Site icon Parşömen

Bastırdıkça geri dönen hayaletler: “Duvargeçenler” | Emek Erez

{"remix_data":[],"remix_entry_point":"challenges","source_tags":["local"],"origin":"unknown","total_draw_time":0,"total_draw_actions":0,"layers_used":0,"brushes_used":0,"photos_added":0,"total_editor_actions":{},"tools_used":{},"is_sticker":false,"edited_since_last_sticker_save":false,"containsFTESticker":false}

Tetes Kitap tarafından Esin İleri çevirisiyle yayımlanan “Musallat” Giannari’nin “Hayaletler Avrupa’ya Musallat Oluyor” başlıklı şiiri ve Didi-Huberman’ın bu şiirden yola çıkarak yazdığı “Duvargeçenler” başlıklı denemesinden oluşuyor.

Achille Mbembe, Brütalizm adlı kitabında kapitalist devletlerin “hudutlandırma” pratiğinden bahseder.[1] Bunun anlamı kabaca dünyada gücü elinde tutanların, belli mekânları belli kesimler için mütemadiyen geçilmez kılmalarıdır. Sınırlar dünyanın “artık” bedenlerine karşı yükselirken savaş, salgın, kıtlık gibi sebeplerle göç yollarına düşenler için yeni bir mücadele başlar. Bu mücadele, düşünürün genel olarak “yabancı kampları” olarak adlandırdığı yerlerden, aşılmaz kılınan sınırları geçme çabasıdır. Mbembe buradan yola çıkarak “hudutlandırma”nın, “hudut-bedenler” yarattığına işaret eder; “barındırmanın veya korumanın, açık denizde boğulmaktan ya da çölün ortasında kavrulmaktan kurtarmanın yasak olduğu” insanlardan bahsetmektir derdi. Gücü elinde tutan devletler için, az biraz hukukun olduğu, hayatlarını sürdürebileceklerini düşündükleri yere ulaşmaya çalışan “hudut bedenler”in, göç yollarında ölüp gitmeleri pek de önemli değildir. Çünkü Mbembe’nin Avrupa’da konukseverlik karşıtı politikaların artmasından söz ederken hatırlattığı gibi; “Avrupa göçmen adaylarının ya da bir yandan üretmeye devam ettiği çilekeş bedenlerin, yaşamından sorumlu olmadığına karar verdi. Bu göçmen adaylarının, çöl ve deniz gibi doğal engellere meydan okuduktan sonra, kendi namlarına tehlikeyi göze almaları gerek diye düşünüyor Avrupa, yeter ki bu tehlike uzakta, Avrupalı gözlerden ırak, gerekirse üçüncü ülkelerde baş göstersin…”

Kısacası, Avrupa bir yandan göçmen üreten politikaları beslerken diğer taraftan kendi politikaları sonucu yerinden olan insanları sınırları dışında tutmak için elinden geleni ardına koymaz. Mbembe’nin de işaret ettiği gibi bu “çilekeş bedenler” eğer sınırlara, kamplara ulaşacak kadar şanslılarsa bu sefer de her türlü hukuktan ve güvenceden yoksun biçimde âdeta kaderlerine terk edilirler ve onların seslerini duyurmalarının tek yolu varlıklarını dünyaya duyuracak dayanışma metinleri olur.

Tetes Kitap tarafından, Esin İleri çevirisiyle basılan Georges Didi-Huberman ve Niki Giannari’yi bir araya getiren Musallat adlı metin, Mbembe’nin bu bahsini hatırlamama vesile oldu çünkü düşünürün bahsettiği “hudut-beden”lerin yaşadığı sıkıntılar metnin odak noktasını oluşturuyor diyebiliriz. Kitapta Didi-Huberman, Giannari’nin “Hayaletler Avrupa’ya Musallat Oluyor” şiirinden yola çıkıyor. Bu şiir, Maria Kourkouta ile Giannari’nin şiirle aynı adı taşıyan belgeseli için yazılmış. Bu nedenle iki metin arasında dolaşan Didi-Huberman’ın, “Duvargeçenler” denemesinin ilhamını bu metinlerden aldığını söyleyebiliriz.

