Site icon Parşömen

Dedem Don Kişot (4) | Öznur Unat

{"remix_data":[],"remix_entry_point":"challenges","source_tags":["local"],"origin":"unknown","total_draw_time":0,"total_draw_actions":0,"layers_used":0,"brushes_used":0,"photos_added":0,"total_editor_actions":{},"tools_used":{},"is_sticker":false,"edited_since_last_sticker_save":false,"containsFTESticker":false}

Nereden başlayacağımı bilmiyordum. Don Kişot’un sadece bir edebi kahraman değil, evrensel bir insanlık halinin temsili olduğunu söyleyecektim ki dedemin üvey babası yani Cervantes’in girizgahı geldi aklıma. Nasıl sesleniyordu orada okuruna: Aylak Okur! Bu girizgahın ardından Cervantes, her yazar gibi yarattığı şeyin kusursuz olmasını isterken tabiat kanunlarına karşı çıkamadığını belirtiyor ve tabiatta her şey benzerini doğurur diyordu. Kuru, kırışık, maymun iştahlı, tuhaf düşüncelere boğulmuş kahraman, tam da bu kusurlarıyla tabiattaki diğer benzerleri gibiydi. Biz gibi, bizden biri gibi. Bu kusurlar onu gerçek bir insan yaparken kusurların niteliği de (fazla çeşitli ve kimsenin aklına gelmeyecek düşüncelerle dolu kafası) onu özgün kılıyordu. Düz yolda gitmiyor, delilikten bilgece sözlere, hayalden gerçeğe sürekli patikalarda yol alıyordu.

Don Kişot her dönem zengin yorumlara vesile oldu. 18. yüzyılda akla ve gerçekliğe övgü olarak sunuldu. 19. yüzyılda idealizmin, yaratıcılığın, hayal gücünün romantik övgüsü, 20. yüzyılda sıradan yaşamın içinde benlik arayışından ödün vermeyen, gururlu kahraman olarak varoluşçuların temsili oldu. Felsefi okumaların konusuydu. Sancho Panza’yla birlikte idealizmin ve materyalizmin diyalektiğini simgeledi. Romanın gerçek ve hayal arasındaki sınırları zorlayan yapısı, Freud’un İspanyolca öğrenmesine sebep olacak kadar psikoloji bilimi kuramcılarının ilgisini çekti.

Freud ilk gençlik yıllarında bu kitabı orijinal İspanyolca metninden okumak istedi. “Academia Castellana” adında bir grup kurarak bu eser üzerine yazışmalar yaptılar. Aralarındaki mektuplaşmalarda kullandıkları takma isimler Cervantes’in 1613 yılında yazdığı Köpeklerin Sohbeti adlı öykü derlemesinde geçen köpeklerin isimleriydi.[1] Ayrıca yine bu kitap üzerinden bireyin içsel dünyası, travmaları ve bilinç dışı süreçlerini ele aldılar. Bu konulara ışık tutan verilerden biri de 1882-1886 yılları arasında Freud’un, karısı Martha Bernays’a evlenmeden önce gönderdiği mektuplardır.[2]

Freud’un ardılları olan psikanalistler bu yazışmalardan yola çıkıp Don Kişot’un Alanso Quijano’ya dönüşüm sürecini, narsistik savunma mekanizmaları ve depresif pozisyona geçiş gibi psikanalitik kavramlar üzerinden incelediler. Don Kişot’un yaşlılık ve ölüm korkusuyla başa çıkma çabası, gerçeklikten kopuşu ve sonunda içsel çatışmalarını kabul etmesi gibi konular, yaptıkları çalışmaların merkezinde oldu. Don Kişot romanındaki delilik ve kimlik meselesiyle, Freud’un bilinçdışı gerçeklik algısı ve kimliğin inşaası kavramları arasında paralellikler kuruldu.

