ya gösterdiği “rıza”dan dolayı yeryüzünün distopyasını sineye çeker. Bu noktada Adem’in korkularını bastırması ve yalnızlığını gidermesi için Havva / kadın vardır. Yazar / anlatıcı tarafından kadın, tanrısal bir “strateji” veya erkeğin sosyal ihtiyacı olarak sıfatlandırılıyor. Adem, meleklere cennet-ütopyadayken yalnız olmadığını söylüyor. Melekler de Ona; “Şimdiden sonra bizden ayrısın… Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu, yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabb’ın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son gelenlere hasetle güldüler.”[5]

Adem ile Havva, hikâyede “siyah nokta” olarak betimlenen karanlık ve yoğun bir bulutun içine sürükleniyor ve ardından, semanın “katlarından” yerin yüzeyine “düşüyorlar.” Siyah nokta, Tanrı’dan ve tanrısal olan canlılardan kopuşun, tanrısal mekândan ayrılışın ve “yeryüzünün kaderine” bağlanmanın metaforudur. Siyah nokta, “Adem’le Havva”nın metafizik kaderini temsil ediyor.

“Ve Melekut, İnsanoğlu’nu böyle uğurladı. Ve böylece siyah yuvarlak bir gemi yerinden kımıldadı, henüz yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor. Havva onun kolları arasına gömülüyordu. Rabb’ın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de mesuttu.

Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden ayrılmanın hüznü çöktü (…)[6]

Cennet-ütopyadan koparılan “Adem’le Havva” toprağa değer değmez, bu sefer de birbirlerinden kopuyorlar, yoksa koparılıyorlar mı!?… “Siyah nokta” yeryüzüne ayak basar basmaz, “İnsanoğlu’nun” kaderi faal hale geliyor; “toprağın” zamansallığı ve mekansallığı içinde Adem ve Havva kayboluyor.

Tanrı’nın verili zaman-mekansallığından kopuş ve tanrısal bütünlüğün anlamını kaybetme endişesi, Adem’in korkularını artırıyor. Tanrı’dan uzaklaştığını ve yeryüzünde yalnızlık hissettiğini anlayan Adem, Tanrı’nın Eli olan kadını bulmaya çalışıyor. Adem için bu arayış, Havva / kadın özelinde, Tanrı’yı arayış anlamına geliyor. Yeryüzü distopyasındaki Adem’in bu arayışı, “aşkın” olan anlamın arayışını ifade ediyor. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dinmeyen kadın özlemi gibi; yazar da bütün eserlerinde bir anlamda “Havva”yı arıyor. Bulduğunu sandığında, bütünsel anlama kavuştuğunu düşünüyor, fakat bir süre sonra yanılıyor ve yeniden “siyah nokta”yla yüz yüze geliyor…

Sonuç

“Adem’le Havva”nın hikâyesi materyalist bir sonla bağlanıyor gibi görünse de, aslında öyle olmadığı anlaşılıyor; Adem ve Havva yeryüzüne “indikten” sonra birbirlerinden uzak noktalara düşüyorlar; “Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem Serendib’de bir dağ tepesinde idi. Havva, Adem’i nasıl arayacağını; Adem Havva’yı nerede bulacağını düşünüyordu.”[7] Böyle bakınca her iki ismin yeryüzünde başlayan yeni hayatlarına “özgür iradeleriyle” yön verecekleri sanılıyor. Elbette böylesi bir son, Tanpınar’ın bakış açısına uymayacağı gibi, geleneksel ve dinsel normlara da uygun olmayacaktı.

Hikâye, Havva’nın Adem’e bağımlılığını idrak etmesi ve ona kavuşma arzusuyla son buluyor. Diğer yandan, Adem de Havva’ya kavuşma arzusunu dile getirirken, temelde Tanrı’ya ve Tanrı’nın katına yeniden “çıkmayı” amaçlıyor; Havva, Adem’e bağlı, Adem ise Tanrı’ya bağımlı bir yolda ilerliyor. İradesini Tanrı’ya teslim etmiş ve kaderini yaşamayı göze almış her iki isim, üst varlığı arıyor ve üst varlıkla bütünleşmeyi amaçlıyor.

