Site icon Parşömen

Öznur Unat: “Anlattığımız hikâye okurun zihninde bir sinema filmi gibi oluşmalı”

Öznur Unat, Yunus Nadi Öykü Ödülü kazanan ilk kitabı “Palaçinka”dan sonra Eylül 2025’te “Bizans Kapısı Çin Büyüsü” Vacilando etiketiyle yayımlandı. Kitabın editörlüğünü Mustafa Okumuş, kapak tasarımını Hakan Kaya yaparken, Yiğit Abdullah da tıpkı ilk kitaptaki gibi illüstrasyonları ile öykülere derinlik katmış.

Biz de yazarla hem kitabı hem de edebiyat yolculuğunu konuşmak üzere bir araya geldik.

Yiğit Koçyiğit

Öznur Unat

Öznur Hanım sizi Palaçinka ile tanıdım. Şimdi de elimde Bizans Kapısı Çin Büyüsü kitabınız duruyor. Yazma pratiğinizin çıkış noktası neydi? İlk öykülerinizi kaleme alırken sizi harekete geçiren duygular nelerdir?

Yazma pratiği bende günlük ve mektupla başladı. Çocukken dedeme yazdığım mektuplar, ondan beklediğim mektuplar, iletişimin en açık ve samimi ifade biçimi olarak yazıyı içselleştirmemi sağladı. Sonrasında da sürekli tuttuğum günlüklerim, ergenlik dönemine girdiğimde şiir defterime karaladıklarım falan. İlk öykülerimin teması, genelde çocukluktan getirdiklerimdi. Bu yüzden dedeler, babaanneler, danteller, kahveler, rüzgârda uçuşan tül perdeler, tel dolaplar hikâyelerde yerini çokça buldu.

Bizans Kapısı Çin Büyüsü’nü yazmaya başlarken zihninizde nasıl bir harita vardı? Yoksa öyküler yazıldıkça kendi yollarını mı buldular?

Öyküler farklı zamanlarda yazıldılar. Mesela “Yolcu” öyküsü pandemi döneminde yazıldı. Aslında olayları yaşarken, gözlemlerken, üzerine düşünürken bir yandan da yazma süreci başlamış oluyor. Örneğin tren yolculuklarında pencerenin dışında akıp giden pirinç tarlaları, göletler, gökdelenler, bunların o an verdiği duygu durumu, parça parça notlar olarak deftere düşer, oradan da –eğer kuvvetli bir düşünceyse– bir gün mutlaka anlatıya dönüşür.

Yalnızlık, yabancılaşma ve aidiyet duygusu öykülerinizde sık sık karşımıza çıkıyor. Bunlar sizin kişisel deneyimlerinizden süzülen bir tercih mi, yoksa çağın ruhunu yansıtan bir tema mı?

Her ikisi de. Öncelikle aidiyet duygusu çocuklukta temellenen bir şey. İçine doğduğunuz aile, toplum, ülke, kültür hepsi uç uca eklenerek sizi oluşturmaya başlıyor. Kök salmak gibi. Bazıları da çok parçalı bir çocukluk geçirdiği için aidiyet duygusu o parçaların her birine bölünüyor. Her yere ait olma ya da hiçbir yere ait hissetmeme arasında bir şey benimkisi.

Çağın ruhuna gelirsek insanlar yalnızlıktan kaçmak için ajanda planlar gibi günlerini dolduruyorlar. Etkinlikler, seyahatler, doğum günü kutlamaları, yeni giysiler, evler… Gündelik yaşamı dolduran bunca kalabalık bana kalırsa sadece yalnızlığınla ne yapacağını bilmemekten. Kendinden kaçmak için kalabalığın uğultusuna sığınmak. Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış kitabında söylediği gibi, özgürlüğün getirdiği yalnızlıkla baş edemeyen insanın, kafasından geçen sesleri duymamak için sürekli bir temas halinde olması gerekir. Herkes kendi rutinine tutunarak içindeki boşluğu doldurur. Seçimlerimizi yapmak üzere özgürlüğü elimize almamız durumunda bizleri bekleyense kaçınılmaz olarak yabancılaşma duygusu oluyor. Ama yine de şuna inanıyorum ki kendine yabancı olarak ölmektense yalnızlığa katlanmak varoluşsal açıdan çok daha değerli bir şey. Çünkü yeteneklerinizi keşfetmek, hayatta gerçekten ne yapmak istediğinizi bulmak, cesaret ve inançla bunu gerçekleştirmek üzere yola çıkmak ancak kendimizi tanımaya emek harcamakla mümkün. Öteki türlü yaşam, Didem Gülçin Erdem’in “Boşluklara Doğru İlerleyelim” şiirinin adı gibi, sürünün arasını boşluk bırakmaksızın doldurmak ve tıkış tepiş hayatlarımızla, yoldan bihaber olarak yolu tamamlamak oluyor.