Cervantes’in çağdaşı başka bir büyük yazar William Shakespeare’in de (1564-1616) bu romanı okuduğu düşünülmektedir. Don Kişot’un ilk bölümü 1605 yılında İspanya’da yayımlandıktan sonra 1612 yılında Thomas Shelton tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Bu çeviri Shakespeare’in kitaba erişimini mümkün kılmıştır. Shakespeare’in eserlerinin ise Cervantes’in sağlığında İspanyolcaya çevrildiğine dair bir kanıt yoktur.[3]

1613 yılında Shakespeare, John Flatcher ile birlikte Cardenio’nun Tarihi[4] adlı oyunu yazar. Bu kişi yani Cardenio, Don Kişot’un romanının 23. Bölümünde tanıştığı ve yüz sayfa sonra sevgilisiyle yeniden biraraya gelmesine yardımcı olan çılgın ve aldatılmış Cardenio’yla aynı kişidir. Yani 1613 yılında, hiç şahsi tanışıklıkları olmadan, Cervantes’i ilk defa İngiliz sahnesine çıkaran kişi Shakespeare’dir. Ancak o dönem, Londra’daki Globe tiyatrosunda çıkan yangın nedeniyle, Cardineo 1727 yılına kadar bir daha sahnelenememiştir.

Cervantes’ten sonra 1719 yılına kadar –yani Robinson Crusoe yazılana kadar– birey anlatısı olarak nitelendirilebilecek önemli bir eser ortaya çıkmamıştır.

Eseri bu kadar ilginç kılan şeylerden biri de şüphesiz karakterin aklını yitirmiş gibi görünürken, yaşadığı toplumun yozlaşmış değerlerine karşı vicdan ve ahlak taşıyıcısı misyonunu üstlenmiş oluşudur.

Gustave Doré

Cervantes, Erasmus’un öğrencilerinden Lopez de Hoyos’un öğrencisiydi. Erasmus’un 1509 yılında yazdığı Deliliğe Övgü adlı eseri aklın, bilginin, özellikle skolastik düşüncenin kutsanmasına karşı deliliği bir erdem olarak yüceltmektedir. Delilik burada gerçeklere körü körüne inananların değil, tutkularıyla yaşayanların ve dünyaya farklı gözle bakanların bilgeliğidir. Erasmus’a göre deli, hayatın gerçek anlamını gören kişidir. Çünkü onu sınırlayan zincirlerden kurtulmuştur. Cervantes’in Don Kişot karakteri tam da Erasmus’un idealize ettiği bilge deli figürüne benzer. Gerçekliği eğip bükerek, kendi içinde anlamlı bir yapıda, kendi evrenini kurar. Bu açıdan Erasmus’un deliliği gibi Don Kişot’un deliliği de var olan düzene bir eleştiridir. Erasmus akıl ve duygu arasındaki dengeyi sorgularken, Don Kişot akıl ve hayal gücü arasındaki çatışmayla ilerler.

Kitaba dair ülkemizde en kapsamlı inceleme araştırmayı Jale Parla yapmıştır. Kendisi 45 yıl boyunca Boğaziçi Üniversitesi ve Bilgi Üniversitesi gibi okullarda Don Kişot romanını ders olarak okutmuş, aynı zamanda Don Kişot isimli kitabı yazmıştır.[5]

Sanat doğaya bakıp onu resmederek, onun hakkında yazarak gerçeği taklit ederken, diğer bir deyişle gerçeğin temsiliyken, Don Kişot’la birlikte taklit edilen şey, şövalye romanlarındaki şövalye olduğu için, temsilin temsili söz konusudur. Bu da romanın modern anlatının başlangıcı olarak kabul edilmesinin nedenlerinden biridir. Aristotales’e göre sanat, doğayı ya da insan davranışını taklit eder. Ressam bir ağacı çizer, tragedya yazarı insanın tutkularını sahneye koyar. Bunlar gerçeğin temsiline örneklerdir. Bunun Yunanca kökenli adı mimesis olup Don Kişot’la terse dönen şey, doğanın taklidinin yerini, metinlerin taklidinin almasıdır. (Karakter, anlatıda kurgunun kurgusunu yaşar.)

