Site simgesi Parşömen

İntermezzo: Bizi Birbirimize Bağlayan Kördüğümler | Müberra Dinler

{"remix_data":[],"remix_entry_point":"challenges","source_tags":["local"],"origin":"unknown","total_draw_time":0,"total_draw_actions":0,"layers_used":0,"brushes_used":0,"photos_added":0,"total_editor_actions":{},"tools_used":{},"is_sticker":false,"edited_since_last_sticker_save":false,"containsFTESticker":false}

Shakespeare, Tolstoy veya Dickens da kendi çağlarının popüler yazarlarıydı. Uzun vadede yaratacağı etkiyi zaman gösterecek ama şimdilik Rooney’nin sağlam yapılar oluşturmada, çekici diyaloglar yazmada ve karakter derinliği yaratmadaki yetkinliğinin onu sabun köpüğü bir bestseller yazarı olmaktan çıkarıp günümüzün nitelikli romancıları arasına yerleştirdiğini söyleyebiliriz.

İntermezzo, İrlandalı yazar Sally Rooney’nin dördüncü romanı. İlk iki kitabı Arkadaşlarla Sohbetler ve Normal İnsanlar onlarca dile çevrildi ve diziye uyarlanarak edebiyat okurlarını aşan geniş bir kitleye ulaştı. Kendisi gibi genç, zeki ve yetenekli insanların kurduğu ilişkileri merkeze alan ilk romanları, Rooney’nin “snapchat neslinin Salinger’ı” ve “bir jenerasyonun sesi” diye tanımlanmasına neden oldu. Fakat genç yaşta gelen popülerlik, yazarın edebi yetkinliği ve politik duruşu üzerine tartışmaları da beraberinde getirdi: Rooney romantik şeyler karalayan basit bir tüccar mıydı? Kendini Marksist olarak tanımlayan Rooney’nin yazdıkları yeterince Marksist miydi? Normal İnsanlar “en iyi ihtimalle, politik olarak kayıtsızdı.” Çıktıklarında kitapçıların önünde kuyruklar oluşturan romanları, “içerebilecekleri her türlü politik içeriği baltalayan kültürel tüketim ürünleri” haline gelmemiş miydi?[1] Rooney’nin kendini beğenmiş ve züppe karakterleri arasındaki mahrem ilişkilere odaklanışı onun politik duruşunun kolektiften uzak, sistemik bir küresel kapitalizm eleştirisinden ziyade kimlik ve gösterişçilik çerçevesinde şekillendiğini düşündürüyordu kimilerine.[2]

Bu burun kıvırmalarda, Rooney’nin romanlarını Marksist sorularla şekillendirdiğine dair iddialı açıklamaları da kuşkusuz etkili. Eh, Marks bugün dünyaya başka bir isimle gelse yeterince Marksist bulunur muydu, emin olamayız. Yine de Rooney’nin reel dünyada siyasi tavır almaktan, karşılaşacağı tepkileri göğüslemekten çekinmediğini söyleyebiliriz. En son İsrail’in Filistin’deki soykırımına karşı Filistin’le dayanışma açıklamaları ile gündeme geldi, bu durum hukuki ve politik gerilimlere yol açarak onun bazı ödül törenleri ve etkinliklere katılmasına engel oldu.[3] Peki politik içerik bir yana, romanları sanatsal açıdan, edebiyat dünyasındaki hızlı yükselişini haklı çıkaracak nitelikte miydi? İntermezzo ile Rooney bu soruya güçlü bir yanıt verdi, roman yazarın en olgun üsluba sahip eseri olarak eleştirmenlerden övgüler aldı, birçok listede öne çıktı ve ticari başarı sağladı.

