Site icon Parşömen

Mesut Barış Övün: Günizleri (31)

Varlık dergisinin Ekim sayısında Baki Ayhan Asiltürk, Selçuk Altun’un yeni romanını överken Altun’un bir özetleme ustası olduğunu yazmış. Bunun için örnek verdiği paragraf da şöyle:

Erzincan Hapishanesi’nde Şahin Hoca diye iflah olmaz firari bir öğretmen varmış. Birlikte aylarca tünel kazarak kaçmışlar. 1982’de siyasi mülteci olarak Almanya’ya nasıl sığındıklarını hep merak etmişimdir. Ara sıra Münih’ten telefon eder, sanki inleyerek konuşurdu. O zoraki sohbetlerde 1981’de ölen annemden bahsetmezdik. 1984’te o kanserden ölünce sarsıldım diyemem. Stres, sigara, işkencenin tahribatı ve umutsuzluğa daha fazla dayamamıştı.

Açıkçası, burada ben özetlemeden ziyade bir geçiştirme görüyorum. “Aylarca tünel kazarak kaçmışlar” cümlesini okuyunca, iyi de asıl roman oradaymış, diye düşünmeden edemedim. Selçuk Altun elbette kendine göre haklı sebeplerle olayları şu yıl şu oldu, diğer yıl bu oldu, diye sıralayıp geçmiş. Baki Bey, Altun’un roman dilinden taviz vermediğini söylemiş ama burada yazar demlenme ve konuyu olgunlaştırma gibi bu sanatın gerektirdiği niteliklere pek takılmamış, detaylı anlatımlara girmemiş. Kendine göre haklı sebepler diyorum, yazarın bunu odaklanacağı başka mevzulara bir an önce sıçramak için yaptığını düşünüyorum.

Selçuk Altun

Selçuk Altun’un kitap / edebiyat notlarını çok sevdiğimi daha önce de yazmıştım. Kitap İçin’lerin beşi de rafımdadır. Şu an üstüne çalışılmakta olduğunu umduğum altıncısının da kitaplığımdaki yeri hazırdır. Ama romanlarının hiçbirini okumadım. Baki Bey’in yazısından öğrendiğime göre (adı Karacaoğlan’ın bir şiirine gönderme olan) Öpsem Öldürürler Öpmesem Öldüm’de de Kitap İçin’dekilere benzer notlar, öz bilgiler, anekdotlar bolca mevcuttur ve salt bu özelliği bile bir Selçuk Altun romanını benim açımdan çekici kılmaktadır. Romana ya da Asiltürk’ün yazısının geneline dair bir lafım yok. İtirazım “özetleme ustası” ifadesine.

***

23 Ekim Perşembe akşamı Adapazarı Bilim Sanat Merkezi’nde Melis Kanyılmaz’ın piyano dinletisine gittim. Melis’in annesi ve yirmi beş yıllık arkadaşım Berrin konser boyunca hiç oturmadı; yüzündeki gurur ve tedirginlik karışımı ifade çok uzaktan bile belli oluyordu. Onun konser başlamadan önce telefonunu arkadaşlarına uzatıp, alın siz çekin, benim elim ayağım tutmuyor, demesi de pek hoştu. Küçük Melis kırk dakika kadar süren bu ilk konserinde bizi Handel’den İsmail Hakkı Bey’e uzanan bir hatta nefis bir müzik yolculuğuna çıkarırken kırk yıllık bir piyanist kadar soğukkanlıydı. Her bestenin sonunda yükselen alkışlar da bence salondakilerin onun ilerde daha büyük kitlelere çalacağı konusunda hemfikir olduğunun bir göstergesiydi.

Konserde benim bildiğim / az bildiğim pek çok melodi vardı. En etkilendiğim parça ise daha önce hiç duymadığım Handel’in Passacaglia’sı oldu. Bu son derece dokunalı melodiyi konseri izleyen günlerde de sık sık açtım, dinledim. Passacaglia’nın bir eser isminden ziyade müzikal bir form, bir teknik olduğunu ve başka sanatçıların da bu teknikle besteler yapmış olduğunu böylece öğrendim.

Ben o gece Melis’i dinlerken birkaç dakikalığına Yalova’ya da gittim. Lise 1’in yazında Turban Termal Otel’de staj yapıyordum. Sabahın çok erken bir saatinde biz peynir tabaklarını ve kruvasanları kahvaltı büfesine taşırken fonda hep Richard Clayderman çalardı. Hazırlıklar bitince o devasa restoranda (salon gerçekten çok mu büyüktü, yoksa küçük adımlarımla bana mı öyle geliyordu?) sıkıntıyla dolanır ve misafirleri beklerken bu piyano ezgilerini dinlerdik. Bu bakımdan o genç yaşımda piyano sesiyle Richard Clayderman adını özdeşleştirmiştim. Birkaç saat sonra restoran iyice dolduğunda ve çatal bıçak sesleri insan konuşmalarına karışıp gürültü alabildiğine yükseldiğinde, biz oradan oraya koşturur ve boşları toplayıp hızlıca mutfağa götürürken arada Clayderman’ın piyanosu da kulağıma çalınırdı.