İllüstrasyon: ChatGPT

Jale Parla kitabında, Sancho’nun romana girmesinin mizahi bir zemin doğurduğundan bahseder. İkilinin arasındaki bu dil okuru güldürmekte, dili parodileştirmektedir. Bu kısmı okuduğumda aklıma bizim kültürümüzün Karagöz ve Hacivat’ı geldi. 14. yüzyıl Bursa’sında, Osmanlı’nın kuruluş dönemi halk anlatılarına dayanarak ortaya çıkan Karagöz ve Hacivat’ın da tıpkı Don Kişot ve Sancho Panza gibi unutulmaksızın bugünlere gelmesinde ikilinin arasındaki mizahi dilin payının önemli olduğunu düşünüyorum.

Kitabın dört yüz senedir sevilerek okunmasında o günden bugüne değişmeyen bazı insanlık durumlarının da payı büyük olmalı. Cemil Meriç bu durumu, istikbale taşan mazi, hatta bazen tek başına hak ve hakikat, sözleriyle ifade etmiş.[6]

Don Kişot’u yola çıkaran amaç ebedi şan şöhret olsa da bunu elde etmek için seçtiği yol, güçsüzlere, muhtaçlara yardım etmekti.[7] Hatta bunu bütün varlığını feda etmeye hazır olarak amaç edinmişti. Güçsüzlere, muhtaçlara yardım etmek üzere dolaştığını söyledikten hemen sonra, etrafındakiler onun aklı kıt bir deli olduğuna hükmetti. Bu Ülke adlı kitabında Cemil Meriç, “Don Kişot kanatlı, kertenkelelere gülünç gözükmesi bundan,” demiştir. Bu sözle Meriç, yüksek idealleri olan insanların, sıradan ve menfaat diliyle konuşan insanlar tarafından her zaman küçümsendiği gerçeğini ifade etmiştir. Bugün de güçsüzlere, muhtaçlara yardım etmek aklı kıt delilerin işi olarak görülmüyor mu? Geçtiğimiz günlerde Gazze’ye yardım götüren bir gemi yola çıktı[8] ve Gazze kıyılarına yüz mil kala İsrail tarafından durduruldu. Sosyal medyada bir kısım insan bu aktivistleri “şovcu” ya da “saf idealist” olarak yaftaladı. Eylemi “delilik” olarak nitelendirenler oldu. Güçsüzü koruma arzusu, akılcı dünyanın gözüyle daima delilik gibi görülmüştür. Dört yüz yıldır değişmeyen bir bakış açısıdır bu. Ancak şu da bir gerçek ki eğer bu düzen değişecekse, değişimi sağlayacak olanlar, Don Kişot’u küçümseyen dünya değil, ona inananlar olacaktır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Yaşadığı zaman anlaşılmayan, küçümsenen ama sonradan öncü olarak nitelendirilen bu insanlar Sokrates’ten Galileo’ya, Gandhi’den Tesla’ya şimdi saygıyla anılmaktadır.

13. bölümde, Don Kişot ve Sancho bir cenaze törenine katılmak için giderken yolda aynı cenazeye giden başka insanlarla karşılaşırlar. Bu kişilerle yaptıkları sohbette Don Kişot, din adamları hakkında şöyle der: “Din adamları huzur ve barış içinde tanrıya dünyanın iyiliği için yakarırlar; ama onların yakarışını uygulamaya biz geçiririz. Şüphesiz rahat rahat dua etmek kolaydır; Tanrı’dan muhtaçlara yardım etmesini istemek, doğrudan yardım etmekten kolaydır. Bizim işimiz daha zordur.”[9] Aç, susuz, sefil ve yoksul oluşundan bu sonuca vardığını da sözlerine ekler. Bu satırları okurken, günümüzü düşünmemek mümkün mü? İyilik ve adalet için dua etmek, bir benzetme yapacak olursam, sosyal medyada haksız, hukuksuz, adaletsiz gördüğümüz şeyleri “like” ederek görevimizi yaptığımız yanılsamasıyla vicdanlarımızı rahatlatmaya dönüşmüş durumda. Diğer yandan bir de meydanlarda toplanarak eylem yapanlar, adliye koridorlarında mücadele edenler var. Bu insanları, nasıl olsa hiçbir şey değişmiyor diyerek Don Kişot misali alaya almak, dört yüz yıl geçse de insanın değişmeyen kör bakış açısına işaret etmiyor mu?