Rooney, Trinity College mezunu, Avrupa çapında münazara yarışmalarında birinciliklere sahip. Romanlarındaki kahramanlar da genellikle kendisi gibi iyi eğitimli, beyaz ve entelektüel. Ele aldığı olayların, kişi ve temaların en iyi bildiği şeyi yazma eğiliminden kaynaklandığını düşündürüyor bu. Derin ve sağlam inşa edilmiş karakterleri gerçek meseleleri tartışıyor, gerçek sorunlarla boğuşuyor, hikâye içinde ikna edici dönüşümler geçiriyor. Biçimsel olarak da Rooney’nin roman türü üzerine kafa yorduğunu görmek zor değil. Güncel zihni yakalamayı başaran özgün bir anlatımla, klasik dramaturjinin tıkır tıkır işlediği, akıcı romanlar bunlar. Peki neden seveni kadar sevmeyeni de var Rooney’nin? Romantik ilişkileri, aileyi, zengin kız fakir oğlan gibi klasik temaları işleyişi, çoksatarlığı ve popülerliği onun hafife alınmasında ve edebi yetkinliğine şüpheyle bakılmasında etkili oluyor muhtemelen. Geveze çokbilmişlerle içe kapanık, havalı dâhiler arasında salınan karakterleri kimilerince antipatik bulunuyor. Popülerlik çoğu zaman edebiyat çevrelerinde niteliği sorgulatan bir önyargı yaratabiliyor. Öte yandan bir eserin kanonik olması, yani çağının büyük eserleri arasına girebilmesi için popülerleşmesi, belli bir etki alanı yaratmasının önemli olduğunu düşünenler de çok. Ne de olsa Shakespeare, Tolstoy veya Dickens da kendi çağlarının popüler yazarlarıydı. Uzun vadede yaratacağı etkiyi zaman gösterecek ama şimdilik Rooney’nin sağlam yapılar oluşturmada, çekici diyaloglar yazmada ve karakter derinliği yaratmadaki yetkinliğinin onu sabun köpüğü bir bestseller yazarı olmaktan çıkarıp günümüzün nitelikli romancıları arasına yerleştirdiğini söyleyebiliriz.

Rooney’nin romanlarını yeni nesiller için bu kadar cazip kılan, onların dünyasına yakınlığı kadar birbirleriyle kurmakta zorlandıkları yakınlıkları ustalıkla ele alması belki de. Eşitsiz ilişkiler içinde yakınlığın imkânını araştırıyor Rooney. Eşitsizlik, zengin kız fakir oğlan, eğitimli ile sıradan, güzel ve çirkin, âşık ve ona yüz vermeyen maşuk gibi şekillerde hikâye anlatıcılığında sıklıkla baş gösteren zamansız çatışma hatlarından biri. Rooney’nin eşitsizliğe bakışı ise çoğunlukla toplumsal ve hatta teorik. Kendisini Marksist olarak tanımladığını, meselelere toplumsal ve sınıf odaklı bir çerçeveden baktığını söylemiştik. Bu Marksist perspektif onun romanlarında doğrudan kapitalizm eleştirisi, devrimci işçi mücadelesi ya da sınıf sömürüsü gibi temaların odağa alınmasından ziyade sınıfsallığın kişisel yaşantıları nasıl etkilediğine ve insan ilişkilerinde eşitsizliğin farklı tezahürlerine yakından bakışı beraberinde getiriyor. “Bir aşk hikâyesi nasıl Marksist olabilir?” diye soruyor Rooney ve bu sorunun cevabını kendisi de bilmediğini söylese de inandığı fikir ve ilkelerin izini insan ilişkilerinde ve aşk hikâyelerinde sürmeye çalışıyor.[4] Yalnızca ekonomik sermayeyi değil, kültürel ve sosyal sermayeyi de hesaba katan Bourdieu’nun “ayrım” fikriyle güncellenmiş bir Marksizm bu. İntermezzo’da pek çok entelektüel figürle birlikte Bourdieu’nun da ismi geçiyor, hatta çalışkan yazarımız kitabın sonunda bize bu atıfların bir listesini de sunmuş.

