20 Kasım 2025
Kırkpâre
Nasreddin Hoca twitter hesabı açmış kendine. Beş dakika sonra kapatmış.
***
Önce derin bir nefes alalım, yaşadığımıza şükredelim. Birazdan mezbahada kellesi bedeninden hunharca ayrılacak bir hayvan olabilirdik. (Şükretmek biraz tuhaf değil mi?)
Önce derin bir nefes alalım. Evdeysek pencereyi açalım, sağa sola bakalım. Çöp karıştıran 60 yaş üstü insanları görelim.
Önce derin bir nefes alalım. Evde değilsek göğe bakalım. Neler var orda neler. Bakın şurada küçük bir kız çocuğuna benzeyen sevimli bir bulut var. Bir balon. Gülen bir çocuk yüzü (Orhan Pamuk cümlesi). Gördünüz mü?
***
Panda Sevenler Derneği’nin kapısını açtığımda sigara dumanı, buhar, ter, kolonya karışımı bir koku karşıladı beni. “Bi pencere açın be, boğulcanız,” dedim ama kim dinler. Tınn! Kimisi fayans döşüyor, kimisi “ver bi 52” diye bağırıyor. Bağırıyor ama sesleri sigara dumanı yutuyor ve katiyen kahveci Muzaffer abiye ulaşmıyor. Tavla atan şaşkınların zar sesleri de manzaraya tüy dikiyor.
Muzaffer abiye baktım, tezgâhın ardından kafasının bir kısmı ancak görülüyordu. Ağzı yoktu. Bir çay işareti yaptım, her zamanki gibi hiç tepki vermedi. İşaretimi gördü mü, çayı getirecek mi, çayı yeni demledi de beş dakikası mı var. Ne anlarsan anla artık. Hiç tepki vermez bacaksız pezevenk. Muhabbeti yoktur ama çayı iyidir.
Dediklerine göre bu bacaksız Muzaffer marangozmuş önceleri, bir ara ortadan kaybolmuş sirklerde çalışmış, sonra da cellatlık yapmış. Duy da inanma. Böyle hikâye mi olur lan, kim yer bunları. Ben yemem.
Kapı açıldı, bir gram temiz havanın dumanlar arasında açtığı boşlukta Mahmut abi göründü. Eyvah ki eyvah. Birazdan yanıma gelir oturur, 93 yazında Beşiktaş’ta vurduğu iki metrelik ve de “nerden baksan” yüz kiloluk yaban domuzunu anlatır, “annadın mı” diye diye kafamı siker.
En iyisi tüymek.
“Muzaffer abi çay kalsın, acil işim çıktı,” diyorum. Gene tepki yok herifte. Öyle dümdüz, cellat gibi bakıyor.
***
akşamın saati
geç vurdu bugün balkona
alt komşunun kedisi susmuyor
doğurdu doğuracak
galiba
nüfusu artacak mahallenin
ikinci harp zamanında
bu kadar çok çöp karıştıran
var mıydı acaba?
akşamın saati
geç vurdu bugün balkona
kederi artacak mahallenin
eli kulağında
birazdan bir uçak geçer
iz bırakır avucumda
aman uçak canım uçak
bırakma beni buralarda.
***
“Nedir bu içimde kopuşan sevinç
Ölecek miyim ne”
Can Yücel
***
William Saroyan’ın bir söyleşisini dinledim. Benim hemşerim o. Sesini duyunca tamamen emin oldum bundan.
***
Gece rüyamızda hababam uçuyoruz, sabah uyanınca bodoslama çakılıyoruz.
23 Kasım 2025
Elif Derviş’in Uyuşma adlı kitabına el atabildim sonunda. Ben romanı, Valhaf adlı kahramanımızın arafta geçirdiği maceralar olarak okuyup öyle algılamıştım. Sanki ölümle yaşam arasında kalmıştı ve yaşama dönmek ya da ölüme yürümek seçenekleri onun elindeydi. Sonunda yaşama dönmeyi seçti, diye düşünmüştüm.
Bugün yazarın söyleşisine gittim ve Burak Görün’ün isabetli sorularıyla künhüne varmış oldum romanın. Üstelik bir nevi devamı gelecekmiş hikâyenin, sevindim.
24 Kasım 2025
Hafta sonu birkaç film yuttum. Biri Aras Bulut İynemli’nin Mustafa Kemal’i canlandırdığı Atatürk filminin ikincisi. Kaşlarını sürekli çatık tutmak herhalde yormuştur İynemli’yi. Ama sanırım ilk kez şiveli konuşan bir Atatürk’ümüz oldu böylece. Bu da iyidir. Rutkay Aziz’den bin kat iyidir tabii. Filmin bir dezavantajı da (tercihi öyle herhalde yönetmenin) çok uzun bir zaman dilimini kapsaması. Belki Atatürk’ün yaşamının daha sınırlı bir kesitine odaklansa daha başarılı olacak. Kim bilir.