Cervantes, Don Kişot romanını yazarken hayal dünyası ve gerçek arasındaki sınırların gayet farkında bir yazar olarak hikâyeyi oluşturmuştur. Bölüm dört, sayfa 64’de geçen çiftçi çocuğunun hikâyesiyle[10] bunu örneklemek gerekirse Cervantes, aslında iyilerin iyiliğe olan inancının gerçek hayatta ideal düzeni kurmaya yetmediğini oldukça gerçekçi bir şekilde göstermiştir. Kötülük kötülüğü yapanın yanına kâr kalmıştır. Çünkü romanın bu alanları gerçek dünyanın kurallarına göredir. Gerçek dünyada şövalyelik yasaları üzerinden edilen yeminlerin bir hükmü yoktur. Andres dayağı yedikten sonra oradan ağlayarak ayrılırken, efendisi gülerek geride kalır.[11]

Don Kişot o adamın Andres’e olan borcunu ödeyeceğine nasıl inandı da oradan ayrıldı? İyiler ne saftır, ne de kolay kanar. Belki de gerçekten iyi olanlar, herkesin kendileri gibi davranacağına inanmak gibi ağır bir yanılgıyı taşırlar. Cervantes okura kötüyü göstermekten kaçınmaz. Bence yapmak istediği şey iyiliğe olan inancın bazen bir yanılgıya dönüştüğünü anlatmaktır. Ve belki de bu, iyi insanlar için yapılmış bir uyarıdır.

Kitabın 31. Bölümünde Don Kişot, Andres’le yeniden karşılaşır. Burası önemlidir çünkü çocuktan ayrıldıktan sonra neler olduğunu öğrendiği sahnedir. Oğlanın daha da fazla dayak yediğini öğrenir. Don Kişot, düzeltemeyeceği düzene çomak sokarak dengesizliği körüklemiş, düzenin güçlü tarafını kızdırmıştır. Cervantes burada, bir kişinin iyi niyetinin düzeni değiştirmeye yetmediğini örnekler. Ve Cervantes, Don Kişot’a şu cümleyi kurdurur: “Şunu bilmeliydim ki hiçbir köylü kendi çıkarı olmadıkça verdiği sözü tutmaz.” Bu cümleyi, sadece hikâyedeki efendi için değil, bütün zamanlarda gücü, iktidarı elinde tutanlar için kurabiliriz. Çünkü bu cümle insana dair temel bir gerçeği ifade etmektedir. İnsan denen varlık, gücü kendi çıkarları için kullanır çünkü bencildir. Konuşmanın devamında Don Kişot, çocuğun intikamını alacağına dair yeminler eder. Andres ise “Ben bu yeminlere inanmıyorum,” der, “bunun yerine bana yenecek bir şey ver.” Bu sözle çocuk, bugün gelen yardım yarın gelecek iyilik vaadinden evladır, demiş olur. Bugün bilimsel olarak da kanıtlanmış bir şeydir bu: Nörobilimsel çalışmalar göstermiştir ki insan beyni yakın ödülü, uzak ödüle kıyasla daha cazip bulur. Cervantes’in 1605 senesinde yazdığı bu cümleleri okuyup bugün hâlâ insanları, makarnaya, patatese oylarını sattılar diye eleştirmek ne kadar doğrudur? Halkın yoksul ve yoksun bırakılmasının sorumluluğu yine halka mı aittir? Don Kişot çocuğa peynir ekmeğini verir ve ardından utanç içinde kalır.[12]