Kendi kendine yeterliliğin, bireyselliğin, bağımsızlığın hâkim olduğu bir modern çağ anlatısına karşı ilişkileri, yakınlığı, bağları ve hatta insanların birbirlerine olan gereksinimini savunur bir hali var Rooney’nin yazdıklarının. Bu savunu iki insanın birleştiği, bütünleştiği bir ideal peşinde de değil, aksine, insanlar arasındaki sınıf farklarından yaş farklılığına, ekonomik ve statü farklarına uzanan bir skaladaki eşitsizliklere rağmen, hatta ontolojik manada anlaşmanın imkânsızlığına rağmen insanların yakınlıklara duyduğu ihtiyacın, sevilme ihtiyacının altını çizer nitelikte. Beklentiler ve gerçekler arasındaki çatışma çoğu zaman sevgi ve nefreti bir madalyonun iki yüzü haline getirir:

“Kimse mükemmel değil. Bazen insanlardan kusursuz olmalarını istersiniz ve kusursuz olmadıkları için onlardan sonsuza kadar nefret edersiniz, oysa onların suçu değildir, sizin suçunuz da değildir. Yalnızca sahip olmadıklarından size veremeyecekleri bir şeyi istemişsinizdir.” (İntermezzo, s.398)

Bu anlamda Rooney’nin karakterlerinde sevgi ve nefret kol kola gider, mükemmellik beklentileri karşılanmadığında sevgi, diyalektik bir savrulmayla kolayca nefrete dönüşür. Hayal kırıklığının yarattığı acıdan korunmak için yakınlıktan kaçınan, sevgiyi derinlere gömen bir savunma haline gelir nefret ama kalıcı bir duygu değildir, duygular daha ziyade suyun üzerinde menevişlenen renkler gibi durmadan değişir ve nefret de kendi içinden bir sevgi doğurur. Beklentiler romantik ilişkilerde ve aile içi ilişkilerde özellikle kuvvetlidir çünkü duygusal ve fiziksel yakınlık beklentileri artırır, beklentinin şiddetiyse hayal kırıklığının şiddetini.

Rooney kendisini aynı zamanda feminist olarak tanımlıyor ama yakınlıklara bakışıyla kadınlara tek başına ayakta durmayı salık veren, bir politik hedef olarak bağımsızlığı önceleyen anlayışlardan uzakta konumlandırıyor kendisini. Yakınlık elbette her tür eziyeti sineye çekerek kurulmayacak, fakat tümüyle sömürüsüz, simetrik, çıkarsız ya da çatışmasız, “ideal” bir ilişkinin olmadığını kabullenmeye davet ediyor okuyucuyu. Aşk ya da daha genel anlamıyla insanlar arasında ilişki, ne yaparsak yapalım içinde biraz şiddet, eşitsizlik, asimetri ve çatışma barındırır ve daima dinamik bir süreçtir. Bu yönüyle duygusal ilişkilerle iktisadi ilişkilerin bambaşka şeyler olduğunu düşünemeyiz. Böylece bireyselden kolektife açılan köprüler kurulur. Rooney’e göre, bizi tarlada çalışan tarım işçisine bağlayanla, partnerimize ya da öteki insanlara bağlayan temelde aynı şeydir çünkü ve tek başına değişim mümkün değildir, hatta bazen bir başkası çıkıp sizi değiştirene kadar hiçbir şey sizi değiştiremez:

“(Sadece kendimizin kendimizi değiştirebileceğine) hiç de inanmıyorum. Ayrıca şuna da inanmıyorum: Herkes kendine yeterli olmalı, başkasının sizi sevmesine ihtiyacınız yok, siz kendinizi sevseniz yeter. Bence bu saçmalık. Tabii ki hepimiz daima bir insan ilişkileri ağı içinde birbirimize bağlıyız, bizi devam ettiren de bu. İnsanlar tarlada mahsul topluyor ki biz yiyebilelim, giysi dikiyorlar ki biz giyebilelim. Bu yüzden dünyada yolumuzu kendine yeten bireyler olarak bulabileceğimiz fikri bir kurgudan ibarettir, gerçekten de bir yanılgıdır bu. Bunun insanlar arası ilişkilere nasıl uygulanabileceğini bilemiyorum, herkes yaşı gelince ya da bir gün mutlaka o biricik kişiyi bulsun ve evlensin demiyorum tabii. Ama insan ilişkileri çok önemlidir, her ne biçimde olursa olsunlar, hayatımızı sürdürmemizi sağlarlar. Geleneksel olmaları gerekmez, hatta son derece sıradışı olabilirler ama bir tercih meselesi değillerdir, insanlığın geri kalanından kendinizi soyutlayamazsınız, buna inanmıyorum. Şunu da biraz garip buluyorum: Sizin de dediğiniz gibi, bugünlerde her şeyin kendimizde bittiğini söylemek pek moda, kendimizi kendimizin sevmesi gerektiği, kendimizi ancak kendimizin değiştirebileceği filan söyleniyor, ama ben bunun pek de mümkün olduğuna inanmıyorum.”[5]

