Site icon Parşömen

Dedem Don Kişot (1) | Öznur Unat

{"remix_data":[],"remix_entry_point":"challenges","source_tags":["local"],"origin":"unknown","total_draw_time":0,"total_draw_actions":0,"layers_used":0,"brushes_used":0,"photos_added":0,"total_editor_actions":{},"tools_used":{},"is_sticker":false,"edited_since_last_sticker_save":false,"containsFTESticker":false}

Benim dedem Don Kişot. Bunu Campo de Criptana’ya vardığım akşam, yel değirmenlerinin önündeyken anladım.

İstanbul’dan Madrid’e uçmuş, orada bir gece konakladıktan sonra, kiralık araçla Toledo üzerinden La Mancha’ya doğru yola çıkmıştım. Dedem Don Kişot ve yardımcısı Sancho Panza’nın geçtiği düzlüklerde, konforlu atım Rocinante’yle ilerlerken, navigasyon bizi tepelere doğru yönlendirdi. Güneş La Mancha düzlüklerinde batmış ama hava henüz kararmamıştı. Ortalık pembe mor karışımı bir renge bürünmüştü.

Don Kişot’un torunu olduğuma dair içimdeki hislerin esaslı bir gerçeği yansıttığını o gece öğrendim. Yokuşun zirvesinde 16. asırdan kalma on değirmenden Burleta’ya yaklaştım. Tıpkı 1605’te, dedemle karşı karşıya geldikleri andaki gibi kuvvetli bir rüzgâr esti; saçlarımı havalandırdı ve yel değirmeninin kolları hafifçe dönmeye başladı. Beni selamlıyorlardı. Dört yüz seneyi aşkındır buranın nöbetini tutmaktan yorgun düşmüş gibiydiler. “Hoş geldin,” dediler. “Nereden geliyorsun?” diye sordular. “Türkiye’den,” dedim. İçimden geçeni bilmiş gibi, “Demek Don Kişot’un torunlarındansın, elbette akrabayız,” dediler. Dile gelmelerine ve o gece anlattıkları hiçbir şeye şaşırmadım.

Pembelik yerini lacivert bir geceye bırakıncaya kadar konuştuk. İçlerinde eskiyi en iyi hatırlayanlar Burleta, Infanto ve Sardinero oldu. Diğerleri zamana dayanamayıp yeniden inşa edilmişler. Ama büyüklerini dinleye dinleye sanki kendileri yaşamış gibi taze bir dimağla anlattılar. “Dedenin hikâyesini bir de bizden dinle,” dediler. Ben de onlara yolculuğumu anlattım. O gece neler konuştuğumuzu eğer siz de merak ediyorsanız buyurun lütfen.

İllüstrasyon: Yiğit Abdullah

Birinci Gün: İstanbul – Madrid

1800’lerin Madrid’i: “Peçetedeki Hikâye”

Madrid Barajas havalimanına indim. Havaalanı şehir merkezine on iki kilometre mesafede olmasına rağmen İstanbul’u aratmayan yoğunluktaki trafik yüzünden kiralık araçla otele varışım bir saat sürdü. CC Opera Suit adında mütevazı ve temiz bir otel bulmuştum. Resepsiyonu olmayan bu tarz otelleri severim. Cep telefonunuza gönderilen linke pasaport bilgilerini girip gelen şifreyle odanızın kapısını açmak, aynı dili konuşmadığınız biriyle iletişim kurmaya çalışmaktan çok daha pratiktir çünkü. Eşyalarımı bırakıp önce kaldığım yere yürüyüş mesafesindeki Plaza Mayor’a gittim. Bu meydanda insanın kendisini Sultanahmet’e gelmiş turist gibi hissetmesi kaçınılmaz. Orada fazla oyalanmaksızın, yerel halkın rağbet ettiği, otantikliğini hâlen koruyan, Madrid’in en eski ve ikonik tapas barlarından biri olan Casa Labra’ya oturdum. Bu tür eski mekanlar menülerinde fazla seçenek sunmaz. Kafa karıştırmanın alemi yoktur çünkü. Kızarmış Morina Balığı ve patates bravas dedikleri acı sosla harmanlanmış patates kızartması en rağbet gören tapas lezzetleri. İşten çıkan Madridliler bardaklarını ev yapımı kırmızı vermutla doldurmak üzere barın önünde kuyruk oluşturmaya başlamıştı bile. Sokağa serpiştirilmiş yüksek masaların üstüne koydukları peçetelerde Casa Labra’nın tarihçesi yazıyordu. Tercüme edip hikâyesini öğrenmek üzere katladım, defterimin arasına koydum.