Şimdiye “musallat” olan geçmiş

Didi-Huberman, takipçilerinin bileceği gibi, çeşitli metaforları işe koşarak eleştirisini geliştirir, onun metinlerinde metaforlar yazarın metnini ilerletme yöntemi olarak işler. Bu kitapta da “duvargeçenler”i bu açıdan düşünebiliriz bana kalırsa. Bu kavram bir metafor olarak sınırlarda, kamplarda kendilerine yükseltilmiş duvarları aşmaya çalışanları imler. Bu aşma durumu Giannari’nin şiirinin de işin içine katılmasıyla onları bir hayalet olarak düşünmemize izin verir çünkü onlar, çoğunluğun atalarının göçmen olduğu bir dünyada, geçmişin hayaletleridir ve geçmiş ne kadar bastırırsanız bastırın geri dönendir, hayaletlerin sınır tanımadan duvarların içinden geçmeleri gibi onlar da geçerler ve geçmişin hatırlatıcısı olarak şimdiye “musallat” olurlar. Giannari’nin şiirinin şu dizeleri de bunu anımsatır:

“Unuttuğumuz ölüler
verdiğimiz sözler ve vaatler,
benimsediğimiz fikirler,
yaptığımız devrimler,
reddettiğimiz kutsallar,
tüm bunlar onlarla birlikte geri döndü.
Batı’nın sokaklarında
veya caddelerinde nereye bakarsan bak,
yürüyorlar: sanki bir kutsal alay gibi
bize bakıyor ve bizi aşıyorlar.

Şimdi sessizlik.
Her şey dursun.

Geçiyorlar.”

Söylediğim gibi, ne kadar inkâr edersek edelim geçmişin hakikati gün yüzüne çıkacağı günü bekler. Göçmenlerin, Didi-Huberman’ın deyimiyle “başka yapabileceği bir şeyi olmayan bu başka diyar insanlarının” durumunda da bu vardır. Çünkü düşünürün sonrasında ifade ettiği gibi onlar, “Hiçlikten ya da hiçbir yerden ‘çıkagelmezler’. Mültecileri düşman ülkelerden gelen istilacı kalabalıklar olarak gördüğümüzde, onların yabancılığını düşmanlıkla karıştırdığımızda, aslında daha önce olmuş bir şeyi aklımıza getirmeye çalışıyoruz demektir: Kendi soy ağacımıza ait olup bastırdığımız bir şeyi. Bu şey hepimizin göçmen çocuğu olduğumuz ve ne kadar ‘uzak’ olursa olsunlar (kuzenlerden bahseder gibi), göçmenlerin yalnızca geri dönen atalarımız olduğu.”

İnsan türünün tarihsel hikâyesinde çokça yeri vardır göçün. Türümüz farklı zamanlarda ve koşullarda hayatta kalmak için çeşitli sebeplerle yollara düşmüş, başka kültürlerle karşılaşmış, birbirinden etkilenerek bugünkü yaşama ulaşmıştır. Elbette her grup kendine has kültürel özelliklere sahiptir ancak “duvargeçenler”i sizin ötekiniz olarak tahayyül etmenin götüreceği yer özcü bir kimlik anlayışı olur. Oysa farklı kültürlerin sürekli etkileşim hâlinde olduğu bir dünyada öyle “saf” bir öz yoktur. Didi-Huberman’ın şu vurgusu da tam olarak bunu ifade ediyor bence:

“Bugün, paranoyakça kullanılan ‘kimlik’ sözcüğünün hedeflediği yerel kökenlilik (otoktonluk) diye bir şey aslında yoktur; işte tam bu yüzden her ulus, her bölge, her şehir ya da köy, birden fazla halk tarafından mesken tutulmuştur; halklar birlikte yaşar, bir arada varolur.”

Elbette burada şunu da işaret etmek gerekir kimlik her zaman “kökenliliği” hedeflemeyebilir. Hâlâ tanınma mücadeleleri açısından önemli bir kavramdır bana kalırsa ancak onu sabit bir öz şeklinde ele almak halkların ortak varoluşunu gözden kaçırmaya sebep olabilir.

Kimdir tanık?

Didi-Huberman’ın “Duvargeçenler” metni genel olarak göçmenliğe odaklansa da farklı katmanları olan bir metin. Mesela bana göre, metnin gündeme getirdiği önemli meselelerden biri tanıklık ki, Maria Kourkouta ve Niki Giannari’nin belgesellerinin amacının da bu olduğunu söyleyebiliriz. Onların tanıklığı, Suriye, Afganistan ve başka yerlerdeki savaşlardan kaçarak İdomeni kampına sığınan göçmenlerin çektikleri sıkıntılara dayanıyor. Bu insanların amacı Yunan-Makedonya sınırını geçmek, belgesel ve şiir onların yaşadıklarını görünür kılarak bu durumu tarihin bir ânı hâline getiriyor. Buradaki bedenler de metinde tanık olduklarımızı düşünürsek, başta bahsettiğimiz Mbembe’nin “hudut-beden” kavramını hatırlatıyorlar. Her türlü hukuktan ve güvenceden yoksun, Avrupa’nın kendi sokaklarına gelmediği sürece sorun olarak görmediği, kurtarılmaya tenezzül edilmeyenler. Bu nedenle kitap bize bir kere daha tanıklığın önemini hatırlatıyor, yaşadığımız dünyanın sürekli “felakete bakan”ları veya ondan geri kalanları olarak bu sorumluluğu hatırlamamıza vesile oluyor.

