Site icon Parşömen

Deniz Mahabad’ın “Suyun Kırmızı Gölgesi”ndeki öykülerinde toplumsal sorumluluk bilinci | Raşel Rakella Asal

Romanların yazıldığı dönem, toplumsal yapı kadar, yazarın hayatı da ilgimi çekmiştir çünkü yazarlar biraz da yarattıklarının ürünüdürler diye düşünürüm. Her yazar, kitaplarına kendini saklar; metnin ince ayrıntılarında, satır aralarında gezindikçe yazarın kendisini bulursunuz. Yaşadıkları, yaşayamadıkları, düşleri, gerçekleri, kendiyle hesaplaşma zamanıdır.

Yazar nereye kadar bir şey anlatıyor? Nerede kendisi var? Üç Kız Kardeş Moskova’yı özleyen kızlar değil, verem olduğu için oyunu oynanırken Moskova’da bulunamayan Çehov’un ta kendisidir. Vanya Dayı’da çevre bilinci üzerine konuşan, doğa aşığı Dr. Astrov değil, yine yazarın kendisidir. Martı’nın yazarı Trigorin’e, yeni sanat anlayışı konusunda açıklama yapan Treplev’den çok, Çehov’dur. Yaşamında sancılı dönemler geçiren Kafka’nın, romanlarında yarattığı karakterleri, kendi öz yaşamından yola çıkarak kurguladığı kabul edilir. Hatta Dava ve Şato romanlarında başkarakterlerin her ikisi de K. harfini taşırlar. Virginia Woolf romancılığında kadın kimliği ön plandadır. Bu açıdan roman dilinde devrim yaratmıştır; feminist bir bilinçle muhafazakâr toplum değerlerine yumuşak ama kesin bir edayla başkaldırır ve ona göre sanat tümüyle otobiyografiktir.

Sanat eseri ve hayat ilişkisi açısından Deniz Mahabad’ın Suyun Kırmızı Gölgesi’ndeki öyküleri onun edebiyat yolculuğunda toplumsal sorumluluk bilincini yansıtması açısından okumak gerekir. Yazar olarak Deniz Mahabad’ın, doğduğu coğrafyanın sorunları ile orada yaşayan insanın dramını toplumsal bağlam içinde değerlendirerek öykülerini üretmiş olduğu açıkça ortaya çıkar. Ülkesinin yaşadığı sancılı dönemlerde ortaya çıkan sosyal psikolojik ortamı kendi bizzat yaşamış, içinde doğduğu toplumun sorunlarını en ince ayrıntısını kendinde içselleştirmiş, Suyun Kırmızı Gölgesi’nde yansıtmıştır.

Suyun Kırmızı Gölgesi öykü kitabının isminde geçen kırmızı rengi o yörenin acılı, kanlı geçmişini çağrıştırıyor. Yazar doğduğu ve yaşadığı yöre ile okuru yüzleştirmeye çağırıyor. Bir bütün olarak ele aldığımda bu öyküleri bir “otoportre” olarak değerlendiriyorum. Bu öykülerin yola çıkma hikâyesi yazarın yaşadığı coğrafyadan hareketle yolunu çizmeye başladığına göre bu düşüncemde yanılmadığıma inanıyorum. 

Suyun Kırmızı Gölgesi, Diyarbakır’dan dünyaya seslenen bir ses… Diyarbakır yöresinin merceğe alındığı bu öyküler okura çarpıyor. Yazarın sesi kulağınızdan hiç çıkmıyor, okuru etkisi altına alıyor. Kendi coğrafyasının acılarını çok derinden hissettiğini anlıyorsunuz. Bu duyguya okuru da ortak ediyor, siz de yazarla birlikte hüzünleniyorsunuz.

Başkaldıran insan olarak Deniz Mahabad

İnsanın temel özelliklerinden biri içinde bulunduğu koşula karşı çıkan, “hayır” diyebilen ve başkaldıran bir varlık olmasıdır. İçinde bulunduğu çıkışsız durumu aşmak için eylemde bulunan bu insan tipine “aydın” diyoruz. Nedir “aydın” olmanın özellikleri? Elbette aydın kişi hiçbir neden yokken “hayır” demez. Başkaldırısının özünde uğruna savaştığı davanın haklılığına karşı duyduğu inanç yatar. Aydın olarak Deniz Mahabad kendi başkaldırı eylemini yazı eylemine dönüştürmüştür. Bu yazma eylemi ile doğum yeri olan Diyarbakır yöresinin içinde bulunduğu koşullara karşı çıkmaktadır. Yaşanan bir durumda sorun görmüş, yerleşmiş, kalıplaşmış düşünce ve değerlere karşı çıkmış, bu durumun sürüp gitmesine “evet” diyemeyeceğini ortaya koymuştur.