“1900 yılında Madrid’de 840.000 nüfusa karşılık 1.500 taberna (meyhane) vardı. Sadece bu caddede (Tetuân Caddesi) Casa Labra’yla birlikte üç taberna bulunuyordu. Madrid bizi ödüllendirdi ve tarih bize tanıklık ediyor. Günümüzde artık sadece bir düzine kadar kaldık. Villa y Corte’nin[1] geleneksel yaşam tarzını ve kültürünü yaşatmak için. Buralar, bu misafirperver şehrin ve bütün İspanyolların Madridli kimliğini oluşturan temel unsurlardır. Kendin gibi hissetmen dileğiyle, burası senin evin. Casa Labra 1860’dan beri.”[2]

1860’ların Madrid’ini merak ederek akşam otele erken döndüm. Taze demlenmiş kahvenin kokusu bütün koridora yayılmıştı. Fincanı doldurup yanımda getirdiğim kitapları kurcalarken uykuya dalmışım. O gece bir şey okuyamasam da yaşlı dev Sardinero’nun Campo de Criptana’da tanıştığımız akşam anlattıkları, kitapları aratmayacak bir zenginlikle geçmişin Madrid’ini gözümde canlandırdı. Anlattıklarını düşünerek uykuya daldım.

***

O dönemin Madrid’i hem monarşinin kalbi hem halk kültürünün en canlı sahnesiydi. İspanya Kraliçesi II. Isabel, üç yaşında tahta çıkmış, 1833-1868 yılları arası hüküm sürmüştü. Bu dönem liberal fikirlerin güçlendiği, modernleşme adımlarının atıldığı yıllardı. 1868 yılında Kraliçe, La Gloriosa[3] adı verilen halk ayaklanmasıyla tahttan indirildi. Kraliyetin yozlaşması, kilise baskısı ve ekonomik sıkıntılara karşı yapılmış bir devrimdi bu ve kraliçenin Fransa’ya kaçmasıyla neticelendi.

Devrimci örgütlenmeler Casa Labra gibi tabernalarda şekillendi. O günün tabernaları yalnızca içki içilen yerler değil aynı zamanda haberin yayıldığı, siyaset konuşulan, dostlukların pekiştiği toplumsal merkezlerdi. Alman düşünür Jürgen Habermas, modern toplumun kamusal alanını tanımlarken, işte tam da bu tür mekanların rolünü vurgular; barlar, kahvehaneler ve publar gibi kamusal buluşma alanlarının bireylerin toplumsal meseleleri tartıştığı, demokratik bir iletişim zemini oluşturduğunu belirtir. Casa Labra’da işçiler, sanatçılar, gazeteciler ve hatta devrimciler bir kadeh şarap eşliğinde zamanın ruhunu tartışırlardı. Mutfağı basit ama kuvvetliydi. Zeytinyağında kızartılmış morina, zeytin, şarap, chorizo denen baharatlı domuz sucuğu ve ev yapımı ekmek en çok yenen şeylerdi. Bunlar 1600’lü yıllardan beri geleneksel mutfağın demirbaşlarıydı. Sardinero bunları anlatırken geçmişi yeniden yaşıyordu. Aklına yeni ayrıntılar geldikçe sesi gürleşiyor, duruşu dikleşiyordu. Deden Don Kişot, dedi, yemek seçmezdi. Ne olsa yerim derdi. Zaten biliyorsun çok da zayıftı. Hatta bir deri bir kemik denecek cinsten. Şövalyelik yolculuğuna başladığı ilk günün akşamı bir han gördü. Bunu dedikten sonra bir kahkaha patlattı. Elbette orayı şato sanıyordu. O gün günlerden cumaydı. Handa morina türleri dışında bir yemek yoktu. Sevgili deden bunların isimlerini bilmediği için, “truchuela” var diyen hancının dediğini alabalık sandı. Miğferi başında, pipetle şarap içerek kötü pişmiş balığı, kara pis bir ekmekle yedi.[4]