Yazarın Arkadaşlarla Sohbetler romanı hakkında konuşurken ileri sürdüğü bu düşünceler, son romanı İntermezzo’yu irdelemek için de uygun bir çerçeve sunuyor. İntermezzo, biri yirmilerinin diğeri otuzlarının başında iki erkek kardeşin babalarının ölümünü takip eden süreçteki yaşantılarını, kadınlarla, birbirleriyle ve toplumla olan ilişkilerini anlatıyor. Kitapta iki ana karakter var. Küçük kardeş Ivan üniversiteden yeni mezun, geçinmek için geçici işler yapan, özgüveni düşük ve içine kapalı bir profesyonel satranç oyuncusu. Büyük kardeş Peter ise kariyerinde başarılı, dışa dönük, ekonomik açıdan güvenli bir noktaya erişmiş bir avukat. Sally Rooney, iki kardeşin babalarının kaybıyla başa çıkma biçimlerini kadınlarla ilişkileri üzerinden ele alırken arzuyu, romantik ilişkileri, (erkek) kardeşliği ve büyümeyi felsefi sorgulamalara açıyor. Temelde ilişkilerdeki eşitsizliklerle alakalı bir sorgulama bu. Bu sorgulama Normal İnsanlar’da zengin kız fakir oğlan, Arkadaşlarla Sohbetler’de kariyerinde ilerlemiş olgun erkekle yolun başındaki genç kız ve Güzel Dünya Neredesin’de başarılı romancı kadın ve depo işçisi adam arasındaki ilişki etrafında dönerken İntermezzo’daki ilişkilerde çatışmayı kuran yaş farkı, sağlık durumları, toplumsal statü ve ekonomik eşitsizlikler oluyor.

İntermezzo, satrançta oyunun gidişatını değiştiren beklenmedik bir hamle karşısında oyuncunun yaptığı hamleyi ifade ediyor. Müzikte ise bir oyunun perdeleri arasında çalınan besteye verilen isim. İki anlamda da romanda bir karşılığı bulunabilir bu terimin. İlk anlamıyla babanın ölümü kardeşlerin hayatında bir kırılma anını işaretliyor ve onları karşı hamlelere yönlendiriyor. Bu hamleler Peter’ın Sylvia’ya dönüşünü, Ivan’ın Margaret’le kurduğu ilişkiyi; ve aynı zamanda birbirleriyle şiddetli bir hesaplaşmaya girmelerini tetikliyor. Bu manada satrançtaki gibi kazanmaya, rakibi mağlup etmeye yönelik bir çatışmayı imliyor. İkinci anlamıyla ise iki kardeşin kayıpla başa çıktıkları bu sürecin babalarının ölümünden önceki ve sonraki hayatları arasında bir perde arasını ve bu aradaki yaşantılarını ifade ettiği söylenebilir.

Anne ile baba eskiden boşandığı, anne başka bir adamla evlenip onun çocuklarına annelik yaptığı için aile fotoğrafından çoktan çıkarılmış gibi. Bu nedenle ailenin temel direği olarak tek kalan baba, o sakin uzlaştırmacılığıyla kadrajdan çıktığında, iki kardeşi koruyan aile şemsiyesi de kayboluyor. Peter ve Ivan varoluşsal bir krize düşüyor. Bu yeni hal kadınlarla ilişkilerine yansırken iki kardeşin aralarındaki eski fakat babalarının ölümüne kadar çok da kurcalanmamış düğümler meydana çıkıp şiddetli kavgalara neden oluyor. Kardeşler arasındaki bağ çözülüyor. Aslında bu tam bir çözülme sayılmaz, çünkü Rooney’ye göre ilişkiler çözülmesi pek de mümkün olmayan birer kördüğüm olarak yaşanır, bütün çatışma ve eşitsizliklerin içinde affediş ve sevgi anları onları mümkün kılar.