***

Sadece kadınlar mı koruyacak bu Cumhuriyeti, diye sordu. Sorunun yanıtını biliyordu. Aslında her şey karar vermekle ilgiliydi. Kadınlar kendi kararlarını kendileri vermek istiyordu kuşkusuz. Ne düşünecekler, nasıl yaşayacaklar, hangi seçimleri yapacaklar – bunu, yani kaderlerini, başkalarının iki dudağı arasına, onların yaşam anlayışına bırakmak olmazdı artık. Benim ellerim var, benim ayaklarım var, diyordu kadınlar, mecbur değilim kimseye katlanmaya ve mecbur değilim istemediğim bir yerde olmaya.

“Cumhuriyet’in kazanımları” sözü pek meşhurdur ve her yerde kulağımıza çalınır ya, kadınlarınki öylesine bir kulağa çalınma değildi işte. İliklerine kadar yaşıyorlardı, hissediyorlardı bunu. Ondandı sahip çıkmaları.

***

Kötülük Çiçekleri’ndeki poetik havayı neden tam olarak hissedemiyorum? Bu şiirleri neden o kadar sevemiyorum? Tamam, Charles Baudelaire’in ünlü kitabında pek çok güzel şiir var, nice dizenin yanına da işaret koymuşum ama, nasıl demeli, Rus şiirleri kadar ya da Günizleri’nde de sık sık alıntı yaptığım Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi’ndeki şiirler kadar etkilemiyor beni Kötülük Çiçekleri.

Çeviriden mi acaba? Olabilir. Kitabı en son elime aldığımda fark ettim. Şu a-b-b-a uyaklı (sarmal kafiye) şiirlerden birinde 14’lü hece ölçüsü kullanılmış. Şiir çevirisi başlı başına zor bir mesele iken bir de kafiye ve ölçü dengesini tutturmaya çalışmak belli engeller getirmiş olmalı. Şiiri yazarken şairi sınırlayan bu kıstaslar çeviri aşamasını daha çetrefil hale getirmiştir diye düşündüm. Belki kitapta o poetik havanın (benim hissettiğim) eksikliğinin altında bu yatıyordur.

***

Herman Hesse’nin Siddhartha’sı. Henry Miller bu kitap için “benim gözümde Kutsal Kitap’tan kat kat üstün bir ilaçtır” demiş. Yok daha neler! Kutsal Kitap, Henry Miller’ın hayatında nerde duruyor, onun için neyi, ne kadar ifade ediyor bilmiyorum ama bu sözünden hareketle onun bu metne ya da tüm kutsal metinlere pek değer vermediğine hükmediyorum.

Peki, Siddhartha ne anlatıyor? Kitabı bu yaz ancak okudum ama, keşke daha önce okusaydım, gibi bir düşünce oluşmadı hiç kafamda (ki bu çok olur bende). Siddhartha kendi yolunu bulmak, dünyayı sevmek ya da ırmaktan öğrenmek (!) gibi soyutun soyutu konularda güzel yazılmış bir kitap, güzel bir dil kullanımı ama bence fazlası değil. Bu metni kutsal kitaplarla kıyaslamak bir tartışma ya da spekülasyon başlatmak için alınan bilinçli bir tutum gibi göründü bana.

***

Sözcükler’in 117. sayısında (Eylül-Ekim 2025) Viki Katsarou’nun şiirleriyle tanışıyorum. Sade bir anlatım, kısa-kesik dizeler ve yarı belirgin imgeler. Bu dil beni şu düşünceye getiriyor: Okuduğum şiirlerde bir “kendiliğindenlik” duygusu oldu mu daha bir seviyorum onları. Ne demek bu? Bir arkadaşım, “bence şiir işçilik kaldıran bir sanat türü değil,” diye yazdı geçen. İlginç. Belki ben de bunu kastediyorum, kendiliğindenlik derken. Çok zorlanmış ya da üstüne çok çalışılmış olduğu izlenimi vermeyen, rahat şiirler. Muhakkak yazılmıştır bir şeyler bu konuda. Belki ben de bir şeyler karalarım ilerde.

Viki Katsarou (Fotoğraf: Dimitris Kavouras)

Katsarou’nun bir şiirini örnek olarak / alarak buraya koyuyorum. (İngilizceden çeviren Nazmi Ağıl.)

LUNAPARK

                                                                                    Babam için,

Güneş yanıyor
gökyüzünde erirken-
aynı grinin
bin tonu.

Ve ben, yedi yaşımda
ilk kez öğreniyorum
kendi utangaçlığımla
başa çıkamadığımı-
dün bozulan
motosikletinin yanında.

Konuştuğun tamirciye
bakıyorum,
köprünün korkuluklarına
güneşin kendi kendine yanışına.
İmreniyorum.

Sana bakıyorum sonra.
Ne kadar da uzun görünüyorsun.
Parfümün burnuma dağılıyor.
Elini çekiştiriyorum
Beni göresin diye.

Ve ilk kez
Siyah, dipsiz bir dünyanın
boy attığını
fark ediyorum
kafamın içinde.

O alfabenin ilk harflerinden beri
otuz yıl sayıyorum.

Ve hâlâ yanıyor güneş
gökyüzüne batarken.

Gökyüzünde-
aynı grinin gölgeleri.
Öyle çok benziyor ki onunkilere-
Hiç öpmeyeceğim gözler.

Yedi yaşında bir kız
korkulu bir tapınmayla
bakıyordu ona.

Otuz yaşında bir kadın-
hiç vaktim olmadı
seni sevmeye.

Exit mobile version