Parşömen’in 2019 yılından beri sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.
2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Parşömen’in Edebiyat Soruşturması her yılsonu heyecanla beklediğim, yıl içinde etkilendiğim bir kitabı okurken “ben bunu listeme koyarım” diye düşündüğüm, diğer katılımcıların hangi kitabı öne çıkardıklarını merak ettiğim neşeli bir geleneğe dönüştü benim için. Umarım uzun yıllar devam eder. Gelelim önem sıralaması yapmaksızın hazırladığım listeye:
Bilge Ulusman’ın Metis yayınlarından çıkan Edebi Babanın Reddi: Kadın Yazınında Kurucu Söylem, Türsel İşlev ve Anlatısal Arayışlar (1895-1950) kitabı, kalem/penis metaforuyla yazma eyleminin eril bir alan olduğu söylemiyle baş etmeye çalışan, edebi kanondan dışlanan, eserleri değersiz görülen kadın yazarların Türkçe edebiyat söz konusu olduğunda “eril vesayet kriziyle nasıl mücadele ettiğini” göstermesi, birkaç isim dışında ilk kez duyduğum pek çok kadın yazarın eserleri, yazınsal anlamda da kurdukları dostluklar (birbirlerinin eserlerine yazdıkları önsözler vs.) ve homososyal bağları (mektuplaşmaları mesela), dergiler etrafında örgütlenmeleri, geç dönem Osmanlı kadın yazınından başlayarak kendine ait bir edebi gelenek ve kurucu söylemi nasıl sağladıklarını göstermesi bakımından çok önemli bulduğum ve zevkle okuduğum bir inceleme oldu.
Didier Eribon’un İletişim yayınlarından çıkan Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü adlı kitap yazarın kardeşleriyle birlikte annelerini huzurevine yatırmalarıyla başlıyor. Hizmetçi, temizlikçi ve nihayet işçi emeklisi yaşlı kadın evinden ayrılmak istemese de artık yalnız kalabilecek durumda değildir; sürekli düşüyor, zorlukla yürüyor ve bazen halüsinasyonlar görüyordur. Ancak gönülsüz gittiği bakımevinde yedi hafta sonra hayatını kaybedecektir. Eribon işte bu süre içinde annesinin geçmişini de hatırlayarak, devlete ait bir bakımevinde kendi gibi fiziken ve mental olarak kısıtlanmış yaşlıların durumunu bireysel ve kapitalist sistemle de ilişkisini kurarak toplumsal düzeyde tartışıyor. “Yalnızlık Çölü” dediği bakım/huzurevlerinde geçici değil ölene kadar kalınır ve gidenler bunu bilir! Elbette etkinlikler, aktiviteler, geziler de vardır ve bunlar “ölmeyi beklerken çok sıkılmasınlar diye yaşlıların dikkatini dağıtmak için”dir. Burası “yeniden çocuk olmuş ama önlerinde bir gelecek olmayan yaşlılar için bir kreş” gibidir. Sonuçta Eribon yaşlılığı, yası, ölümü, anne kaybını ince ince didiklerken kitabı yazmaktaki amacını kaybetmiyor; madun konuşabilir mi? Yaşlılar adına, yaşlılar için konuşmak, onlara bir ses vermek yazarların, sanatçıların ve entelektüellerin görevi değil mi?
Fatma Nevin Vargün’ün Heval Sen Daha Özgürleşmedin mi? adlı Dipnot’tan çıkan kitabı otobiyografik bir anlatı. Karslı (yarı) Kürt bir kadın olan Vargün’ün, çocukluğundan başlayarak Eğitim-Sen ve İlerici Kadınlar Derneği’nden siyasi partiye, Kürt kadın hareketinden feminizme, yerel siyasete, bağımsız kadın çalışmalarına süren yolculuğuna tanıklık ediyoruz. Vargün verdiği bir röportajda “kitabı yazmaktaki temel amacım Kürt kadın hareketinin ilk örgütlenme yılları olan 1996-2006 yıllarını, kendi tanıklığımla yazıya dökerek şimdiki ve daha sonra gelecek nesillere aktarabilmekti. Bu benim için büyük bedeller ve emeklerle bugünlere gelen Kürt kadın hareketine duyduğum feminist bir sorumluluk ve adeta bir borçtu” der. Bu dönemi anlatırken ne Kürt hareketi içerisinde de hâkim olan eril siyaseti eleştirmekten geri durur ne de Handan Çağlayan’ın deyimiyle propagandacı bir dil kullanır; içeriden ve eleştirel bir mesafe ile yaklaşır yaşananlara. Ayrıca anlatıya sızan gündelik hayat ayrıntılarını da durdurmaz. Sonuçta genç kuşakların kadın hareketinin bugünlere nasıl geldiğini, bin bir emekle, bedelle, ilmek ilmek dokunduğunu görmelerini sağlayan kıymetli bir metin var elimizde.
Vigdis Hjorth’un Siren Yayınlarından çıkan Annem Öldü mü adlı eserini okuduğumda birçokları gibi ben de çarpıldım. Duygusal yükü çok ağır bir roman neticede. Bu romanda olduğu gibi kimi zaman karanlık bir bataklığı andıran anne-kız ilişkilerine bakmak kolay değil. Ailesiyle otuz yılı aşkın bir zamandır hiç görüşmeyen Joanna, Norveç’e geri dönerek annesi ve kız kardeşiyle konuşmanın yollarını arar. Altmış yaşında bir kız çocuğunun annesiyle hesaplaşma, annesi tarafından onaylanma ve sevilme isteği olarak da okunabilir.