İkinci film, Haluk Bilginer ve Feyyaz Yiğit’in başrolleri paylaştığı Yan Yana. Film iyi, eğlenceli. Fakat sinema salonları çekilir dert değil. Sürekli patlamış mısır yiyip kola içen insanlar, havasız bir ortam…
Üçüncüsü ise Türk futbolunun ordinaryüsü Lefter Küçükandonyadis’in hayatının anlatıldığı Lefter filmi. Lefter’in babasını canlandıran Halit Ergenç’i çok beğendim. Lefter’in etnik kimliğiyle ilgili yaşadığı bunalımın, 6-7 Eylül olayları sırasındaki hayal kırıklığının işlenmesi fena değildi sanki. Bir gişe filmi sonuçta bu.
25 Kasım 2025
Kırkpâre
Arkadaşlıklar da eskir. Eskiyor. Her şey gibi.
Okuduğumuz ve çok beğendiğimiz, sevdiğimiz bir kitap gibi; güzel olduğunu hatırlıyoruz ama tüm ayrıntılar silinmiş oluyor artık.
***
Saat iki gibi gürültüye uyandım. Rüyada mıyım, hayal mi görüyorum, eve hırsız mı girdi derken anladım ki sevgili alt komşum eşya taşıyor. Gecenin ikisinde!
Zorunlu seçmeli olarak kalktım yataktan. Biraz kitap karıştırdım, boş boş baktım sayfalara. Uyku piç oldu tabii.
Geçen Dünlük’te Korkuyorum Anne’nin kasabının “Danadan ne farkımız var?” diye sorduğunu yazmıştım. Yok işte. Danalar bu saatte uyur en azından, eşya taşımaz.
***
Güzel memleketimizde, eminim hepinizin malumu olan bir şey var. Toplumu ilgilendiren her meselede, istisnasız her meselede, toplum karpuz gibi tam ortadan ikiye bölünüyor. Bölündükten sonra da o tatlı ve sulu karpuzun iki parçası, birbirini katiyen dinlemiyor. Herkes kendi söylemek istediklerini söylüyor. Bu sözler, karpuzun diğer parçasına ulaşmıyor. Ulaşsa da dikkate alınmıyor. İki grup da birbirini faşistlikle, cahillikle, hainlikle, insan olmamakla (sanki insan olmak çok matah bir şeymiş gibi) suçlayıp bir sonraki tartışmaya kadar ringdeki köşelerine çekiliyorlar.
Bu hâl sokak hayvanları meselesinde de böyle, yaz saati tartışmasında da. Ne bileyim ben, Divan Şiiri konuşulurken de, futbol maçı konuşulurken de aynı durumla karşılaşıyoruz; Atatürk, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, İsmet İnönü, Menderes, Kenan Evren, Arda Güler, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Tolstoy, Dostoyevski, Cengiz Han, Bruce Lee, Talât Paşa, Orhan Pamuk (uzatın listeyi uzatabildiğinizce) gibi şahıslar hakkında görüş belirtirken de.
Konu, kişi ya da olay ne olursa olsun her meselede tablo aynı: Birbirine avaz avaz bağıran (dolayısıyla diğerini duymayan, duymadığı için dinlemeyen), birbirini suçlayıp duran iki güruh… Ne oluyor peki? Hiçbir mesele çözüme kavuşmamış oluyor böylece. Sorunlar öylece duruyor. Sızım sızım kanamaya, karpuzun iki parçasına da zarar vermeye devam ediyor.
Maalesef aynı durum Kürt Meselesi konuşulurken de ortaya çıkıyor ki insan umutsuzluktan ölecek gibi oluyor.
***
“Diriler
Savaş yapmakta
Barış istemedeyken
Ölüleri”
Dağlarca
***
3-4 yaşındaymışım, neredeyse ölüyormuşum. Hiçbir şey hatırlamıyorum tabii. Annemin anlatmasına göre doktor, “birkaç gün geç getirseydiniz, çocuğu kurtaramazdık,” demiş.
Eğer o zaman ölmüş olsaydım bu dünyaya hiç gelmemiş gibi olacaktım. Bu dünyaya dair hiçbir şey hatırlamayacaktım, hiçbir anım olmayacaktı.
Öldüğümüzde hatırlamaya devam edecek miyiz acaba?
Yoksa hiç yaşamamışız gibi sıfırlanacak mı zihnimiz?
Öyleyse bu kadar sevinç, üzüntü, keder ve mutluluk nereye gidecek biz ölünce? Çektiğimiz acılara, heyecanlarımıza ne olacak?
Galiba sanat, en çok bu yüzden var.
Buradaydım, demek için.
Bir zamanlar yaşamıştım, demek için.
Onur Çalı