Infanto konunun dağılmasına kızarak sözü aldı. O kadar geriye gitme dedi. 1800’lerin Madrid’ini anlatıyorduk. O dönem Madrid Avrupa’nın kültür merkezlerinden biriydi. Paris’te ne konuşuluyorsa birkaç ay sonra Madrid tabernalarında da o konuşulurdu. Kraliçenin tahttan indirilip Fransa’ya sürgüne gönderildiği günlerde sadece İspanya değil Fransa da özgürlükçü fikirlerin etkisi altındaydı. Napolyon Bonaparte’ın yeğeni 3. Napolyon, anayasa gereği yeniden başkan seçilemeyeceğini görünce darbe yaparak ulusal meclisi fesh etmiş, basını sansürleyip muhalefeti susturmuştu. Victor Hugo bu olayın ardından sert konuşmalar yapıp darbeyi halkın iradesinin gaspı olarak nitelendirdi. O dönem senatördü ve saraya karşı çok sert konuşmalar yapıyordu. Siyasi görüşleri yüzünden devlet düşmanı ilan edildi. Ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Önce Belçika ardından İngiltere’ye gitti. Sefiller romanını burada yazdı. Roman 1862’de yayımlandı ve tüm Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Hugo, “Despotizm sürer ama yenilir,” diyerek Avrupa’daki tüm baskıcı rejimlere karşı entelektüel direnişin sembolü oldu. İspanya’daki liberaller de onu örnek aldılar. Vicdanların yazarı olarak isimlendirip benimsediler. “Şanlı Devrim” denilen “La Gloriosa” sürecine ilham veren özgürlükçü fikirler, Hugo’nun metinleriyle beslendi.

Bu güçlü rüzgâr yalnızca siyasi metinlerde değil, sanat sahnelerinde de hissediliyordu. Kraliyet tiyatrosu, Verdi’nin eserlerini sahneye koyan prestijli bir mekandı. Madrid akşamlarında Verdi’nin aryaları halkın özgürlük arzusuyla birleşip sokaklara taşardı. Yine o dönemin önemli Fransız yazarlarından; Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu, Demir Maskeli Adam gibi eserlerin yazarı Alexandre Dumas, İspanyol tarihine çok ilgi duymuştu ve sık sık bu ülkeye seyahatler yapıyordu. Monte Kristo Kontu, Madrid halkı tarafından bilinir; adalet, ahlak, güç temaları etrafında birleştirdiği insanlarca çok sevilirdi. Tabernalarda bu hayali karakterler için kadeh kaldırılırdı. Saraya karşı halkın özgürleşme taleplerinin olduğu böyle bir iklimde, romandaki kontun adalet dağıtması, silahşörlerin sadakati halkın hoşuna giderdi. Teatro Real’in çevresindeki kitapçılarda Fransız romanlarının çevirileri satılır, tabernalarda yüksek sesle okunurdu…

Infanto sustu.

Anlattıklarını düşündüm. Sanat ve edebiyat, halkın özgürlük arayışının itici gücü olmuş, ülkeler birbirinden etkilenmiş, bugün bile aynı duygularla okunan eserler ortaya çıkmış ve acılar, sürgünler, baskılar halkı yıldıramamıştı.

