Site icon Parşömen

Dünlük 236: “Bizim oğlan pekmez yemez ölmez gebermez”

Aklını oynatıyor zurnasız kalmış bir çingene

Ama cakası caka
Lor peyniri yiyor ranzada Lorca

Can Yücel

24 Eylül 2025

Okula gitmeden önce sigara içiyor liseliler şair parklarında.

Durumdan haberdar olsalar, memnun olurdu herhalde Jose Marti ve Pablo Neruda.

Federico García Lorca

Lorca’nın Atlının Türküsü olarak bildiğimiz şiirinin Türkçede birkaç farklı çevirisi mevcut. Melih Cevdet & Sebahattin Eyüboğlu ikilisinin yaptıkları çeviri çok leziz ama olsun, Ozan Çororo tarafından yapılan çeviriyle biz de katılalım kervana…

Atlının Şarkısı

Córdoba.
Uzakta ve bir başına.

Kısrak kara, ay büyük,
heybemde zeytin var.
Yolları bilirim bilmesine ama
Varamayacağım Córdoba’ya.

Ovadan geçtim, rüzgârın içinden,
kısrak kara, ay kızıl.
Ölüm gözünü dikmiş bana
Córdoba’nın kulelerinden bakmakta.

Yol ne uzun!
Kısrağım ne cesur!
Ama ölüm bekliyor yolumu,
varamayacağım Córdoba’ya.

Córdoba.
Uzakta ve bir başına.

Federico García Lorca

Hamiş: “Göndermelerin efendisi” Selahattin Özpalabıyıklar’ın derlediği Karanlık Manolya adlı seçki Lorca sevenlerin ilgisini çekecektir.

25 Eylül 2025

Nasreddin Hoca, eski komedyen.

Böyle yazmışlar Hoca’nın önündeki kâğıda, paneli düzenleyenler. Hoca’nın kadim dostu Ozan Çororo girmiş araya, kıramamış Hoca, kabul etmiş. Ama daha taslak program e-mailine düştüğü an başlamış pişmanlığı. Şimdi de bu laf, eski komedyen.

Hoca’nın panelde konuşacağını Ozan söyledi bana, Hoca’yı aradım hemen. Çünkü ender görülen bir olaydır bu: Hoca’nın röportaj vermesi, panelde konuşması filan. “Yahu, eski komedyen yazmış utanmazlar,” dedi. “Ulan Orhan Pamuk bu saatten sonra roman yazmasa, daha da yirmi yıl yaşasa, eski yazar mı diyecekler yani?”

Hocam her zamanki gibi haklı tabii.

Neyse panel günü geldi çattı. Ben de gittim dinlemeye. Hoca çok huzursuzdu. Kasabanın kültür merkezinde küçücük bir salon ayrılmıştı söyleşi için. İzlemeye gelenler taş çatlasa yirmi kişiydi. Hoca kalabalığa tiksinir gibi baktı, bir sigara yaktı hemen. Yasak masak dediler, bir şey söylemeden ters ters baktı. Sustular.

Moderatör bilecenin tekiydi. Öyle uzun bir giriş yaptı ki insanların uykusu geldi onu dinlerken. Mizah tarihini özetledi kendince. Sonra sözü Hoca’mıza bıraktı.

Nasreddin Hoca, Nâzım’dan bir şiir okuyarak başladı sözlerine.

Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.

“Ben neden ağlıyorum, hiç düşündünüz mü?” diye sordu kalabalığa bakarak. Ses gelmeyince bir sigara daha yaktı. Bekledi epey. Soğuk bir sessizlik.

“Ulan ben ağlamayayım da kim ağlasın?”

Yine ses yok.

“Daha dün, genç bir komedyen şaka yaptığı için tutuklandı. Sadece şakayı yapanı değil, şakaya gülen çocuğu da tutukladılar. Haberiniz var mı bundan?”

Yine ses yok.

“Peki, Nâzım’ın şiire dönelim,” diye devam etti Hoca sigarasının dumanını moderatörün suratına doğru üfleyerek. “Siz ne zaman gayrık yeter diyeceksiniz?”

Yine ses yok.

Durduk yere gülmeye başlamaz mı? Hakikaten tuhaf adam şu Hoca.

Epey güldü tek başına, sonra moderatöre dönüp azarladı: “Mizah tarihini anlatacağına tutuklanan komedyenden neden bahsetmezsin bre deyyus!”

Eyvah eyvah.

Salondan ayrılanlar vardı. Hoca onlara da salladı. “Ulan muhabbetiniz yağsız çorba gibi, çekilir yanı yok. Suspussunuz, bir şey soruyoruz cevap veren yok. Nasreddin Hoca mıyım eşek miyim, belli değil.”

“Size,” dedi, “Bayburtlu Zihni’den bir ikilik bırakıp gidiyorum.”

Sonra kalktı gitti.

Rüşveti gündüz ilik gibi emer havf etmez
Gece seccadeye yaşlar döküp her an ağlar.

Öyle bir hışımla çıkıp gitti ki Hoca, peşinden koşup zor yakaladım. Ayı Necdet’in mekanına oturup bira söyledik. Salatalığımız, peynirimiz geldi hemen.

