2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, yayın emekçilerine yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.
2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Açıkçası, öğrenci gençlik hareketi tarihi üzerine bir kitap yazımına yoğunlaştığım için çok fazla kurmaca okuma fırsatı bulamadım. Hele kıstası “2025’te çıkanlar” şeklinde daraltırsak üç kitap hariç hiç okumadım diyebilirim. Bu kitaplardan biri, Metin Turan’ın Hepsi Yalnızlıktan adlı öykü kitabı. Metin Turan yirmi yılı aşkındır tutsak bir devrimci. Türkiye’de hapishane edebiyatçılığı önemli hatta kurucu bir mefhumdur. Artık birçok kişi farkında değilse de, yayıncılar “aman başımıza bir iş gelmesin” diye bu alanla pek ilgili olmasa da ülkemizde hapishane yazını sürüyor. Bu açıdan önemli bir kitap.
Diğer kitap Ebru Ojen’in Belgrad Kanon romanı. Politik muhtevasıyla da, kişileri işleyişiyle de, diliyle de okuru içine alan bir romandı. Ojen’in diğer eserleri de ilgi çekici konulara dairdir, bizi okuyanlara bakmalarını tavsiye ederim. Öteki roman, yine Türkiye’den ve yine samimi bulduğum, anlatıyı önemsediğini gördüğüm başka bir kadın yazardan: Seray Şahiner’in Vatan Millet Samatya’sı.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
Olay değil de olgudan başlarsak, içeriksizlik, meselesizlik salgınının bilhassa da öykücülüğümüzde derinleştiği tespiti artık yaygın kabul görüyor gibi. Türkçesizlik de var işin içinde üstelik. Mâna ihtiva etmeyen şeyler üzerine mânâsı olmayan bir dil kullanımı moda oldu. Bunca mesele varken ondan kaçış sağlıklı değil, dille oynama, onu yeniden kurma, kurcalama anlamına gelmeyen düpedüz dilsizlik de bir kazanım değil. Bireyin sıradan hayatları da önemli, ki bu da zaten bir meseledir. Zira insan sosyal bir varlık, onun yalnızlığı da toplumsalın konusu. Ama bireyi işleyen metinler de mıy mıy bir dille ne anlattığı ve neden anlattığı anlaşılamayan rahatsız edici katır kutur bir Türkçeyle malul. Genel görüntüden ve eğilimden bahsediyoruz tabii, elbette kıymetli yazarlar da var. Berduşlukla kişisel gelişimcilik arasında salınan edebi bir garaib ivme kazandı.
En önemli edebiyat olayıysa herhâlde çeviri skandallarıdır. Yapay zekâya çeviri yaptıranlar ve orijinal metindeki ifadeleri keyfî (ideolojik saiklerle) kesip atanlar.
Takip edebildiğim kadarıyla 2025’te pek “büyük metin” çıkmadı. Cartarescu’nun Nostalji’si ve Bolano’nun Üçüncü Reich’i belki bir derece istisna sayılabilir. Paris’in Gizemleri’nin Türkçeye kazandırılmış olması da mühim. XIX. Yüzyıl Fransız edebiyatının başat metinlerinden. Boom kuşağının önde gelen isimlerinden Donoso’nun Edepsiz Gece Kuşu’nu da unutmayalım. Sek Sek’i (Cortazar) sevenler bunu da beğenecektir. Faulkner’ın “benden iyi tek yazar” diyerek taltif ettiği Wolfe’nin Eve Bak, Melek’i coşkulu lirizmiyle çekici, büyük kitaplardan biri. Türkiye özelinde, büyük bir isim olan Livaneli’nin son kitabı da buraya konulabilirdi. Lâkin epey eleştiri aldığını da gördüm ve bunlar ağır eleştiriler. Birçoğu da Livaneli’nin edebî derinliğini sorgulayan bilindik görüşler. Ve Kırmızı Buğday. Yazarın bir söyleşisine katılmıştım, kitaba büyük emek verdiği belli. Lâkin kitabın edebi işçiliğinden ziyade yazarın sol Kemalist perspektifi tartışıldı. Ahmet Büke’yi, özellikle belli bir cenah içinde, Yaşar Kemal’le mukayese edip, ona nazaran olumlayanlar da çıktı. Fakat benzer bir şey Faruk Duman için de olmuştu, Sus Barbatus üstünden. Yarıştırmak geliştiricidir ama bu işlerin o kadar kolay olmadığı da tartışmadan vareste.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Yukarıdaki sorunun bir devamı aslında. En temel problem meselesizlik ve dilsizleşme. Bilhassa kadın yazınında gözlemleniyor bu. Kadın şiiri neredeyse istisnasız başarılıyken, kadın öykücülüğünün genel bir ifade yitimine doğru akması enteresan. Türk romanını –kadın ya da erkek yazar ayırmadan– daha nitelikli bulduğumu burada söylemeliyim.
Diğer sorunlar daha bilindik, klasikleşmiş (ya da kangrenleşmiş) olanlar. Daha çok maddi kısıtlarla ilişkili olan yayıncılık sorunları, yayınevi emekçilerinin aynı bağlamdan beslenen dertleri, bu camiadaki cemaat / network ağı ve bunun, nicelik bunca mebzulken niteliği sakat bırakması vesaire.
Daha edebi taraftan problemlere bakarsak, ezelden beri söylüyorum; şiir âlemindeki “kankacılık” var, kurulu düzene hiç tavır almadan hatta bizzat iktidardan dostlar edinip, kitaplarını hükümetin yayınevlerinden basarak yapılan “avangardlık” performansı var mesela. Şiirin içeriksizleştirilmesinin ve anlama karşı açılan savaşın, yani gizli dilin (ki gizli dil avangarddır, salt edebi zevk için değil muhalefet için, illegalite için de araçsallaştırılır) yerini alan dümdüz kavramsızlığın heyulası var.
Daha genele vizör tutarsak, edebiyat dünyasındaki bu oto-kurmaca, anı salgını. Bu Ernaux’lar ya da bu yılki Gospodinov patlaması. Bu kişisel gelişimcilikler benim hoşuma gitmiyor. Ama okurun hoşuna gidiyor ki bunlar yaygın satıyor. Elbette okur eğilimlerinin yönetilebilir, yönlendirilebilir olduğunu da burada es geçmeyelim. Yazar niteliği gibi bir de okur niteliği tartışması var.
Tüm bu sorunların toplamı bir risk de yaratıyor. Gerçekten iyi olanın network ağı dışılığıyla hiç kimseye ulaşamaması ya da edebiyattaki gidişat sebebiyle ön yargılar sarmalının galebe çalmasıyla bir eserin belki de var olan kıymetinden kimseyi haberdar edememesi.