Yaşlı dostlarımı daha fazla yormadan veda ederek yanlarından ayrıldım. Sardinero, yine gelecek misin diye sordu. Rotamın uzun olduğunu ama El Toboso’ya gitmeden bir kez daha uğrayacağımı söyledim. Onları gülerken yakaladım. Özledikleri birine kavuşmuş gibiydiler.

İkinci Gün: Toledo – Consuegra

“Mancha İlinin Köylerinden Birinde”

İkinci günün sabahı erkenden yola çıktım. Yol yaklaşık 70 kilometreydi. Bir saat içinde Toledo’ya vardım. Şehrin tam girişinde yer alan Parking Safont isimli otoparka aracı bıraktım. Tüm günlük park ücretinin 1-2 Euro civarında olduğunu görünce neşem yerine geldi ve İspanya’nın en büyük gotik katedraline varmak üzere tepeye tırmanmaya başladım. Vardığım küçük meydanın adı Toledo’nun tam kalbindeki Zocodover Meydanı’ydı.

Toledo’da Alcana (Calle de la Alcana) isimli cadde, şehrin alışveriş caddesidir ve aynı zamanda dedemin kitabında “Bir gün Toledo’da Alcana’da dolaşıyordum,” diye buranın bahsi geçer.[5] Bu önemli bir giriştir çünkü dedem Don Kişot bu caddede dolanırken elinde birtakım eski defterler taşıyan delikanlıya rastlar ve onları İspanyolca bilen bir mağripliye çevirttiğinde defterlerde yazan hikayenin kendi hikayesi olduğunu görür. Böylece hikâyenin başka bir yazarı olduğunu öğreniriz, Arap tarihçi Benengeli’dir bu. Böylece dedemin üvey babası Cervantes, üst kurmaca denen modern edebiyata girişin ilk örneğini vermiş olur.

Güzel kokuların izini sürerek bir Churreria’cıya[6] ulaştım. İspanyolların günün her saati yedikleri kızartılmış uzun hamur şeritler, külahın içinde, yanına konan bir kap eritilmiş çikolata sosuyla servis ediliyordu. Arap mutfağından esinlenmiş olabilirler. Enerji yükselten bir tercih olarak kahvaltı için ideal.

Toledo, birçok ünlü sanatçı ve edebiyatçıya ilham kaynağı olmuş bir şehir. Tam çıkışında, eski şehrin tamamının panaromik açıdan fotoğraflanabileceği güzel bir nokta var, ismi: “Mirador del Valle.” Alcasar Katedrali, hemen yanından kıvrılarak akan Tagus (Tajo) nehri ve nehrin üzerine zarifçe konmuş Alcantara köprüsü, tam karşımda, tablo güzelliğinde önümde belirdi.

Bu nehir, İspanya ve Portekiz’den geçiyor, uzunluğu 1.007 km. Kitabın önsözünde Cervantes diyor ki: “Edebiyatta ve kozmografyada bilgili olduğunuzu göstermek için hikâyenizde Tojo nehrinin adını geçirin. O zaman yine mükemmel bir açıklamanız olur, şöyle dersiniz: Tojo ırmağı adını bir İspanya kralından alır. Falanca yerde doğar. Ünlü Lizbon kentinin surlarını yalayıp, Atlas okyanusuna dökülür. Kumlarının altın olduğuna inanılır.”[7] Ben de adete uyup yazının bu kısmında Tojo adını iyice geçirdim.

Toledo’nun yetiştirdiği ünlü sanatçılardan biri ressam El Greco. Aslen Giritli bir ressam ve 1577 yılında Toledo’ya yerleşmiş. Toledo’yu fırtınalı bir gökyüzü altında resmettiği Toledo Manzarası adlı eseri New York’ta sergileniyor. Resim gökyüzünün en etkileyici tasvirlerinden biri olarak biliniyor. Önümdeki manzaraya bakarken, burada mı çizdi diye düşündüm. Ressamın eseri, o noktadan çizilmiş olmasa da ilhamını oralardan aldığı kesin.