Türkiye’de Jale Parla’nın verdiği dersler gibi Nabokov da Cornell Üniversitesindeki görevinden bir dönem izin alıp Harvard Üniversiteside konuk olduğu sömestrede işlemek üzere Don Kişot dersleri kaleme almıştır. Türkçe’ye İletişim Yayınları tarafından kazandırılan bu kitabında Nabokov, “Keşke, ikinci ciltte sahte Don Kişot ve gerçek Don Kişot çarpışsaydı,” demiştir. Sahte Don Kişot nereden çıkmıştır, kısaca hatırlayalım: Don Kişot’un ilk cildi yayınlandıktan on sene sonra ikinci cilt basılmıştır. Bu on senelik gecikme sırasında Alonso Fernandez de Avellenada takma adlı biri Don Kişot’un sahte bir devam kitabını yayımlamıştır. Bu kitabı yazan kişinin gerçekte kim olduğu bilinmez. Bu kitap Cervantes’in karakterlerini ve dünyasını taklit etmeye çalışmış ancak uslüp olarak zayıf kalmıştır. İlk cildinde Zaragoza’ya gitmek üzere biten eser, bu taklit kitap yüzünden ikinci ciltte Barselona’da başlar. İşte Nabokov, ikinci ciltte Don Kişot’u deliliğine son vermek için köyüne geri döndürmeye çalışan Carrasco yerine sahte Don Kişot’la dövüşmesinin daha iyi bir final olacağını söylemiştir. Böyle bir çatışmanın çok daha derin, ironik ve edebi olacağını belirterek, “Hayatta gerçek yiğidi atından düşüren hep sahtekarlıktır,”[13] demiştir. Gerçekten de dünyada olan bitene baktığımızda Nabokov’un bu sözüne katılmamak mümkün değil. Ancak Don Kişot hikâyesinde Cervantes’in bunu yapmaması belki de sahte olana paye vermek istememesindendir. Bilmiyoruz.

Don Kişot kitap boyunca yirmi zafer ve bunu dengeleyen yirmi yenilgi yaşamıştır. Nabokov bunu kitabında listelemiş, Don Kişot’un her zaman kaybeden taraf olmadığını göstermiştir. Cervantes’in bu kadar dağınık giden bir hikâyede galibiyet ve mağlubiyetleri dengelemesini ise yazarlık sezgisinin gücüne ve düzenleyici iç güdüsüne bağlamıştır.

Don Kişot eserinden etkilenenler listesine Fransa’nın en ünlü oyun yazarı ve oyuncusu Moliere’i de eklemeliyiz. Kendisi 1660 yılında bir sahne uyarlamasında Don Kişot’u oynamıştır. Dünya roman sanatının yapı taşlarından büyük Rus yazar Dostoyevski’yse Don Kişot için, “İnsanlığın kutsal kitabıdır. Dünyada onun kadar derin ve onun kadar etkileyici başka bir yapıt yoktur,” diyerek kitabın insanın özüne dair bir hakikat ortaya koyduğuna vurgu yapmıştır. Bazı Rus kaynaklarına göre, Dostoyevski Don Kişot’u, kitaplar arasında en hüzünlüsü olarak adlandırmış, bu kitaptan yayılan çaresizlik duygusundan bahsetmiştir.[14]

Milan Kundera Roman Sanatı adlı kitabında romanı, insanın anlaşılmaz karmaşıklığını keşfetmenin sanatı olarak tanımlarken, Don Kişot’u bu keşfi başlatan kitap olarak belirtmiştir. Kundera’ya göre insan sadece akıl ve duyguyla tanımlanamayacak kadar karmaşık bir varlıktır. Tek bir hakikatin mutlak üstünlüğü yerine, çelişkili ve çoğul gerçekliklerle çevrilidir. Don Kişot bu bağlamda ne idealin övgüsü ne de eleştirisidir. Kundera’ya göre Cervantes, kesinlik arayan ahlaki tutumlara karşı romanda kurduğu göreceli ve çok anlamlı yapıyla, insan doğasını derinlemesine işleyen ilk yazar olmuştur. “Modern çağın kurucusu sadece Descartes değil aynı zamanda Cervantes’tir,” diyerek ona verdiği önemi ifade etmiştir.

Don Kişot’tan etkilenen kişiler arasında Spinoza’yı saymamak olmaz. Ölümünden sonra 1677 yılında hazırlanan mal varlığı dökümünde sahip olduğu kitaplar listelenmiş, listede Don Kişot kitabının birinci cildi yer almıştır.