Zira, Didi-Huberman’ın işaret ettiği gibi; “İnsan hiçbir zaman kendisi için tanıklık etmez. Öteki için tanıklık eder. Tanıklık çoğu zaman söze dökülemez gibi hissedilen ve tanığın bulunduğu konumdan (fail, mağdur, seyirci) hareketle, ötekinin gözünde, tüm dünyanın gözünde inandırıcılık kazandırılması gereken sarsıcı bir deneyimden gelir. Böylece, etik bir borç olarak yerine getirilmesi gereken şeyi olduğu kadar, gördüğü şeyi de biçimlendirir.” Tanık, yaşananın direkt öznesi değildir, o daha çok etkilenen konumdadır. Herhangi bir felakette ya da gözünün önünde olan bir haksızlık karşısında, edilgin kalmayı reddederek başkasının başına gelen için bir şey yapma sorumluluğunu üstlenen, bunu “etik bir borç” hâline getirendir. Sadece şimdi için değil gelecekte bir gün, yaşanmış olanın hatırlatıcısı olmak için de önemli bir konumdur bu. Bu nedenle onun durduğu yer hem öteki için hem de yatay bir tarih hattı oluşturmak için işlevsel bir yerde durur. Bu konuda şöyle devam ediyor Didi-Huberman: “Tanık, inanır, borçlanır, görür ve aktarır: Yaşadığı deneyimden yola çıkarak, hangi biçimde dahil olursa olsun, ötekine her yöne seslenir. Sesini ve bakışını öteki için verir.” Tanık, deneyimden yola çıkar, görmüştür, işitmiştir; suskun kılınmış, dilsizleştirilmiş olanı bilmiştir, o zaman “etik borcun” muhatabıdır artık; dil olur, ses olur, tesellisi kalmayanın şimdide veya bir gün bir yerde sözü, cümlesi olur.

Peki, “Tanığın ötekisi kimdir?” diye soruyor Didi-Huberman. Ona göre, “Her şeyden önce, hareketini ya da acısını ifade etmek için zamanı ya da olanağı olmayandır: Dilsiz kaldığında, hayatta kalmanın acil gereksinimleriyle meşgul olan İdomeni mültecisidir.” Bu, tanığın sorumluluk gereği muhatabı olan mağdur ötekidir, kendisi için bir şey yapamayacak kadar gücü elinden alınmış, sadece hayatta kalmaya çalışandır, acısının aktarıcısı olacak bir dile gereksinim duyan, başkasının hem şefkatine hem de hakikatini duyurmasına ihtiyacı olandır. Ancak tanığın ötekisi bununla sınırlı kalmaz. Yine düşünüre göre başka bir öteki, “Bu eylemi ya da acıyı dinleyecek zamanı ya da cesareti olmayandır: Konforlu hayatının ıvır zıvırıyla uğraşan büyük şehirli tuzu kurudur.” Bu ötekilik konumu mağdur öteki konumunun karşıtıdır diyebiliriz. Kendi hayatının içinde kaybolup başkasının başına gelen karşısında pasif kalandır. Burada dert elbette bir ahlak çizgisi çekmek değil ancak neo-liberal bireyciliğin de getirisiyle dünyada başkasının maruz kaldığına bakıp geçenin de tanığın ötekisi olduğu vurgulanmalı.

Niki Giannari

Giannari’nin, “Hayaletler Avrupa’ya Musallat Oluyor” şiiri de bu tanıklık sorumluluğundan, o etik yükten çıkıyor: “Onlara bakmadan görürken onları / kendime bile görünmez oluyorum / ve ben hafızasız / tarihsiz / nefessiz / o gözlerde eriyorum.” Metnin bu dizelerinde görebiliyoruz bunu; “bakmak” değil “görmek”, kendini görünmez kılıp başkasının gözlerinde erimek, onu bir nesne gibi değil senin sorumluluğunda bir yaşam olarak düşünmek ve tanıklığın gereğini yerine getirmek… Bu durum, Maria Kourkouta’yla çekilen, aynı isimli belgesel için de geçerli.