Toledo Manzarası, El Greco

Edebiyatçılar, bilim insanları, ressamlar… Pek çoğu Toledo’dan geçmiş.

Dünya post modernizminin en devrimci eserlerinden birinin yazarı, hem biçim hem de içerik olarak alışılagelmiş roman kalıplarını alt üst eden Latin Amerikalı yazar Julio Cortazar, 1956 baharında Toledo’yu ziyaret etmiş. Bu noktada fotoğraf çektirenler arasında o da yerini almış.

Seksek romanıyla doğrusal olmayan bir okuma modeli yaratan yazar, roman boyunca okura zıplayarak ilerleyeceği bir rota sunarak gerçeğin sadece anlatılanda değil anlatım şekliyle de biçimlendiğini göstermiş. Bana göre bu durum, nasıl yazılması gerektiğine dair kalıpları bilinçli şekilde yıkan Cortazar’ın modern romanın kurucusu kabul edilen Cervantes’e akrabalığının DNA testi.

Salvador Dali ve Einstein da Toledo’yu ziyaret eden diğer isimler arasında. Einstein 1923 yılında yaptığı bu ziyareti, hayatının en güzel günlerinden biri olarak tanımlamış ve günlüğüne “Toledo bir peri masalı gibi,” notunu düşmüş.

Toledo’ya veda etmeden önce, yerel halkın rağbet ettiği, hem lezzetli hem de uygun fiyatlı Bar Ludena’da öğle yemeği yedim. Geleneksel La Mancha mutfağının, bizim sebzeli güvecimize benzer “Carcamusas” isimli yemeğini denemek için geldim buraya. O kadar lezzetliydi ki bir sonraki buluşmamızda Sardinero’ya, dedemin bu yemeği sevip sevmediğini de sormayı planladım.

Toledo’dan, La Mancha köylerinden en ikonik olana, yani Consuegra’ya yola çıkma vakti gelmişti. Yaklaşık 60 kilometrelik bu yolun sonunda nihayet dedemin devleriyle tanışacaktım.

Dedemi anmak için yol boyunca Youtube’da romanı dinledim.

“Mancha ilinin köylerinden birinde, Kişot adlı pek fazla zengin olmayan bir bey yaşıyordu. Bu bey zamanının tamamını şövalye hikayeleri okuyarak geçirir, böylece yapması gereken tüm işlerini unuturdu. Sözün kısası Kişot, kendisini okumaya o kadar kaptırdı ki geceleri bile uyuyamaz oldu. Uyumadan sürekli okuduğu için de beyni sulanarak aklı başından gitti. Öyle ki beyni, büyülerle, savaşlarla, meydan okumalarla, kavgalarla, işkencelerle, çeşitli tutkularla, aşklarla ve daha akıl almaz çılgınlıklarla doldu, taştı. Kısa zaman içinde bütün bu hayal ürünü düşünceler, ona gerçek görünmeye başladı. Sonunda kararını verdi. Şövalye olacaktı. Hem de devletin iyiliği için, ünlü bir şövalye. Her çeşit haksızlığı, adaletsizliği, yok etmek için tehlikelere atılacak, böylece ünü dilden dile dolaşacaktı. Daha şimdiden kendini imparator olmuş görüyordu. Kafası bu düşüncelerle, yüreği bunların verdiği zevkle dopdoluydu. Şimdi bunları artık yaşamına uygulamalıydı.”[8]

