Site icon Parşömen

Garip Bir Nostalji | Mehmet Aslan

Gençliğimizde, tarihin sürekli iyiye ve güzele doğru istikrarlı bir seyir izlediğine dair iyimser bir inancımız vardı. Bunun ne kadar safiyane bir aldanış olduğunu ancak şimdi, bu ilerlemiş yaşımızda idrak edebiliyoruz.

Nurullah Ataç

Nurullah Ataç’ın güncelerini okurken, 2 Aralık 1954 tarihli Günce’sinde, zamanımız için de çok ilginç sayılabilecek bir değinme gözüme çarptı. Aşağıda aynen veriyorum:

“GEÇMİŞ ZAMAN…”

Hüseyin Cahit Yalçın, Edebî Hatıralar’ının bir yerinde şöyle bir şey anlatır: Gençmiş o sırada, daha 1908’den önce, II. Abdülhamit zamanı. Bir yazı çevirmiş Fıransızca’dan, Servet-i Fünun dergisine vermiş. Bu yazı mutlakıyet-i idare’yi, yani meclissiz padişah yönetimini kötülüyor diyerek Yalçın’ın yargılanmasını istemişler. İşi inceleyen sorgu yargıcı Rıza bey “men-i muhakeme” kararı vermiş. Bunun üzerine saraydan Adliye Nazırı Abdurrahman Paşa’ya bir kâğıt göndermişler, “Padişah, Hüseyin Cahit’in yargılanıp cezalandırılmasını buyuruyor.” deniliyormuş bunda. Abdurrahman Paşa, o kâğıdı, getirenin gözü önünde, yırtmış, sepete atmış.

Bilirsiniz şairin sözünü: “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”[1]

Hüseyin Cahit Yalçın

Bunun üzerine Hüseyin Cahit Yalçın’ın yazdıklarını kendi kaleminden okumak için, her ne kadar 1935 yılında yayınlanan Edebî Hatıralar’ını bulamasam da Rauf Mutluay tarafından sadeleştirilerek 1975 yılında yayınlanan Edebiyat Anıları’nı arayıp bulabildim. Olayın daha detaylı anlatımını birinci elden okumak isteyenler için, kitabın ilgili bölümünü aşağıda veriyorum:

Servetifünun’u yıkan vuruş, saraydan geldi. 3 (18) Ekim 1901 tarihinde yayılan sayısında “Edebiyat ve Hukuk” başlığıyla Fransızcadan çevirdiğim bir makale vardı. Bu yazı, P. Lacombe adlı bir yazarın “Edebiyat Tarihine Giriş” eserinden alınmıştı. Yöntem gereği sansüre gönderilmiş, sansürcü tarafından çizilen parçaları çıkarıldıktan sonra Servetifünun’da basılmıştı… Ne var ki bir jurnal ortalığı altüst etti. Bunu kim haber vermişti? Ben bugün de bilmiyorum. Ama o zamanlar Servetifünun’un yarışıcısı ve “Musavver Malûmat” gazetesinin sahibi Baba Tahir’den kuşkulanmıştık. Yalnızca sanıya dayanan bir kuşku. Jurnal pek temelli bir biçimde yazılmış olacak ki Abdülhamid’i fena halde kızdırmıştı. Padişah, ilk öfkesi içinde hepimizi yok etmek istemiş ve alışıldığı gibi birer yana sürülmemizi düşünmüştü. Bereket versin ki Sarayda bu fırtınanın kopmasına mabeyinci Arif Bey tanık olmuştu. Mülkiye okulunu bitirenlerden Arif Bey, Ahmet İhsan Beyin arkadaşı ve dostuydu. Aslında iyi yürekli bir kişi olduğu anlaşılan Arif Bey. durumu kurtarmak için Abdülhamid’e ustaca bir dil kullanmıştı. O sıralarda Avrupa devletleri, Türkiye’deki yasa dışı davranışlardan yakınarak Abdulhamid’i durumu düzeltmeğe zorluyorlardı. Arif Bey bu girişimleri ve sıkıştırmaları ileriye sürerek şimdi Servetifünun’un kapatılmasıyla kurucu ve yazarlarının sürülmesi dış dünyanın yakınışlarını görünüşte arttırıcı ve doğrulayıcı bir fırsat hazırlayacağını anlatmış, sorunun adalete gönderilerek oradan alınacak bir yargıyla cezaların belirlenmesinin daha uygun olacağını sunmuştu. Abdülhamit, nasılsa bu düşünceyi uygun gördü ve etkili bir padişah buyruğuyla Adalet Bakanlığı harekete geçirildi. Adliyeye duyurulan yazıda: “Fransızlar gibi krallarını idam edecek düzeye varmış bir ulusun düşüncelerini ülkeye sokarak halkın duygularını bozmak isteyen bu yazarların ders olacak biçimde cezalandırılmaları” buyuruluyordu. Olayı sürdürmeden önce, edebiyat tarihimiz bakımından bir önem kazanan “Edebiyat ve Hukuk” makalesini buraya, yalnız yabancı tamlamaları kırarak, olduğu gibi aktaracağım. Bugünkü gençler, o zamanki arkadaşlarının nasıl önemsiz nedenlerle ne büyük tehlikelere uğradıklarını görürlerse Servetifünun edebiyatının hangi nedenlerle yurt ve ulus duygularına değinemediğini daha iyi anlarlar.