Başkaldırı eylemi ile yeni bir değer yaratmaya yönelir. Bu eylemiyle amaçladığı kendi bireysel başkaldırısından topluma yeni bir bilinç, yeni bir değer kazandırmaktır. Onun başkaldırı eyleminde dünyayı tüm insanlar için daha iyi bir yer haline getirme isteği yatar. Bu açıdan Deniz Mahabad’da Camus’nün varoluşçu felsefi düşüncelerinin izini buluruz. Camus felsefi denemesi Başkaldıran İnsan’da yaşama olanağı olarak başkaldırı kavramı üzerinde durur. Ona göre gerçek başkaldırı bir değere yaslanarak ortaya çıkar ve bu değeri sonuna kadar korumaya çalışır.

Her başkaldırı başkaldıran kişide bir bilinç yaratır. Bu bilinç, kendisinde ve tüm insanlarda saygı duyulmasını istediği bir sınırı açığa vurduğundan, başkaldıran kişinin eylemi asla bencil bir eylem değildir. İstediği, tüm insanlar için geçerli olacak ortak bir değerin benimsenmesidir

Deniz Mahabad için yazma eylemi onun yaşamına değerini veren eylemdir. Bu uğraşı boyunca kendi hayatına ve varoluşuna anlam yükleyecek, kendi özünü oluşturacaktır. Kendinden başka kendine yol gösteren bir kişi yoktur. Yazarın doğduğu yöreyi yazma süreci acı içinde gerçekleşecektir. Bu süreç, onun özgür alanını oluşturur. Yazar olarak Deniz Mahabad kendini, kendi özgür iradesiyle yaratığına göre sorumluluğu bütünüyle kendisine aittir. Kendi seçimini yapmış, bu seçimine bağlanmıştır. Dolayısıyla eylemi de kendisine aittir. 

Kierkegaard’a göre “benlik insana yeryüzündeki ayrıcalığını kazandıran ve onu diğer varlıkların üstüne koyan insanın kendisiyle insan olma onuruna verdiği bir durumdur.” Bu açıdan diyebiliriz ki, Deniz Mahabad aydın olma bilincine ermiş bir kişidir. Yaşamına nasıl anlam katacağına dair değerlerini oluşturmuştur. Bireysel varoluş alanına geçmiş, birey olarak varoluşunun farkına varmıştır. 

Canlı bellek olarak Deniz Mahabad

Nuri Bilgin, Tarih ve Kolektif Bellek kitabında kolektif bellek ve canlı bellek olarak iki tür bellekten söz eder. Kolektif bellek resmi bellektir. Canlı bellek, olayları yaşayanların oluşturduğu ve maruz kalınan bir bellektir; bu olayların yükünü çeken, ağırlığını taşıyan, acı ve ıstırabını hissetmiş, korkusunu duymuş, şerefini ve utancını paylaşan insanların inşa ettiği bir bellektir. Mahabad’ın belleği canlı bellektir; yaşadıkları kendi yaşam öyküsünün içinde gömülüdür, maruz kaldığı bir geçmişle başa çıkmaya çalışmaktadır.

Mahabad’ın belleği geçmiş olayların izini sürer. Geçmişi sürekli yeniden ve yeniden hatırlayarak kendi kimlik öyküsünü yeniden yaratmaya çalışır. Bu durumu yazar farklı öykülerle, bütüncül bir kurmaca zamanı oluşturarak verir. Bütün olaylar zinciri rüyalar, karabasanlar, düşlenenler, yaşananlar… Hepsi anlatıyı dokuyan öğelerdir.

Olup bitenleri çok yönlü bir düşünme eyleminin süzgecinden geçirir. Yörenin yaşadıklarının utancını ve yarasını taşımaktadır. Suyun Kırmızı Gölgesi Güneydoğu Anadolu yöresindeki yaşama tutulan bir ayna, bir itiraz ve bireysel bir haykırıştır. Bu haykırış dayanılmaz derecede ağır bir hüzün halidir. Bu hüzün doğrusal ilerleyen bir his değil, onu sürekli aynı yere çarpıp geri döndüren bir döngüdür. Odysseus’un dönmesini bekleyen Penelope’nin tüm gün örgü örüp, her gece ördüklerini sökmesi gibi bir döngüdür. Bu yüzden öyküler sarsıcıdır.

Suyun Kırmızı Gölgesi’ni özetleyecek olursam “Diyarbakır halkının acısının güncesi” olarak ifade edebilirim. Deniz Mahabad’ın “ben de bu acının tam ortasına düştüm” yakınması okuma süresince hiç bırakmadı beni. Yazma eyleminin gücünü doğduğu yöreye duyduğu bağlılıktan ve yaşama tutkusundan alan Deniz Mahabad’ın bu ilk öykü kitabı ile Türk edebiyatında gelecekte daha nice öyküler vaad ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Raşel Rakella Asal

Exit mobile version