Mekân öykülerinizde neredeyse bir karakter gibi. Havaalanı, hastane, boğaz kıyısı, kahvehane… Mekânın edebiyatınızdaki rolünü nasıl tanımlıyorsunuz?

Anlatmak istediğimiz dert neyse o derdin toprağı öykünün mekânı oluyor. Benim öykülerimde mekânın işlevi, hikâyeyi gerçeğe yaklaştırmak. Örneğin “Yolcu” öyküsü aslında Çin’deki karantina günlerimizin öyküsüdür. Pandemi dönemi ülkeye hastalık bulaştırmamak adına alandan ilaçlanarak alındığımız ve iki hafta boyunca tecrit edildiğimiz, o kaygılı hapis günleri…

Bu kitapta öykülerin bir kısmı İstanbul’da bir kısmı Çin’de geçiyor. Anlattığımız hikâye okurun zihninde bir sinema filmi gibi oluşmalı bence. Böylece görsel hafıza da devreye girmiş oluyor. Belki öykü ne anlattığından çok, okurun zihninde bıraktığı bir imgeyle hatırlanacak. Boğaz kıyısında denize karşı içilen bir bardak çay imgesinin onda yaratacağı duygu gibi. Çok sevdiğim bir söz var, Maya Angelo’dan. “İnsanlar söylediklerinizi unutacak, yaptıklarınızı unutacak ama onlara ne hissettirdiğinizi unutmayacak.” Böyle diyordu yanlış aktarmadıysam. Ben de kelimelerimle bir hayal dünyası yaratırken olay örgüsü, mekân ya da karakter hangisiyle bir duygu bırakmayı başarabilirsem bundan mutluluk duyarım.

İlk öyküde pandemi dönemindeki yolculuk, bireysel özgürlük ile toplumsal kontrol arasındaki sınırları tartışmaya açıyor. Bu deneyim öyküye nasıl bir derinlik kattı?

Bunu Çin üzerinden anlatayım. Çünkü bu öykü aynı zamanda ülkeye giriş öyküsü. Beş bin yıla yayılan geçmişlerinde, toplumsal uyum, devlete saygı, hiyerarşik düzene olan inanç, anavatana sadakatle hizmet etmek Çin’in geleneksel değerlerini oluşturuyor. Bu nedenle devletin koyduğu kurallara itaat, özgürlüğün kısıtlanması olarak görülmüyor ve halk nezdinde batılı bir ülkede olduğu kadar tepki yaratmıyor. Konfüçyüs’ün aileyi ve itaati merkeze alan öğretileri bugün hâlâ güçlü bir şekilde hissediliyor. Toplumda aile temel birim, anaya babaya saygı ahlak düzeninin temelini oluşturuyor. Simgesel olarak babanın yerini yetişkinlikte parti alıyor. Bireyler partiyi yüceltmekle yükümlü. Öyle ki şahit olduğum bir nikah töreninde, erkeğe “Görevin nedir?” diye sorulduğunda, “Partiye itaat.” olarak cevap verdi.

Ülkede yaklaşık yüz milyon parti üyesi var, bu da nüfusun yüzde yedisine denk geliyor. Ayrıca Çin, 500 milyondan fazla gözetleme kamerasıyla dünyanın en yoğun denetim yapan ülkelerinden biri. Bu ölçekte bir kontrol dışarıdan bakıldığında özgürlüğün kısıtlanması olarak algılansa da içeride sağlanan ekonomik büyümeyle meşrulaştırılıyor. Halk isyan etmiyor çünkü partinin vaadi ve aynı zamanda toplumun en büyük hayali olan zenginlik, 2013 yılından beri uzun yıllar boyunca büyüyen ekonomiyle sağlandı.