Sally Rooney

Romanın başında otuzlu yaşlardaki başarılı bir insan hakları avukatı olan Peter üniversite öğrencisi Naomi’yle birliktedir. Çarpıcı güzellikte, şehvetli, neşeli bir kızdır Naomi, fakat Peter’la aralarındaki yaş farkı, bir dönem internette erotik içerik satarak para kazanmış olması gibi nedenlerle ciddi bir ilişki olarak bakmaz buna Peter. Para verdiği, istediği gibi yanına gelip gittiği bir kızdan ibarettir bir bakıma, aralarında zaman zaman yüzeye çıkan gerçek sevgi ve şefkat hislerini bastırmaya çalışır. Peter’ın bir de Sylvia ile ilk gençliğinden itibaren devam ederek uzun yıllara yayılan ilişkisi vardır, fakat Sylvia’nın üniversite yıllarında geçirdiği kazadan sonra yaşadığı bunalım ikisinin arasını açmış, ilişkilerini çıkmaza sokmuştur. Hayatı kazayla altüst olan Sylvia her şeye rağmen onunla olmaya çabalayan Peter’ı kendinden uzaklaştırmaya çalışır. Kendine duyduğu acıma ve yeni durumunun yarattığı öfke Peter’a yansır, “Karşılıklı temsil ettikleri, tatmin edilemez arzular” ilişkilerini imkânsız kılar artık, fakat yine de babasının cenazesi boyunca elini tutacak, Peter da hastanede onun yanında olacak, sıkılıp endişelenecektir, “her zamanki gibi telefonunu kontrol edecek olsa da.” (İntermezzo, s.91). Küçük kardeş Ivan ise kendinden on dört yaş büyük Margaret ile tanışır romanın ilk sayfalarında. Bu da yine çeşitli nedenlerle zor, engellere rağmen devam eden bir ilişkiye dönüşür. Sevgi nefret ikiliği Ivan’ın duygularında da sürüp gider, Ivan onunla beklediği şekilde ilgilenmediği ve onu durmadan eleştirdiği için abisinden nefret eder, kendinden de.

Yakınlıklar ve her türlü ilişkilenmeler, bütün bu farklılıkların yarattığı çözümsüzlüklerin, çıkmazların içinde yaşanır böylece, çünkü yakınlık ve kördüğüm şeklinde olsa da bağlar, insan için bir lüksten öte bir gereksinimdir. Eşitsizlik romantik ilişkilerde olduğu gibi Peter ve Ivan arasında da mevcuttur. Peter, Doğu Avrupalı göçmen bir baba ve İrlandalı bir annenin ilk çocuğudur ve birlikte okuduğu üst sınıf çocuklarının seviyesinde sosyal ve kültürel sermayeye sahip olabilmek için kendisini yetiştirmesi gerekmiştir. Bu sermayeyi diğerleri gibi ailesinden edinememiş, ebeveynleri zengin olan arkadaşları sosyal çevreleri aracılığıyla iş bulurken Peter kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmış, onların doğuştan sahip olduğu gusto, görgü ve kültürü elde etmek için çalışması gerekmiştir. (İntermezzo, s.224) Peter da satranç bilir fakat çok iyi oynayamaz. Ivan ise Peter’ın birikiminden faydalanmış, Peter ona satranç oynamayı öğretmiş ve kültürel dünyasını genişletmiştir. Peter bir anlamda Ivan’a öfkelidir, onun başa çıktığı sorunlarla başa çıkmak zorunda kalmamış, babasının daha sakin bir dönemine denk gelmiştir. Peter ise hem babasına babalık etmek zorunda kalmıştır hem de Ivan’a. Üstelik kız arkadaşı Sylvia kaza geçirip ondan ayrıldıktan sonra yaşadığı depresif dönemde, tam da duygusal desteğe ihtiyacı varken ona yardım etmek bir yana, ondan uzak durmuştur Ivan. Bunun acılığını taşır üstünde, bu durumun getirdiği yükün ağırlığını bir tür sinizmle, vurdumduymazlıkla ve arkadaşlarıyla partilediği hızlı bir hayatla savuşturmaya çalışır. Fakat babasının ölümü, artık kendisini o kadar da genç hissetmeyen Peter’a hayattaki diğer kayıplarını fark ettirecektir, gençliğini ve mutluluğunu. Babanın vefatıyla birden kendisini ailenin reisi olarak bulmak zaten kırılgan olan dengelerini hepten şaşırtır Peter’a.