(…)

İşte bu makaleyi Saray, büyük bir suç saydı. Servetifünun’un kapanması Ahmet İhsan Beyi doğallıkla büyük bir yılgı içinde bıraktı. Bu sonuca ben neden oldum diye bana karşı ufak bir takazada bile bulunmadı, durumunda bir can sıkıntısı izi bile göstermedi. Bu inceliğin verdiği hoşnutluğu bugün bile duyuyorum. Konu adliyeye gönderilmiş olduğu için bizi tutuklamadılar. Sorgu yargıçlığından bir çağrı aldım. Belirtilen günde Adliyeye gittim. En alt katında küçük, dar, yıkık bir oda. Genç bir kişi: Sorgu yargıcı Ali Rıza Bey.

Sordu: Bu makaleyi ben mi yazdım? Niçin yazdım? Anlattım ki ben yazdım; Fransızcadan çevirdim. Hiç bir siyasal kışkırtma yapmaya niyetim yoktu. Makale sansür memuruna gönderilmiştir. Sansürcü tarafından çizilen yerler çıkarıldıktan sonra basılmıştır. Buna göre benim ve gazetenin hiç bir sorumluluğumuz olmaması gerekir. Makalenin Fransızca aslını istedi ve beni son derece incelikle, özgür bıraktı. Kitabı götürüp teslim ettikten sonra merakla bekliyordum. Ahmet İhsan Beyi de, sansür memuru Velet Çelebi Efendiyi de sorguya çekmişlerdi. Bir gün Ahmet İhsan Bey, büyük bir sevinçle mahkemeyi durdurma kararı aldığımızı müjdeledi. Sorgu yargıcı Ali Rıza Bey, Abdülhamid’in o zorlu buyruğuna karşın bizi tutuklamak, mahkemeye göndermek şöyle dursun, yargılanmamız için bir neden bulunmadığını söylemek derecesinde bir yiğitlik göstermişti ve Adalet Bakanı Abdurrahman Paşa da bunu kabul etmiş, Saraya bildirmişti. Saraydan ikinci bir yazı daha. Saray, bizlerin cezasız kalmamızı kendine yediremiyor, gerçekten suçsuz olup olmadığımızı soruyordu. Namuslu ve mert Adliye bakanı bu ikinci yazıyı işleme bile koymadı. İkinci bir cevapla işi kestirdi, attı. Biz de kovuşturmadan kurtulduk. Bizim için yönetimle ilgili bir ceza da vermediler. 3 (16) Ekim’de kapanan Servetifünun, 22 Kasım’da tekrar çıkmağa başladı. Şu küçük olay Türk adliyesinin tarihine şeref veren örneklerden biridir. Baskıcı ve zorba bir padişahın o kadar yıldırıcı bir buyruğu, namuslu Adliye bakanının, yiğit ve dürüst bir sorgu yargıcının kişiliklerinde görünen ve kişileşen hak ve adalet karşısında parçalanıyor, geçersiz kalıyordu. Sorgu yargıcı, başına bir belâ getirmemek için, aklanma yargısını mahkeme versin diye, bizi rastgele tutuklar ve mahkemeye yollayabilirdi. Bunu yapmadı. Bir dalkavuk adliye bakanı Sarayın hoşuna gitmek için, bizim külümüzü havaya savurmaya kalkar hüküm giymemiz için yargıçlara buyruk verirdi. Yapmadı. Abdülhamit dönemi için bu çok büyük bir erdemdir. Türk adliyesi, en kara günlerde bile böyle erdemli adamlar yetiştirdi. Bunun ne büyük bir hareket olduğunu ben iyice değerlendirdiğim için, bu anı karşısında saygıyla eğilmeyi bir görev sayıyorum.[2]

Bütün bunları okudukça içim karardı. Ne garip ülke burası! Biz İstibdat, Meşrutiyet, Cumhuriyet diyerek garip bir hüsn-ü kuruntu ile gitgide ilerlediğimizi, terakki ettiğimizi zannederken meğerse buz tutmuş bir yamaçta ayağımız kaymış gibi habire irtifa kaybetmişiz. Öyle ki, “Kızıl Sultan” diye kötülediğimiz Abdülhamid’i bile özler hale düşmüşüz. Hüseyin Cahit Yalçın, Cumhuriyet devrinde yazdığı kitapta “Abdülhamit döneminin erdemleri”nden bahsederken; Nurullah Ataç, 1954 yılının “Demokrat” devrinde “Aaaah! Ah! İstibdat Devri bundan iyiymiş,” diye yakınırken, biz bugünün Adalet ve Kalkınma devrinde yaşadıklarımıza ne diyeceğimizi bilemiyoruz.

Gençliğimizde, tarihin sürekli iyiye ve güzele doğru istikrarlı bir seyir izlediğine dair iyimser bir inancımız vardı. Bunun ne kadar safiyane bir aldanış olduğunu ancak şimdi, bu ilerlemiş yaşımızda idrak edebiliyoruz.

Geçmiş ola!

Mehmet Aslan


[1] Nurullah Ataç, GÜNCE (1953-1955), Türk Dil Kurumu Yayınları, 1972, sayfa 331.

[2] Hüseyin Cahit Yalçın, Edebiyat Anıları, T. İş Bankası Yayınları, 1975, Sayfa 149-156.

Exit mobile version