Site icon Parşömen

2025 Edebiyat Soruşturması: Bahriye Çeri

Parşömen’in 2019 yılından beri sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere, akademisyenlere yönelttik sorularımızı.

İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

Bahriye Çeri

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Devrim Koçak’ın Yağmurdan Sonra, Bahardan Önce romanını çok beğendim. Roman, 2016’da Ankara Garı bombalı saldırısı sonrasını işliyor. Şehirdeki terör saldırıları, kentsel dönüşüm, sığınmacı-mülteci meseleleri, belirsizlik ve korku iklimi romanın doğrudan arka planı. Mekân (apartman, yıkılmak üzere olan bina) metafor olarak güçlü: hem korunaklı bir yaşamın çatısı hem de değişim, yıkım, kayboluşun simgesi. Bu yönüyle roman, bireysel kaderlerle kolektif kaderi — kişisel acılarla toplumsal kırılmaları — iç içe geçiriyor. Yağmurdan Sonra, Bahardan Önce, sıradan insanların gündelik yaşamlarının altındaki “görünmez travmaları”, toplumsal huzursuzlukları ve sorumluluk gri alanlarını cesurca ele alıyor. Şehir, yıkım, kayıp, göç — tüm bunları karakterlerin iç dünyasıyla ustaca örtüştürerek, okuyucunun hem empati kurmasına hem de geçmişle bugün arasındaki çatlağı fark etmesine olanak tanıyor.

Çok yeni yayımlanan Özlem Ünaldı’nın Annem Aşure Gönderdi romanı beni çok etkiledi. roman suç, vicdan, aile ve kader temalarını çok katmanlı bir anlatıyla bir araya getirirken, bilinç akışıyla iç monoloğu ustalıkla iç içe geçiriyor. Özellikle karakterlerin farklı seslerle ve kırılma anlarıyla konuşması, metne hem psikolojik derinlik hem de dramatik bir ritim kazandırıyor. Tuz Gölü’ndeki ceset sahnesinden başlayan anlatı, geçmişle hesaplaşmayı sert ama şiirsel bir dille kuruyor. Günlük hayat ayrıntılarıyla büyük travmaların yan yana gelişi, metni sarsıcı olduğu kadar sahici kılıyor.

Arjantinli yazar-sahaf Patricio Rago’nun dilimize Nadir Kopyalar olarak çevrilen öykü kitabı etkileyici. Toplam 25 kısa öyküden oluşuyor. Öykülerde, Buenos Aires’teki sahaf dükkânı, ikinci el kitaplar, eski kitaplarla kurulan ilişkiler, okurlar, satıcılar, kitap severlerin yolları kesişiyor. Kitap kitapların da bir “hafıza”, bir “geçmiş” taşıdığı fikri üzerine kurulu; eski basımlar, geçmiş sahipleri, okurlar, koleksiyoncular… Bu yönüyle okurluğa, kitaba, hatıralara bir sevgi/saygı duruşu.

Son olarak Michèle Barrière’in Türkçede Kakımın Kanı olarak çevrilen romanını anmak istiyorum. Kitap “gastronomik polisiye / tarihî roman” türünde. Yani hem dönemin tarihî-sosyal arka planını, hem de saray entrikalarını, gizemi, komploları ve yemek/sofra kültürünü birlikte sunuyor. 16. yüzyıl Fransa’sında aristokrasi, saray hayatı, sanat ve siyaset iç içe geçmişken; bir yandan da saray sofrasının sunumu, kraliyet ziyafetleri ve dönemin gastronomisi romanın atmosferini besliyor. Başkahraman Quentin’in görevi bir sanatçıyı saraya getirmek (Leonardo da Vinci) salt kültürel değil; politik ve entrika yüklü bir görev. Bu sayede roman, güç, sadakat, ihanet, şehvet, hırs, otorite gibi insan ve toplum meselelerini; saray ve aristokrasi bağlamında işliyor. Sanatın, siyaset ve saray oyunlarıyla nasıl iç içe olduğunu; bireyin iktidar karşısındaki çaresizliğini ya da mücadeleyi görselleştiriyor.

Michèle Barrière, daha önce neden çevrilmedi Türkçeye bilmiyorum oysa çok hoş romanları var. Kendisi gastronomi tarihçisi. Eserlerinde tarihi yalnızca arka fon olarak kullanmaz; mutfak kültürünü, siyasal entrikaları ve cinayeti aynı tencereye atıp kaynatarak bambaşka bir tarihî-polisiye türü yaratır. Onun romanlarında yemek tarifleri bile birer ipucu, sofra ise hem iktidarın hem suçun en çıplak göründüğü sahnedir. Barrière, geçmişi akademik bir mesafe ile değil; kanı, buharı, kokusu ve gerilimiyle bugüne taşıyarak okuru tarihin mutfağına sokar. (Aziz Hatman bu türde bir roman yazmıştı Son Teşebbüs adında ama sonra devamı gelmedi sanırım.)

Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?

Bence de bu, yılın en çarpıcı edebiyat olayı. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sının İngiltere’de çok satanlar listesine girmesi, bizim yıllardır kendi değerimize tam olarak bakamayışımızın da sessiz bir yüzleşmesi gibi. Kendi ülkesinde çoğu zaman “romantik bir klasik” diye daraltılan bir romanın, başka bir dilde evrensel bir aşk ve yalnızlık metni olarak büyük bir karşılık bulması, edebiyatın sınırları ve önyargıları nasıl aştığını güçlü biçimde gösteriyor. Bu başarı, Türk edebiyatının dünya okuruyla kurabileceği bağın ne kadar derin olabileceğinin somut bir kanıtı.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Edebiyat ortamımıza baktığımızda çok sorun var aslında, bir tanesini örnek vereyim, telifi bitmiş klasik yazarlarımızın hep aynı, artık kanonikleşmiş birkaç eserinin farklı kapaklarla, farklı yayınevlerinde tekrar tekrar basılması; buna karşılık bu yazarların gazete ve dergilerde kalmış metinlerinin, tefrikalarının, dağınık yazılarının derlenip gün yüzüne çıkarılmaması. Bunun temel nedeni de yayınevlerinin bu tür uzun soluklu, zahmetli ve maliyetli çalışmalara zaman ve para ayırmak istememesi. Üniversitelerde yapılan tezler de masa başında kütüphaneye gitmeden yapılıyor. Bir yazarın kitap olarak basılmış birkaç eseri döne döne ele alınıyor ama gazete ve dergilerdeki eserlerine bakılmıyor. Ayrıca kitap ve kültür politikamızın neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyen yayınevlerinin ve oralardaki birkaç kişinin görgü, zevk ve bilgisiyle sınırlı kalması, edebiyatın çeşitlenmesini ve derinleşmesini ciddi biçimde kısıtlıyor. Yayın kurulları ile danışmanlık mekanizmasının büyük ölçüde ortadan kalkması da nitelikli editoryal süzgecin zayıflamasına, dolayısıyla piyasa merkezli, kısa vadeli yayıncılığın baskın hâle gelmesine yol açıyor. Bu nedenle de yayınevleri risk almaktan kaçındığı için çeviri eserler piyasayı doldururken, yeni ve güçlü yerli yazarların ortaya çıkmasını destekleyecek ortam oluşmuyor; edebiyatımız kendi geleceğini beslemek yerine dışarıdan alınan metinlerle günü kurtarmaya çalışıyor.

Exit mobile version