Peter ve Ivan’ın ilişkisinde belirleyici olan üç dönüm noktası var: Bunlardan ilki anne ve babalarının ayrılması. Boşanmadan sonra Ivan bir süre annesiyle yaşıyor fakat anne çocukları olan başka bir adamla evlenince durum zorlaşıyor. Peter hafta sonları gelip kardeşiyle satranç oynuyor ve ona kendini yalnız hissettirmemeye çalışıyor. Peter burada Ivan’a kol kanat geren, onu dinleyen, babasının rolünü dolduran bir ağabey gibi. Üniversitede Sylvia’yla ilişkisi başladıktan sonra bile Ivan’ı sık sık ziyaret ediyorlar. Ivan için Peter bu süreçte bir tür süper kahraman gibi. Ona hayran.

İkinci dönüm noktası olan Sylvia’nın geçirdiği kaza ve ayrılmaları ise Peter’ı altüst ediyor ve Ivan’a ilgisini bitiriyor, Ivan’la ilişkileri soğuk ve hatta mutsuzluğa gömülmüş olan Peter’ın onu durmadan eleştirdiği, ona ters davrandığı bir yere evriliyor. Bu noktada Sylvia’nın Peter’a sevgisi de kendine acımaktan kaynaklı bir tür nefrete dönüşüyor. Bu anlamda Rooney maddi ihtiyaçlarla manevi ihtiyaçların tatminini ayrı tutmuyor. Çünkü aşk duygusal olduğu kadar fiziksel de bir şey. Bu, Peter’ın genç ve güzel Naomi’ye maddi olanaklar sunması ve manevi olarak onu daha fazla tatmin eden Sylvia’ya hastalığında bakım vermek istemesinde de sürdürülen bir tema.

Üçüncü dönüm noktası ise babalarının ölümü. Ivan’ın cenazeye gelmek için giydiği takım elbiseden bile onun özensiz, çirkin, ezik bir tip olduğunu düşünerek ona karşı negatif duygular üretmekten kendini alamayan, herkese tepeden bakmaya alışmış Peter ile maddi ve duygusal sorunlardan bunalmış, iletişim kurulması zor, dikenli Ivan, bu travma üzerinden son kez birbirlerine çatıyorlar.

