20 Eylül 2025
Bu aralar nostalji rüzgarına bindim gidiyorum. Kınık’ta geçen çocukluğumdan, Bergama’daki okul günlerimden bahsetmek geliyor içimden. Fakat sonra bir imge beliriyor zihnimde: Kırklı yaşlarındaki Tomris Uyar, nedense elinde de bir megafon var. Bir söyleşisinde “beğenmediğim yerellik” başlığı altında söylediklerini tekrarlıyor, megafonu kulağıma doğru tutarak:
“Beğenmediğim yerellik deyince aklıma bir de Emir Kusturica geliyor. O Çingeneler Zamanı, hiç dayanamam. Ülkü Tamer’in yazıları gibi. Ülkü Tamer eski eşim ama, Antep’te eski sinemalar, orada film nasıl seyredilir, film nasıl kopardı diye nostalji dolu yazılar yazıyor. Filmin kopması neden hoş bir şey olsun ki?”
Filmin kopması neden hoş bir şey olmasın ki?
Biz senin gibi kentsoylu değiliz be Tomris, ne yapalım.
Nostalji nedense kasabaya ilişkin bir şey gibi geliyor bana.
Annem babam çocuk ve gençken Kınık’ta üç tane sinema varmış. Ben onların sinema hikâyelerini dinlemeye bayılırım. İnsan görmediği şeylerin, yaşamadığı dönemlerin nostaljisini de sevebiliyor demek ki.
Ayrıca Çingeneler Zamanı harika bir filmdir.
21 Eylül 2025
Ferit Edgü’ye, saygıyla.
Yüreği sıkışıyordu.
Kasabadan ayrıldığında yolunun önce sirklere düşeceğinden sonra işin cellatlığa varacağından habersizdi. İsteyerek cellat olan var mıydı bu dünyada?
Yüreği sıkışıyordu.
Ama o bilerek ve isteyerek cellat olmuştu. O karlı gecede kasabadan ayrılıp otostop çektiğinde, duran kamyonete binip Nuray’la ve kocası Ferat’la tanıştığında, birkaç yılını sirklerde geçirdiğinde az çok belli olmuştu kaderi.
Yüreği sıkışıyordu.
Eskiden marangozdu. Kasabadayken. Sanki bir başkasının yaşamı gibi geliyor o günler artık. Çekiç ve çivi, kalas ve rende, talaş kokusu, sigara, çay… Çıraklarını döverdi, eğitimlerinin bir parçasıydı bu. Öyle görmüştü ustasından.
Yüreği sıkışıyordu.
Ferat’ı bıçaklayıp sirkten ayrıldığında tüm damarlarında acı bir su dolaşmaya başladı. Pişmanlık. Ferat’ı bıçakladığı için değil, Nuray’ı bir daha göremeyecek olmanın pişmanlığıydı bu.
Yüreği sıkışıyordu.
Fabula’yla tanıştı sonra ve İsmail’le. Üçü gösteri yapmaya başladılar: İki adam bir maymun, tuhaf ve ilginç geliyordu seyircilere. Birkaç sene de böyle geçti. Ta ki İsmail canına kıyana kadar. Adı Fabula olan maymunu bir hayvanat bahçesine bıraktı, cami avlusuna bebek bırakır gibi. Sonra yine yollara düştü Muzaffer. Cellat olacaktı.
Yüreği sıkışıyordu.
Meydan hıncahınç doluydu. Ölümü yakından görmek isteyen kalabalıklar… Midesini bulandırıyordu bu insanlar Muzaffer’in. İşini gördükten sonra başlığını çıkarıyordu, çılgınca alkışlıyordu kalabalık. Böyle zamanlarda hepsini öldürmek istiyordu.
Yüreği sıkışıyordu.
Cellatlığının ilk günlerinde kıdemlilerden biri, “Bu işin emekliliği yok Muzaffer,” demişti ona, “ölene kadar öldürmeye devam edeceksin.” Ve eklemişti: “Uykuların hep kan kokacak.”
“Benim burnum pek koku almaz,” demişti acemi Muzaffer.
Yüreği sıkışıyordu.
Bir akşam eve dönerken meyhaneye uğradı. İki tek attı. Tek başına oturup somurtarak içilen iki kadeh rakı çarpmıştı onu. Aç karnına içmişti. Hava da sisliydi üstelik. Bahanesi varsa bunlar. Belediyenin açtığı çukura düştü Muzaffer. Bağırdı bağırdı bağırdı, kimse duymadı.