Kendimi kaptırmış dinlerken yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Romanda geçen en heyecanlı sahne, yani dedemin yel değirmenlerine saldırdığı köydü burası. Aslında romanda buranın neresi olduğu tam anlamıyla belirtilmediği için Consuegra ya da Campo de Criptana’daki değirmenlerden biri olduğu düşünülüyor. Bunların içinde en olası yer, romanla birebir örtüşen coğrafyası nedeniyle Campo de Criptana. Ancak Toledo’ya mesafesi dikkate alındığında ben rotama Consuegra’yla devam ettim. Değirmenlerin olduğu tepenin adı Cerro Calderico Tepesi. Tepede o gün tanıştığım on iki değirmen de dedemi tanıyordu. Hızlıca isimlerini söylediler. Sancho, Rucio, Espartero, Bolero… Açıkçası bu kadarı aklımda kaldı. Ben de onlara kendimi tanıttım. Tam karşılarında da 10. yüzyıldan kalan, hem Arap hem de Hristiyan şövalyeler döneminde kullanılmış bir de kale, Castillo de Consuegra kalesi duruyordu.

Geceyi burada geçirmeye karar verdim. Hotel in Consuegra ve Hotel Rural La Vida de Antes isimli iki otel de konaklamak için uygun şartları sunan mekanlar. Kasabanın içinde, Plaza de Espana adlı ana meydanında 17. yüzyıldan kalma, taş yapıya sahip belediye binası yükseliyor. Aynı meydanda, yerel halkın geçmişine ait günlük yaşam eşyalarının ve tarım aletlerinin sergilendiği, Museo Arqueologico Municipal isimli küçük bir müze var. Girişi 1,5 Euro. İçindeki objeler, neolitik dönemden 19. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman dilimini kapsıyor.

La Mancha mimarisinin geleneksel özelliği olan ahşap balkonlar, müzede de bu mimariye uygun şekilde yapılmış. İçinde dedemin dedelerine ait eşyalar da sergieniyor. Carpetano dönemi olarak adlandırılan, İber yarımadasında Roma imparatorluğu öncesinde yaşamış Carpetan halkından kalan eşyalar bunlar. Bu da demektir ki M.Ö. 3 ve 2. yüzyıllara aitler. Üzerinde gök cisimleri motifleri bulunan tütsü kabı, cenaze törenlerinde kullanılan kaplar görülmeye değer. Aynı meydanda dışı beyaz mermerden yapılmış, kubbesinde kasabanın her noktasından görülen, fener olan bir de kilise var. Kilisenin içinde koruyucu aziz olarak kabul ettikleri kişilerin heykelleri mevcut. Yerli halk bu heykellere gerçek saçlarını bağışlayarak dilek diliyor. Kasabanın bu meydanıyla yel değirmenlerinin olduğu Cerro Calderico arasındaki mesafe, yürüyerek varılacak kadar yakın, yaklaşık bir kilometre.

Yarın bu hikâyedeki diğer kahramanların, yani Burleta, Infanto ve Sardinero’nun ziyaretlerine gideceğim. Aslında bu gece, hepinizin çok iyi bildiği, dedemin “üvey babası” Cervantes’ten de bahsedecektim size ama bu saatler olunca, kirpiklere salıncak kuran uyku perilerinden kaçış yok. O zaman şimdilik hoşça kalın.

Öznur Unat

Tefrikanın 2. bölümünü okumak için tıklayın.


[1] Villa y Corte Madrid için kullanılan bir ifadedir. Hem halkın yaşadığı şehir (villa) hem de kralın sarayı (corte) olan yer anlamına gelir.

[2] Peçetenin çevirisi.

[3] Şanlı Devrim.

[4] La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, YKY, Çev. Roza Hakmen, s.59

[5] La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, 9. Bölüm, s.92, YKY.

[6] Churro İspanyolca kızarmış hamur tatlısı anlamında bir kelime. Sonuna eklenen “eria” ise bir şeyi üreten satan yer demek. Churreria; Churros dükkanı.

[7] La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, önsöz, s.40, YKY.

[8] Link

Exit mobile version