Peter dramatik bir açmaz içinde verilir. Kendisinden yaşça küçük Naomi ve eski sevgilisi Sylvia arasında kalmıştır. Sylvia onun üniversite yıllarından itibaren kız arkadaşıdır, onun zarafetine, entelektüel yanına, zekasına, kültürüne hayrandır Peter. Fakat Sylvia yirmi beş yaşında geçirdiği bir kaza sonucunda cinsel ilişkiye girmesini engelleyen bir durum yaşar, Peter’dan ayrılır, onun hayatını karartmak istemez. Naomi ise genç, güzel, eğlencelidir fakat toplumsal açıdan makbul bir tip değildir, internet üzerinden erotik içerik satmıştır, kötü bir aileden gelmektedir, arkadaşlarıyla yerleştikleri terk edilmiş evden çıkarılırlar ve hapse atılır. Sylvia üniversite hocasıdır ve toplumsal kabul gören bir kadındır fakat onun da fiziksel yakınlık kurmayı engelleyecek sorunları vardır. Yani iki kadının da cazip yönleriyle ilişkiyi güçleştiren yanları bir aradadır. Peter bir bakıma hem Naomi’ye hem de Sylvia’ya aşıktır. Naomi’nin yanında kayıp olarak gördüğü gençliğini bulmaktadır bir şekilde, ot içip onun ev arkadaşlarıyla Call of Duty oynar. Bu yöneliş, babanın ölümüyle üzerine iyice çöken sorumluluğun savuşturulması gibidir bir anlamda. Fakat Sylvia ile bağı çok daha kuvvetlidir ve babasının ölümünden sonra bu bağa da çok ihtiyaç duyar. Sylvia aileden biri olmuştur zaman içinde, Ivan için de önemli bir karakterdir. Anneleri başka bir adamla evlenmiş, yeni çocuklarıyla ilgilenmektedir. Sylvia biraz da anneden boşalan bu yere konulmuş gibidir. Peter Sylvia’nın kazasından sonra derbeder bir hayata vurmuştur kendini, otuz iki yaşına geldiğinde tükenmiş bir haldedir. Babanın ölümüyle birlikte Peter yeniden Sylvia’ya sığınır, düzen, güvenlik, daha derin bir bağ arayışıyla. Dolayısıyla Peter için iki kadın da tamamlanmış bir tablo sunmaz, ikisinde de eksikler vardır ve birbirlerinin eksikliklerini telafi ederler. Klasik bir anlatıda Peter’ın iki kadın arasında kalıp birini tercih etmesi gerekecekken Rooney pek de geleneksel olmayan bir noktada yeni bir dengeye taşımayı tercih eder Peter, Sylvia ve Naomi arasındaki ilişkiyi.

Daha içine kapanık bir tip olan Ivan’ın kayıpla başa çıkma biçimi ise kendinden on yaş kadar büyük olan Margaret’le ilişkisidir. Ivan daha çocukken babasından boşanan annesini başka bir adama kaptırmış, sonra da babasıyla yaşamıştır. Abisinin Sylvia’yla olan ilişkisine de gıpta eder. Margaret’de hem annesini hem evlerine girip çıkan ve aileden biri gibi olan Sylvia’yı bulan Ivan, abi kardeş rekabetine böyle bir çözüm getirir. Gençliğini ailenin babası rolünü üstlenerek, Sylvia ile yoğun bir ilişki sürdürerek geçiren Peter da babasının hastalığından sonra kardeşi yaşındaki bir kızla ilişki yaşayarak benzer bir yola başvurur. Peter, Ivan’ın Margaret ile ilişkisini eleştirdiğinde ve Sylvia buna işaret ettiğinde Peter, Ivan’ın Margaret ile olan ilişkisinden duyduğu rahatsızlığı şu sözlerle açıklar: “Belki de o yüzden bu kadar rahatsız edici geldi bu konu bana. Senin Ivan’ı bana tercih etmenle ilgili Freudyen bir tür kâbus gibi.” (İntermezzo, s.233). Fakat Peter’ın Margaret’e yaklaşımı onunla tanıştıktan sonra tamamen değişecek, hatta ilk görüşünde “yarı âşık” olacaktır ona (İntermezzo, s.463).

İki kardeşin arasındaki rekabet, kadınlarla olan ilişkileri üzerinden yansır böylece birbirlerine. Babalarının ölümü, Peter’ın üniversiteye gitmesinden ve Sylvia ile olmaya başlamasından itibaren araları açılan iki kardeşin hesaplaşması için yeni bir alan yaratır. Sessiz, belirsiz bir hesaplaşma değildir bu, yeniden yakınlık ancak çatışmayla, kozların paylaşılması, hatta yumrukların havada uçuşması ile mümkün olabilecektir.