Yüreği sıkışıyordu.
Onu duymayanlara kinlenmişti şimdi. İntikam almak istiyordu ama nasıl?
Yüreği sıkışıyordu.
Elinde yağlı urganla geziyordu mahallede.
Yüreği sıkışıyordu.
Yüreği sıkışıyordu.
Uykuları kan kokuyordu.
22 Eylül 2025
Edward Hopper keşke arkadaşım olsaydı.
Bütün gün anam ağladı çocuk eylemekten. Sürekli gülmek, eğleniyor görünmek ve eğlendirmeye çalışmak kadar yorucu çok az iş vardır şu dibine kibrit suyu dökülesi dünyada. İşim bitince eve dönmeden bir şeyler içeyim diye gittim kafeye oturdum. Birazdan düğüne ya da klasik müzik konserine gidecekmiş gibi giyinmiş bir çift, birkaç köylü ve şu garson kadın… Kadro hemen her gün aynı. Garson kadın, adı Amabella, kibirden ölecek neredeyse. Paraya para, aşka aşk demediği yılları olmuş, o kadar belli ki bu.
Bir sigara yaktım, bir kadeh şarap istedim. Lütfeder gibi getirdi, koydu önüme. Baktım başımda dikilmeye devam etmekte, “Hanımefendi teşekkür ederim, başka bir ricam yok şimdilik,” dedim en nazik halimle.
“Ama benim var,” dedi.
Bütün gün denize baktık. Sıkılınca açılalım dediler, açıldık. Dalga çıkınca geri dönelim dediler, döndük. Hepsi kocaman adam, ama çocuk gibiler. Çoğu zaman anneleriymiş gibi davranıyorlar bana, bazen de küçük kız kardeşleriymişim gibi. Oysa aynı yaştayız. Bir tek Tom farklı, arada kaçamak bakışlar atıyor. Ama anlamını çözemiyorum bu bakışların.
Restorana oturduğumuzda futbol ve siyasetten başka sohbetleri olmuyor. Başka bir şeyden anladıkları yok. Hoş, konuştukları şeyleri ne kadar anlıyorlar, orası da şüpheli. Hepsi Trump’ı destekliyor ve Amerikan vatandaşı olmaktan gurur duyuyorlar.
Çok sıkılıyorum. Yorgun olduğumu söyleyip izin istiyorum. Birkaç adım atıyorum, dönüp bakıyorum, Tom arkamdan geliyor.
Keşke burada olsaydın canım,
Keşke burada.
Yıldızlar çıktığında ortaya
astronomiden bihaber olsaydım,
uykusunda iç geçiren suya
ayın şavkı vurduğunda.
Bu aralar şiir okuyorum, sıkıntıdan. Kocam ve ben bu bozkır kentine geleli altı yıl oldu ama hâlâ alışamadım. Atalarım üç nesil önce Afrika’dan gelmiş, doğru, ama deniz çocuğuyum ben. Küçük bir kıyı kasabasında büyüdüm. Sonra Ahmet Refik’le tanıştık, sevdik birbirimizi. Yeni devletin baştan kurulan (baştan icat edilen mi demeli yoksa) başkentine tayin oldu Ahmet Refik. Ben de peşinden tabii. Hiçbir şey yok burada. Tek bir arkadaşım bile yok. Kocam gündüz işte, çoğu akşam da dışarda. Bazen sabaha karşı geliyor eve, geceyi köşkte Gazi’nin sofrasında geçirdiğini söylüyor.
Tanrım, çok yalnızım.
İki kedisi var, biri kör. Hayvanları biri görünmüyor hiç. Saklanan hangisi, kör olan mı diğeri mi? Çekiniyorum sormaya. Sanki sorsam, biri gücenecek gibi. Ama kim? O mu kedi mi yoksa ben mi?
Sonra işte yaşlandık.
Hayatın büyük bölümünün beklemek olduğunu anladık. Çalıştık, emekli olduk, yazlık aldık. Çocuklar okullara gittiler, mezun oldular, evden ayrıldılar.
Gençken hep bir yerlere yetişmeye çalışırdık. Her fırsatta seyahat eder, yeni yerler keşfederdik. Keşfetmenin mümkün olduğunu sandığımız zamanlar…
Şimdi vaktimiz bol, bekliyoruz habire. Neyi beklediğimizi bilmeden.