Çin’den yola çıkarak daha genelleyici bir yorum yapmak gerekirse, ekonomik refah sürdürüldüğü ölçüde toplumsal düzen de sürüyor, bireysel özgürlükler otoriteyle çatışma konusu olmuyor. Doğuya gittikçe devlet, birey için baba figürünün otoriter yüzüne dönüşüyor; dışarıdan gelen bir yabancı içeride yaşayandan daha farklı deneyimliyor bu durumu. Toplumun alışkanlıklarından henüz habersiz olduğundan, onların olağan kabul ettiği şeyleri, o çatışma olarak deneyimliyor. Ben de öykümle bu görünmez çatışmayı ifade etmek istedim.

Öznur Unat

“Turist Ömer” öyküsünde popüler kültür, Yeşilçam karakterleri ve bireysel yalnızlık iç içe geçiyor. Bu seçimle neyi hedeflediniz?

Öyküdeki adamın en yakın dostu bir köpek. Ülkesinden on bin kilometre ötede, dillerini bilmediği insanların arasında yaşarken, yalnızlığını hafifleten gerçek bir yol arkadaşı oluyor köpek ona. Birlikte Turist Ömer izliyorlar. Çünkü Turist Ömer onun için memleket demek. Kökleri hatırlatan geçmişle tatlı bir bağ, tıpkı Hababam Sınıfı ya da Neşeli Günler filmleri gibi. Bu bağı kurduğu anlarda zaman güzelleşiyor. Fakat karakterimiz kendine o kadar yabancı ki gerçekten istediği şeyin ne olduğunu ancak onu kaybettikten sonra anlıyor.

Genel olarak tüketim kültürü, birbirinin aynısı hayatlar, popüler olanı yapageldikçe görünür olunacağına dair inanç ve bunların getirdiği içsel boşluk, can sıkıntısı… Bunlar üzerine okumayı, düşünmeyi, tartışmayı seviyorum.

“Muhsin Bey’in Parantezi” öyküsünde işçi sınıfının gündelik sıkışmışlığıyla bir kedinin getirdiği dinginlik yan yana duruyor. Hayvanlar kitabınızda sıkça görünüyor. Hayvanların sizin edebiyatınızdaki yeri nedir?

Aslında hayatımdaki yerleri büyük, bu da kaleme aldığım metinlerde yer almalarına neden oluyor, olmaya devam edecekler. Onları masum buluyorum. Mevcut ekonomik sistemin süregelen yıkıcılığında doğal yaşam alanlarını bozduk ve onları da kendimiz gibi beton yığınlarına hapsettik. Bununla da yetinmedik, aç bıraktık, sahiplendiklerimizi evlerimizden sokağa attık, kendi maymun iştahımızın oyuncağı yaptık. Sokak hayvanlarıysa çaresizce yaşamaya çalışıyorlar, kamu vicdanına muhtaçlar. Bunlar üzerine biraz düşünüp vicdan muhasebesi yaparsak sorumluluk alır, onlara dar ettiğimiz yaşamda yer açar, siyasi erki bu bakımdan uyarıp baskı oluşturabiliriz. Birlikte yaşamanın koşullarını oluşturana kadar, kapımızın önüne bir kap su koymak bile olsa onlara el uzatmak doğru olacaktır.

Bütün kötülüklerimize rağmen yine de bize yaşama sevinci vermeye devam ediyor bu dostlarımız. Tıpkı denizler, ağaçlar, temiz hava gibi.

Tüm öykülerin okurda farklı bir his bırakacağını düşündüğüm Bizans Kapısı Çin Büyüsü için hazırladığım sorulara verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederim. Umarım öyküleriniz çokça okunur, edebiyat yolculuğunuz daim olur.

Nazik davetiniz ve özenle hazırlanmış sorularınız için ben teşekkür ederim.

Exit mobile version