Böylece Peter ve Ivan arasında yükselen gerilim romanın sonlarına doğru gerçek bir kavgaya dönüşür. “Babam olsa böyle kavga edemezdik,” der Peter, o hayattayken babalarını eleştirmek mümkün değildir, o sorunlu da olsa bir dengeyi sağlar, o varken şiddet düşünülemez bile. Ama o ölünce oluşan boşlukta Peter onu eleştirir, çünkü babasından kalan babalık rolünü zaten yaşarken de kısmen sırtlanmak zorunda kalmıştır ve eleştirmemek korkudan değil tercihtendir. Baba ölünce dokunulmazlığı kalkmış, üstlendiği yükten dolayı öfkeli ve ilerleyen yaşından dolayı hayata dair daha fazla kaygısı olan Peter’a onunla da hesaplaşma alanı açılmıştır. Ivan ise onu yaşatmak ister, eleştirilmesini istemez.

Bunları romanda klasik biçimdeki kronolojik bir sıralamayla değil, her bir karakterin bakış açısından verilen parçaları birleştirerek öğreniyoruz. Bir yandan ana omurga olarak bir olay örgüsü duruyor, bir yandan da geçmişe dair, duygulara ve ilişki dinamiklerine dair parçalar bu omurga üzerinde dağınık halde veriliyor. Sylvia’nın sağlık sorunlarının kaynağının ya da Peter ve Ivan arasındaki gerilimin oluşma safhalarının baştan açık edilmeyip roman ilerledikçe verilmesi merak duygusunu canlı tutuyor. Teknik olarak anlatıcının hikâyenin katmanlarını farklı karakterlerin omuzları üzerinden vermesi anlatıyı derinleştiriyor. Öte yandan yazarın kısa kesik cümleleri, gözlemlerle düşünceleri, iç konuşmalarla diyalogları kesme işaretiyle ya da belirgin şekilde ayırmadan metnin içine yedirmesi, derin ve karmaşık içeriği kıvamında bir ritimle aktarmasını sağlıyor. İlk sayfalarda özensizlik şüphesi uyandıran bu biçimsel tercihler, bir süre sonra romanın bütünsel duygusunu okura yoğun bir atmosfer olarak yaşatıyor. Fiziksel tasvirler ile duygular iç içe geçiyor, kuvvetli bir etkiye kavuşuyor. Bu açıdan yenilikçi ve güçlü.

Romanda, başta belirttiğimiz eşitsizliklere dayalı pek çok çatışma hattının olduğunu söylemek mümkün: Peter ve Ivan arasındaki rekabetten, beklentilerden ve hayal kırıklıklarından doğan kardeş çatışması, Peter’ın hayatındaki iki kadınla ilişkilerinin yarattığı çatışma, Ivan’ın Margaret ile yaş farkının ikisi arasında yarattığı çatışma. Rooney bu çatışmalara net bir çözüm önermiyor, yakınlığa dair felsefi tartışmaların içinden yükselen bir öneri varsa o da çözümsüzlüğün ve karmaşıklığın kabullenilmesi, sevginin bu şartlar altında gelişmesine izin verilmesidir. Çünkü maddi ve manevi ihtiyaçların ayrışmazlığı gibi, saf sevgiyle çıkarlar ve güç ilişkileri de ayrılmaz biçimde bağlıdır birbirine. Her zaman işe yaramasa da elinden geleni yapar insan, daha iyi olabileceğini hayal ederek. Çünkü “Hayal etmek de hayattır: Hayal edilen hayattır yalnızca.” (İntermezzo, s.471). Çözümler her zaman geleneksel olmak zorunda değildir, hayatın getirdiği çıkmazlar farklı ve hatta sıra dışı şekillerde aşılabilir. Bazen de aşılmaz, birer çıkmaz olarak kabullenilir ve yaşanır. Uzun vadede çatışmaların nihai bir çözümü yoktur. Hiçbir şey sabit değildir; insanın insana muhtaçlığının beraberinde getirdiği sevgi ve affediş anları, karman çorman bir düzen, hatta kördüğüm halinde de olsa sürüp giden bağlar vardır sadece.

Müberra Dinler


[1] Link.

[2] Link 1 – Link 2.

[3] Link.

[4] Sally Rooney on “Conversations with Friends”, Writer Sally Rooney, Louisiana Channel. Link.

[5] Çeviri bana ait. Sally Rooney on “Conversations with Friends”, Writer Sally Rooney, Louisiana Channel. Link.

Mobil sürümden çık