Sonuç II

Objektif olmak gerekirse hikâyenin yazıldığı tarihte (1955), Türkiye’de bugünkü gibi muhalif kadın hareketi bulunmuyor ve kadın kimliği etrafında şekillenen “yüksek dozlu” tartışmalar yaşanmıyordu. Dolayısıyla, bugüne benzer cinsiyetçi kimlik, anti-patriyarkal muhalefet, feminist sabitler, vb. konular, Tanpınar’ın önüne sık sık çıkmamış olabilir. Bu objektiviteye göre, Tanpınar’ın Havva’ya bakışını mazur görebilir miyiz peki: Hayır! Cumhuriyet sonrası Türkiye’de zorluklarla da olsa kitaplarıyla görünen kadın yazarların varlığına tanık oluyoruz. Ardından, Dünya Savaşı sonrasında kadının sosyo-ekonomik ve kültürel yönde attığı bağımsızlık adımları, kadının verili sosyo-politik ortamdaki görünürlüğünü artırıyor. Öyle ki, Tanpınar gibi bir yazarın Avrupa’daki kadın hareketinden ve Ekim Devrimi’nin kadının özgürleşmesi yönünde attığı adımlardan habersiz olduğunu söyleyemeyiz. Bu anlamda hem yerli kadın yazarların yaşadıklarına hem kadının toplumsal görünürlük alanını genişletme sancılarına hem de dünyada görünür olmaya başlayan özgür kadın olgusuna, Tanpınar “görmek” istediği gibi bakıyor.

Çünkü Tanpınar’ın kadına bakışı, bireye bakışından farklı değil. Birey, nasıl yapı-üstyapı alanlarının bir parçasıysa, bu yapıların kurumlarından ve kavramlarından bağımsız değilse, kadın da benzer bir anlamda “yapıların” parçasıdır. Sadece bir fazlası var; kadın, ek olarak erkeğe, aileye, toplumsal normlara varoluşsal olarak daha derin “katmanlarla” bağlı olmaya zorlanıyor.

Sonuç III

Post-truth düşünce-söyleminin yaygınlaşmasıyla birlikte, sosyo-kültürel ortamlarda “yeni” bir tinsel formun oluştuğunu görüyoruz. Konvansiyonel dinlerden farklı olarak, bu “yeni” inanışın üretildiği mekânlar, kapitalist üretim ilişkilerinin yoğun yaşandığı merkezler (meta-metropoller) ve bu merkezlerde yüksek dozda tüketilen “sosyo-dijital” kültürleşme ortamları oluyor. “Yeni dinselliğin” eski olandan öz olarak bir farkı yok. Var olan fark, sadece söylem ve ilişki biçiminde görünüyor. Eskinin inanç ve ibadet başlıklarında görünen katı, dışlayıcı, keskin tavır yerine, “yeni dinsellik” kapsayıcı, esnek, yapıcı bir dil ve biçim türetiyor. Dünyadaki tüm inanç sistemlerinden türetilmiş “kozmo-teolojik” ya da “hetero-dindarlık” terimleriyle açıklanabilecek spiritüel bir inanç formu şekilleniyor.

Gayet belirsiz, tanımsız, muğlak vb. nitelikleri olan bu “yeni dinselliğin” herkese çok çekici gelen anahtar terimleri bulunuyor; doğuş, uyanış, geliş, hissediş, nefes, yansıma, enerji / pozitif / negatif, paralel evren, hakikat sonrası, vb. Özellikle “sosyo-dijital” ortamlarda ve meta-metropollerde spiritüel ilişkiler “ağını” oluşturan bu “yeni din” bildiğimiz cemaat şekillenmesinden farklı olarak daha çok bireysel yönelimlerle yaygınlaşıyor. Dijital ortamlarda ağını oluşturan “network cemaatler” bu ortama uygun retorik-ibadet formları üretiyor.

Bugün “yeni dinsellik” hikâyede geçen Adem ile Havva ilişkisini, yazının üst kısımlarında sözünü ettiğim denkleme uygun olarak yeniden okuyor / yeniden hissediyor. Bu denkleme göre, Tanrı=Adem=Havva=Tanrı tinsel bütünlüğü içinde kalarak, yaşam formları ve ilişkiler yeniden yorumlanıyor.

Hamdi Karaşin


[1] Sefa Kaplan, Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar, Doğan Kitap, 2013, İstanbul, s.13.

[2] Oruç Aruoba, İle, Metis Yayınları, 15. Basım, Ocak 2023, İstanbul.

[3] Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler içinde Adem’le Havva, Dergah Yayınları, 20. Baskı, Mart 2024, İstanbul, s.255

[4] A.g.e., s.260.

[5] A.g.e., s.255.

[6] A.g.e., s.260-261.

[7] A.g.e., s.261.

Exit mobile version