“Hocam,” dedim, “ben şimdikilerin geceleri göz yaşı döktüğünden emin değilim doğrusu. Daha ziyade tweet atıyorlar.”

Hoca’nın ne cevap verdiğini yazmayayım şimdi.

Ayıp olur.

26 Eylül 2025

Bira dünyanın en güzel içkisidir.

Biranın en güzel eşlikçisini de açıklayayım müsaadenizle. Hayır hayır, fıstık, cips ya da patates kızartması değil.

Dikine kesilmiş, çok hafif limon gezdirilmiş salatalık. Yanında da sert, orta tuzlu peynir (mümkünse Bergama tulumu).

Mahallenin delisi
Dut topluyor
Pıt pıt pıt

Evet evet
Yere düşenleri

Sonra gidip şadırvanda yıkıyor
Afiyetle yiyor

Düğün yemeklerini kaçırmıyor hiç
Harmandalı oynuyor
Peşkiri boynunda

Gördüğü her adama
İstisnasız
Ananı sikeyim Ali Abi diyor

Hrant Dink

Bu aralar duvar yazılarını, şair parklarını görmemin nedeni işe yürüyerek gitmem. Sokak adlarında Ahmet Rasim, Reşat Nuri, Sedat Simavi, Yunus Nadi’yi gördükçe de selamımı eksik etmiyorum tabii.

Ve dilimde hep aynı şarkı, Hüsnü Arkan’ın Hrant Dink için yazdığı.

Burda bir daha böyle güvercinler mi görür ömrümüz, ömrümüz bizim
Burda bir daha kanat kanat yakınlaşır mı derdimiz, derdimiz bizim

Şarkıdaki bu soruların yanıtı yok bende. Umudum var sadece.

Buyrun buradan yakın.

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Evren Yesari’nin Vaker adlı romanını çok beğendim.

Romanın ne anlattığından, yazarının derdinin ne olduğundan bahsetmeyeceğim.

Bu romanda beni en çok etkileyen şey biçim oldu. Evren Yesari cesur davranmış, anlatacağı şeyi nasıl anlatacağını iyi bulmuş.

Dil cümbüşlü, teknik cesur, “konu” dallı budaklı. İyi bir edebiyat eseri okuduğumuzda “Hah, işte bu!” deriz. Nasıl dile dökeceğimizi bilmediğimiz bazı şeyleri anlatmanın yolunu bulmuştur yazar. Vaker’i okurken hissiyatım böyle oldu.

Peki, “vaker” ne demek?

Onu da yazarın Gülhan Tuba Çelik’le yaptığı söyleşiden dinleyelim.

Bildiğim kadarıyla vaker, “anlat, söyle, konuş” demek. Romanda da bu anlamda kullanılıyor daha çok, ama yerine göre birçok farklı anlamda kullandığım joker bir sözcük.

Hürriyet Pazar’da yayınlanan Necla Bayraktar’la yaptıkları söyleşide ise aynı soruyu şöyle yanıtlamış Evren Yesari:

Ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyorum. Çingeneler arasında joker bir sözcük bana kalırsa. Daha çok, “söyle, anlat, konuş” anlamına geliyor. Birisinden bir şey isterken; “ver” derken, “gel” derken, “çık” derken de kullanabiliyorlar. Onların herkesten ayrı ama ortak bir dilleri var. Vaker sözcüğünün Karagümrük’te kullanıldığını biliyorum. Gaziosmanpaşa’daki Çingenelerin de kullandığını duydum. O kadar da garipsemedim, sonuçta aynı şehrin insanları. Ama Bursa Mudanya’da bir Çingene kadından duyunca şaşırdım.

Başta söylediğimi bir daha söyleyeyim: Romanı çok beğendim. Yazarın yazacağı yeni metinleri okuyacağımı biliyorum artık.

Dünlüğün başlığını da romandan aldım.

Evet Suzuki, ben de söyleyemiyorum.

Bir arkadaşım, kızı için ikinci el bir kitap almış. İçinden de bu fotoğraf çıkmış.

Fotoğrafın arkasında tarih ya da yer belirtilmemiş.

Bence adları Salih ve Gülay. Zeki Müren’in fuar gazinosundaki konserine gitmişlerdi o gün. 8 yaşındaki oğulları Suat’ı babaannesine bıraktılar. Konserden sonra da çok yakın arkadaşları olan Murat ve Aynur’a uğradılar. İşte bu fotoğraf orada, Murat ve Aynur’un evinde çekildi. Murat yeni aldığı fotoğraf makinesini kullanmaya çok hevesliydi zaten, arkadaşlarını ölümsüzleştirdi.

Fotoğraf çekildikten sonra yemek yediler. Hanımlar bira, erkekler rakı içti. Kahvenin yanına kendi yaptığı vişne liköründen çıkarmıştı Aynur. Birer tane de sigara tellendirdiler.

Çok geç olmadan kalktı Salih’le Gülay. Hem ertesi gün iş vardı hem de Suat huysuzlanmış olabilirdi.

Ama konser çok güzeldi.

Onur Çalı

Exit mobile version