Parşömen’in 7 yıldır sürdürdüğü soruşturmalarda ilk kez geçen yıl ChatGPT’den soruşturmayı yanıtlamasını istemiştik.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026!
2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
2025’te beni en çok etkileyen kitapların başında Ayfer Tunç’un Kasım 2025’te yayımlanan Annemin Uyurgezer Geceleri geliyor; bireysel hafızayı, aile içi suskunlukları ve kadınlık deneyimini sahici bir duygu ekonomisiyle kurarken, okuru kolaycı bir teselliye yaslanmadan metnin içine çekiyor.
Melisa Kesmez’in Çiçeklenmeler’i ise gündelik hayatın küçük kırılma anlarını, abartısız ama derin bir dille görünür kılıyor; metnin sakinliği, okuma deneyimini tuhaf bir biçimde daha sarsıcı hâle getiriyor.
Sibel K. Türker’in 2024’ün son çeyreğinde çıkan ve 2025 boyunca çok konuşulan Cennette Gibiyim romanında dilindeki canlılıkla birlikte, karakterin kendini yeniden kurma çabasını hem ironik hem de merhametli bir yerden izlemek mümkün; roman, hayatın pürüzlerini “düzeltmeden” sevmeyi başarıyor.
Rober Koptaş’ın 2024 Eylül’ünde yayımlanan Unufak’ı, yakın tarihin gölgesinde aile hikâyesini katmanlandırırken kolektif hafızayı kişisel ayrıntılarla kesiştirmesiyle akılda kalıyor; metin hem ritmini koruyor hem de bir toplumsal arka planı sessizce taşıyor.
Yılın sonunda karşıma çıkan Hülya Başarangil Demir’in Bilinmeze Doğru’su ise tarihsel belleği kurmaca aracılığıyla yeniden düşünmeye çağırmasıyla öne çıktı; romanın omurgasını oluşturan “aktarma” ve “tanıklık” meselesi, bugünle temasını hiç kaybetmeden ilerliyor.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
2025’te edebiyat ortamında en çok dikkatimi çeken şey, bir yandan üretim hızının artması, öte yandan okuma ve tartışma alanlarının daralmasıydı. Ödüller, fuarlar ve sosyal medya görünürlüğü edebiyat gündemini belirlemeye devam ederken, “iyi metin” ile “iyi dolaşım” arasındaki mesafe daha da görünür oldu. İlk romanların ve kısa biçimlerin çoğalması sevindirici; fakat aynı zamanda metinlerin daha “olgunlaşmadan” yayıma gitmesi de sıklaştı. Bunun yanında, kişisel anlatıların, otobiyografik damarların ve “ben anlatısı”nın hâlâ güçlü olduğunu, ancak okur tarafında bir doygunluk ve yeni biçim arayışını da tetiklediğini düşünüyorum. Yıl boyunca çeviri edebiyatın etkisi de konuşuldu: Sadece okuma tercihlerini değil, yerli metinlerin dilini ve anlatı kurma biçimlerini de dönüştüren bir etkileşim alanı oluştu. Bütün bunların toplamı, 2025’i “ne yazdığımızdan” çok “nasıl dolaşıma soktuğumuz” üzerinden tartıştığımız bir yıl hâline getirdi.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Bugün edebiyat ortamının en temel sorunu, ekonomik koşulların metnin kaderini doğrudan belirlemesi: kâğıt ve baskı maliyetleri, dağıtım tekelleri ve raf ücretleri, nitelikli metnin okura ulaşmasını zorlaştırıyor. Bu baskı, yayınevlerini daha “güvenli” tercihlere iten bir iklim yaratıyor; risk almak yerine tanıdık türlere, tanıdık isimlere yaslanma eğilimi artıyor. Eleştiri alanında da bir zayıflama var; tanıtım metni ile eleştiri arasındaki sınır bulanıklaştıkça, kitapların hak ettiği derinlikte tartışılması güçleşiyor. Sosyal medya görünürlüğü ise bir yandan yeni okur toplulukları yaratırken, öte yandan hızlı tüketim ve “anı yakalama” baskısı nedeniyle yazarları ve okurları yüzeyselliğe itebiliyor. Son olarak, ifade özgürlüğü ve otosansür meselesini de göz ardı edemeyiz; yayıncılık ekosistemi üzerindeki doğrudan ya da dolaylı baskılar, edebiyatın deneysel, itirazcı ve çoğul seslerini törpüleme riski taşıyor.