23 Eylül 2025
Geçen hafta Zamane’yi okudum, birkaç gündür de İnsan Olmak’a el attım. Benden yaşça büyükleri dinlemeyi severim ben. Engin Geçtan’la sohbet eder gibi, onu tatlı tatlı konuşurken dinler gibi bir hisle okuyorum yazdıklarını.
***
Güzlükler (2)
sabahlar serin
geceler soğuk
günler sıkıcı
güz geldi
dünyanın en hüzünlü cümlesi
her seferinde
basarken irkiliyor
sararmış ölü yapraklara
şehrimize güz geldi
dün geldi
yarın gidecek
ağaçlar bir güz şarkısı söylüyor
ama hangisini?
***
Kuran okuyacak olduğumda Hüseyin Atay mealini tercih ederim. Sade, anlaşılır bir çevirisi vardır hocanın. Çevirinin niteliğini bilemem tabii. Orijinal dilinden okuyup karşılaştırmadığım hiçbir metnin çevirisi için iyidir / kötüdür diyemem. Aklımı peynir ekmekle yemedim. Neyse, konumuz bu değil zaten.
“İncire ve zeytine and olsun,” diye başlayan Tîn (İncir) Suresi’nin devamında şöyle denir:
“Andolsun, Biz insanı en güzel biçimde yarattık. / Sonra onu aşağıların en aşağısına indirdik.”
Burada neden “biz” dili kullanılır? Ve neden “aşağıların en aşağısına” layık görülür insan?
Cevap 1: Biz dili, “konuşanın” birden fazla olduğu anlamına gelmez, bir üslup özelliğidir sadece. Bugün bile bazı insanların şuna benzer cümleler söylediklerine şahit olmaz mıyız:
“Biz bu konulardan yazılarımızda hep bahsettik.” ya da “Biz bu hususları konuşmalarımızda hep dile getirmişizdir.”
Evet evet, genellikle egosu yüksek insanlardır böyle şeyler söyleyenler.
Cevap 2: “Aşağıların en aşağısına” neden indirilmiştir insan ve ne yaparsa yapsın artık hep o aşağılık yerde mi kalacaktır? Hayır elbette.
Tîn Suresinin devamına bakmak yeterli: “Yalnız, inanan ve yararlı işler yapanlara, işte onlara kesintisiz ödül vardır.”
Yani inanmak ve eyleme geçmek, iyi işler yapmaktır bizi o “aşağılardan” kurtaracak olan.
Madem çeviriden bahsettik. Çeviri denen belanın başımıza nasıl musallat olduğunu anlatan efsaneyi hatırlayalım. Evet, Babil Kulesi mitosu.
Eski Ahit’in “Yaratılış” kitabına bakarak anlatalım: Başlangıçta herkes aynı dili konuşurken, Mezopotamya’nın güneyindeki Şinar ovasına bir grup insan yerleşir, önce kenti kurarlar, sonra da bir kule yapmaya karar verirler. “Göklere erişecek bir kule dikelim, namımız yürüsün,” diye böbürlenirler, inşaat hızla ilerler. Fakat RAB, insanların yaptığı kuleyi görmek için aşağı iner ve gördükten sonra şöyle der: “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.”
Nitekim öyle yapar. Kent ve kule dağılır. Çünkü RAB insanların dilini “karıştırmıştır.”
Dört bir yana dağılır zavallılar. Ve artık herkes başka bir dil konuşur. O saatten sonra birbirini anlayabilene aşk olsun!
Ey okur, laf aramızda biz bunları “Babil Kulesi İnşaatından Sağ Çıkmış Duvar Ustası Ozo’nun Hatıratından” adlı hikâyemizde yazdık hep.
Demem o ki, “biz dili” Eski Ahit’te de vardır.
Yazı dağıldı iyice, türküdeki gibi imdat isteyelim, aman dileyelim: Yetiş imdadıma Hazreti İsa!
Biz okurlar, İbrahimî dinlerin tanrısının tüm söylediklerini 2 ciltte okuyabiliriz: Eski Ahit (halk arasında Tevrat) ve Yeni Ahit’ten (halk arasında İncil) oluşan Kutsal Kitap (Kitabı Mukaddes) ve Kuranı Kerim.
İşimiz kolay aslında. Sadece iki cilt.
Hem okursak İsa peygamberin “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin,” ve “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Hem Tanrı’ya hem de paraya kulluk edemezsiniz.” dediğini de öğrenmiş oluruz.
Onur Çalı