Don Kişot’un yazıldığı dönemi (1602-1615) dikkate aldığımızda Avrupa’nın değişim ve dönüşümüne denk geldiğini görürüz. Kopernik, kitabın yazılmasından yaklaşık 50 yıl önce güneş merkezli evren modelini açıklamış, 1609 yılında Galileo teleskopla gökyüzünü incelemiş, 1620’de modern bilimsel yöntemin temelinin atıldığı fikirleriyle Bacon, “Bilgi güçtür”, 1637’de ise Descartes, “Düşünüyorum öyleyse varım,” demiştir. Don Kişot tam bu dönüşmün ortasında, iki çağ arasına sıkışmış, aynı zamanda İspanyol halkının iç çatışmalarını ve kimlik arayışını da yansıtan bir figürdür.

Cervantes şövalye romanslarından etkilenmiştir. Romans kelimesi, eski Fransızca “Romanz – romanzes” sözcüğünden türemiştir. Özgün anlamı, halkın konuştuğu dilde roman demektir. Başlangıçta bir dil kategorisiyken sonrasında edebiyat türüne dönüşmüştür. Şövalye romansları da Orta Çağ’da yazılan kahramanlık hikâyeleri olup bizim kültürümüzdeki destanlar ya da kıssadan hisselerin karşışımına benzerler. Kahramanlar olağanüstü özellikler taşır. Uzak diyarlara giderek kötülüklerle savaşır. Kıssadan hisseler gibi ahlaki dersler de içerir. Ancak haçlı seferleri sona erip barutun ve diğer ateşli silahların kullanımının başlamasıyla ve toprak ağalığı azaldıkça şövalyeliğin de dayanağı kalmamıştır. Zırhlı şövalye gücünün çöküşü Don Kişot’ta da edebi olarak karşılık bulmuş, hicvedilmiştir. Askeri güç olarak önemini kaybeden şövalyelik, onursal amaçlı gezici şövalyelerle sosyal faaliyet uğraşısı olmuş; gezgin şövalyeler artık efendileri için değil, kendi seçtikleri amaç uğruna hümanist ideallerin peşinde gitmeye başlamıştır. Don Kişot bir hidalgodur. Şövalye hayalleri kuran hidalgo.[15] Çünkü onun doğduğu dönemde artık şövalyelik fiilen bitmiştir.

Jules David

Bahsi geçen bütün düşünürlerin Don Kişot üzerine söyledikleri içinde belki de en dramatik olan ve bugünkü insanın durumunu da yansıtan Michael Foucault olabilir. Foucault’ya göre Don Kişot’un trajedisi artık anlamını yitirmiş bir dünyada hâlâ eski anlamların aranması, eski dünyanın kurallarına göre yaşarken yeni dünyanın içinde kaybolmasıdır. Anlamın çöktüğü bir dünyada hâlâ anlam arayan kişidir Don Kişot.

Bugün içinde yaşadığımız çağda, biz de tıpkı Don Kişot gibi çelişki içindeyiz. Teknoloji, siyaset, toplum yapısı, değerler, her şey baş döndürücü bir hızda akarken, biz daha olup biteni anlayamadan yenileri gelmektedir. Artık işe yaramayan eski referanslarla çaresizce olanları anlamlandırmaya çalışıyoruz. Öte yandan zengin ve fakir ülkeler arasındaki fark sadece ekonomik açıdan değil anlam dünyasında da bir uçurum yaratmıştır. Bir yanda açlıkla boğuşan insanlar, diğer yanda Mars’a koloni planları yapanlar… Bu kadar kopuk iki gerçeklik arasında ortak dil kurmak git gide zorlaşmış, hatta imkansız hâle gemiştir.

İnsanlar savaşları, ölümleri, vahşeti sanal gerçeklikmişcesine duygusuz izliyor. Olan biten hiçbir şey insanı sarsmıyor. Temsil çöküyor…

Anlatacaklarım bu kadardı. Belki bir şey söylerler diye kafamı kaldırıp koca gövdelerine baktım. Bakışları dalgındı. Bir süre susup birlikte vadiyi izledik. Sessizliği yaşlı Sardinero bozdu. Bir masal anlatır gibiydi sözleri.