Silinen yüz, yasa karşısında yabancılık

Göçmenlikle birlikte gelen yabancılık konumu birçok başka sıkıntıyı beraberinde getirir. Göçmen, tüm haklarının askıya alındığı ortamda başka bir dille varoluş mücadelesi verendir. Bu durum onun askıya alınmış varlığını daha da içinden çıkılmaz duruma taşır. Onun varlığı artık bürokrasinin soğuk belgeleriyle temsil edilir. Öncesizdir çünkü geçmişinin, daha önce kim olduğunun, konuştuğu dilin, nasıl bir hayattan geldiğinin, geleceğe dair bir hayali olup olmadığının geldiği yerde bir anlamı yoktur. Onun için gerçeklik sanki dünyada ilk günüymüş gibi bir “yabancılık”tır. Didi-Huberman, Arendt’in “yerinden edilmişler”in, “parka kapatılmış insanlık” kavramına indirgenmesini eleştirdiği yazısından yola çıkarak şuna işaret ediyor: “‘Yabancı’ topluluk belirsiz bir kitleye indirgeniyor, yurttaşlık haklarından yoksun bırakılıyor; her bireyin yüzü siliniyor ve onunla birlikte yalnızca onuru değil, genel anlamda etik varlığı da yok ediliyor.” Yüzü silinen kişi için “ben kimim?” sorusunun cevabı, “hiç kimse” anlamına gelmeye başlıyor, kendisini eski benliğiyle var edemeyen “yabancı”, devamlı kendisini kendisine hatırlatmak zorunda kalıyor. Kitapta yine Arendt’ten aktarılan şu örnekler bunun iyi bir delili bana kalırsa:

“Asla unutamayacağım bir genç adam vardı” diye anlatır Arendt, bir işi kabul etmek zorunda kaldığında iç çekerek şöyle demişti: “Siz kiminle konuştuğunuzu bilmiyorsunuz; ben Karstadt mağazasında reyon şefiydim.” Ancak bir de daha derin bir mutsuzluk içinde olan, yardım alabilmek için sayısız komitenin kapısını çaldıktan sonra çaresizlikle haykıran o yaşlı adam vardı: “Burada kimse benim kim olduğumu bilmiyor.”

Bu örnekler öncesiz bir yaşama mahkûm edilmiş insanların durumunu epey iyi anlatıyor bana kalırsa çünkü onlara yapılan, daha önce oldukları kişiyi silerken; onları, kendini sürekli sürekli yeniden kurmaya zorluyor.

Georges Didi-Huberman

Göçmen, yabancı veya mülteci konumunun getirdiği bir diğer zorlu durum bahsettiğimiz gibi yasa karşısında düşürüldükleri durumdur. Bu konuda Didi-Huberman yine Arendt’ten yola çıkarak ve polisin keyfi tavrını da vurgulayarak, kendi deyimiyle epey Kafkaesk ve durumu çok iyi anlatan bir örnek veriyor:

“Yasalardan ancak onu ihlal ettiği durumda koruma elde edebilir. Davası ve cezası süresince, karşısında hem avukattan hem de hukuki yollardan mahrum olduğu polisin keyfiliğinden korunacaktır. Dün yalnızca dünya üzerinde var olduğu için hapse atılan, hiçbir hakkı olmayan ve sınır dışı edilme tehdidi yaşayan kişi ya da çalışıp geçimini sağlamak için çaba gösterdiğinden yargısız ve mahkemesiz şekilde herhangi bir yere kapatılan kişi, küçük bir hırsızlık ‘suçu’ işlediği taktirde, ansızın, neredeyse tam anlamıyla bir vatandaş olma şansına erişir.”

Bunun ne kadar doğru olduğunu görmek için küçük bir haber taraması yapmak yeterlidir, görürüz ki göçmenlere veya mültecilere yönelik haberlerin çoğu ya ölüp gittikleri batan teknelerle ya da karıştıkları “suçlarla” ilgilidir. Yaşadıkları koşullar, hukuk karşısındaki kimsesizlikleri, ucuz işçi olmaları genellikle ne anaakım siyasetin ne de toplumun asıl gündemidir ama işlediği küçük bir suç onun nezdinde tüm göçmenleri günah keçisi yapmaya yeterlidir. Bu durumda onları yurttaş kılanla onları düşman kılan şey aynıdır: Suçlulaştırma.

Didi-Huberman ve Niki Giannari’nin seslerinin ortaklaştığı bir metin Musallat. Dünya siyasetinin ve gücü elinde tutan devletlerin “kriz” kelimesini bedenlerine yapıştırıp yokmuş gibi davrandıkları, kendi sorumluluklarını görünmez kıldıkları bir meseleyi farklı düşünürleri, farklı türden metinleri bir araya getirerek ele alıyor kitap. Yazı boyunca kitabın sorunsallaştırdığı meselelerin bana göre en can alıcı yerlerine odaklansam da metni başka şekillerde, sözü edilen başka düşünürlerin fikirleriyle çeşitli şekillerde okumak ve düşünmek mümkün.

Emek Erez


[1] İletişim Yayınları, 2022, Çev. P. Burcu Yalım, s.163.

Exit mobile version