Küçük bir uyanıklık yaparak beşinci maddede çok beğendiğim üç çeviriden kısaca bahsetmek istiyorum. Belki seneye “en beğendiğiniz çeviriler” sorusu eklenir. İlki Emine Ayhan’ın İngilizce aslından yaptığı Akademim yayınlarından çıkan W. Shakespeare’in Macbeth Tragedyası çevirisi ki çift dilli bir çeviri; sol sayfada metnin orijinali, sağ sayfada Türkçesi yer alıyor. Çok açıklayıcı, titizlikle hazırlanmış “Notlar” bölümü de cabası. İkincisi Koç Üniversitesi Yayınlarından çıkan, Nazmi Ağıl’ın “Bana Hiç Yazmayan Dünyaya: Emily Dickinson – Şiirler, Çeviri Kararları, Yorumlar” kitabı. Çeviri diyemedim, çeviriden çok daha fazlası çünkü. Yine çift dilli bir çeviri, her bir şiir için kelime seçiminin neden o değil de şu olduğunun açıklaması ve şiirlerdeki referansları işaret ettiği veya Dickinson’ın mektuplarından faydalanarak yazdığı notları, yerli/yabancı başka şairlerin benzer şiirlerine yer verdiği yorumlar bölümü muazzam! Üçüncüsü Livera Yayınlarının Yakışıksız Kitaplar serisinden çıkan McKenzie Wark’ın Örümcekler için Felsefe: Kathy Acker’ın Alçak Teorisine Dair kitabının Gülkan Noir çevirisi. Su gibi akıp giden nefis bir çeviri.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
“O çöp toplayanlara çok kızardım… Arabamın camını indirir ne yapıyorsunuz ayıptır, pislik yapıyorsunuz yapmayın filan derdim” diyen ve sonra bir kitap okuyarak çöp toplayanlara karşı önyargılarının kırıldığını anlatan bir yazara, Ayşe Kulin’e Orhan Kemal Roman Ödülü verilmesi yılın en utanç verici edebiyat olayıydı bana kalırsa. Neyse ki yerini bulan ödüller de var, mesela 10. Antalya Edebiyat Günleri’nde Muratpaşa Belediyesi’nin En İyi Öykü Kitabı ödülünü Dünyanın Bütün Karıncaları ile Cabir Özyıldız ve Karanlığın İcadı ile Özlem Dikeçligil’in paylaşması gibi.
Zaman Sığınağı, Hüznün Fiziği ve son kitabı Bahçıvan ve Ölüm ile tanıdığımız Georgi Gospodinov bildiğiniz gibi yakınlarda İstanbul ve Bursa’ya geldi ve müthiş bir ilgiyle karşılandı. Bana göre tezahüratı kesinlikle hak eden bir yazar olmasına rağmen bu ilgiye şaşırdım ve anlamakta zorlandım doğrusu. Bahçıvan ve Ölüm kitabı henüz yayınlanmamış olsaydı yine böyle kalabalıklarca karşılanır mıydı? Değilse bir yas kitabı etrafında ortaklaşmamızın anlamı ne olabilir?
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Dijitalleşme pek çok alanda olduğu gibi edebiyat ortamında da çeşitli dönüşümlere yol açtı. Mesela “Çalınan Dikkat” ortak sorunumuz. Sosyal medya ve kısa içerik tüketimi, okuma alışkanlıklarını olumsuz anlamda değiştiriyor diye düşünüyorum. Diğer yandan podcast’ler, çevrimiçi dergiler, dijital yayıncılık ve sesli kitaplar dijitalleşmenin en sevdiğim yanları. Ancak geleneksel yayıncılık bu geçişe uyum sağlayamadı ve kağıt, baskı, dağıtım maliyetlerindeki artış, üstüne ekonomik kriz kitap fiyatlarını arşa çıkardı. Neyse ki kitap influencerları bu geçişe uyum sağlamış durumda. Instagramda tam yöresel peynir kutusunu geçmişken birisi elindeki kitabı gösteriyor, linki profilimde diyor ve tıkladığınızda başka bir platforma, büyük bir alışveriş sitesine yönlendiriliyorsunuz. Kitap bir tıkla kapınızda! Kitaba kutsiyet atfettiğim, tapınaklarda yüz sürerek bedavaya alalım demek istemediğim açık herhalde. İtirazım, feminist mücadelenin yükseldiği yıllarda yayıncılık sektöründe kadın olarak var olmak için verilen emeğin üzerinde şimdi sadece görünürlüğü önceleyerek tepinmek. Bir kitap okudunuz ve hakkında ne yazıldı, nasıl değerlendirildi merak ediyorsunuz diyelim. Bulabildiğiniz chatgpt’de yazdırılmış, copy paste ile çoğaltılmış, küçücük bir pırıltı veya orijinal bir fikirden yoksun birbirinin aynı yazılar. Ücretli kitap kulüplerini de anlamakta zorlanıyorum. Hâlbuki kolektif okuma, birbirini dinleme ve tartışma çok kıymetli. Sayıları zaten az olan bağımsız edebiyat dergilerinin finansal sıkıntılarla boğuşması başka bir problem. Sansür ve oto-sansür riski giderek artıyor. Ve hiç değişmeyen sorun: telif ücretlerinin düşüklüğü birçok yazarı asgari geçim sınırında yaşamaya zorluyor; edebiyatı tek uğraşı olarak sürdürmek giderek zorlaşıyor.