“Artık insanlar devlere inanmıyorlar,” dedi. İnsanlar artık hayal kurmuyor. Korku egemen olmuş dünyaya. Korku o kadar büyükmüş ki insanlar ne kadar güçlü, ne kadar güzel, ne kadar bilgili, ne kadar çok olsalar o kadar az hissediyorlarmış. “Bu bir büyü,” dedi. Zaman; büyücüleri, kötü ruhları, zalimleri yok etmedi. Ama onlarla mücadele eden, yorulmaksızın, inancını kaybetmeden kötülüğe direnen hayal gücünü yok etti. İşte bu dünyanın sonunu getirecek en büyük büyü. Kıyamet yakın, çünkü insan bu savaşta pes etti. Yel değirmeni değilim ben. Ama artık, dedenin savaştığı dev de değilim. Ben, sen beni nasıl görürsen oyum. Söyle şimdi bana:

“Sen beni ne görüyorsun?”

La Mancha’da gün geceye dönmüştü. Gökyüzünde ay, cevabımı beklercesine kıpırtısız, sus pus olmuş, gözlerimin içine bakıyordu. Vadide koyunlar yoktu. Birkaç turist, tepeden arabalarına doğru iniyor, birkaçı fotoğraf çekiyordu. Gerçeğe teslim olmayacaktım. Benden cevap bekleyen ovaya, yıldızlara, ağaçlara, aya baktım. Değirmenin gövdesine iyice yaklaştım. Mavi kapısına eğilip kulağına fısıldadım:

“Sana baktığımda kollarını açmış, tüm evreni kucaklamak için hazır bekleyen bir dev görüyorum.”

Mavi kapıyı açtım, içeri girdim.

Öznur Unat

Mayıs 2025, La Mancha.

Kaynakça:

La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Cilt: 1-2 YKY, Roza Hakmen Çevirisi.

Don Quijote ve Roman Sanatı, Kafekültür Yayıncılık, Hazırlayan Halil Gökhan.

Don Quijote Dersleri, Vladimir Nabokov, İletişim Yayınları.

Don Kişot – Yorum, Bağlam, Kuram, Jale Parla, İletişim Yayınları.


[1] Coloquio de los Perros eserin orijinal adı olup burada geçen iki sokak köpeği Cipion ve Berganza, Freud’un lise arkadaşı Eduard Silberstein ile mektuplaşmalarında kullandığı takma isimlerdir. Link.

[2] Freud’un romana ve Cervantes’e dair ilgisini içeren bu bilgiler “Cervantes Read by Freud: A Perspective” isimli makaleden alınmıştır.

[3] Los Angeles Times, 14 Nisan 2016 tarihli David Kipen tarafından kaleme alınan makale.

[4] Cardenio büyük ihtimalle 1613’de yazılmış ancak kayıp oyun olarak isimlendirilen bir metindir. Çünkü el yazmalarına ulaşılamamıştır.

[5] Jale Parla, Don Kişot – Yorum, Bağlam, Kuram, İletişim Yayınları.

[6] Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, s.50.

[7] Bölüm 13, s.112.

[8] Madleen isimli gemi, İsrail ordusu tarafından durduruldu. Yardım malzemelerine el konularak aktivistler gözaltına alındı.

[9] Bölüm 13, s.112.

[10] Don Kişot yol kenarında efendisinden dayak yiyen köylü çocuğu görür. Efendi çocuğa hakkını vermemekte ve haksız yere dövmektedir. Don Kişot müdahale eder, adamı uyarır. Çocuğu koruduğunu sanarak oradan ayrılır. Ancak ardından çocuk daha da kötü dövülür.

[11] Bölüm 4, s.65.

[12] Bölüm 31, s.275.

[13] Vladimir Nabokov, Don Quijote Dersleri, İletişim Yayınları, s.127.

[14] Rus Edebiyatı araştırmacılarından T.A. Kasatkina, onun Yazarlık Günlüğü gibi kişisel kayıtlarından aktarmaktadır.

[15] Hidalgo, İspanya’da soylu ama yoksul sınıftan gelen, genellikle şövalyelik onurunu taşıyan kişilere verilen ünvandır.

Exit mobile version