Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 304. Gün: Manves City
“Fakirlerin evi olmaz, yuvası olur.” (Latife Tekin, Manves City)
Geçen asrın tanınmış Amerikalı yazarı ve eleştirmeni Edmund Wilson, “dünyada aynı kitabı okuyan iki insan yoktur,” demiş. Bu sözden aldığım destekle söylemeliyim ki, Latife Tekin’in yapıtları arasında beni en çok etkileyen Aşk İşaretleri’dir (1995). Somut acı gerçekleri soyuta kaçan bir dille hafifleterek anlatan bu kitabın, yalnızca dilimizin sanatsal estetiğinin değil, yazarın edebiyatımıza getirdiği yenilikçi üslubun da bir örneği olduğunu düşünüyorum. Ama, bugün daha yakın tarihli bir kitabına eğileceğim: Manves City.
Latife Tekin’in 2018’de Can Yayınlarından benzer temalı iki romanı çıktı. Manves City ve Sürüklenme. O günlerde, on yıla yakın bir süre sonra yazarın kitaplarıyla yeniden ortaya çıkması okuru şaşırtmış ve meraklandırmıştı.
Tekin, son kitabı Zamansız dışında tüm kitaplarını okuduğum ender yazarlardan. Söz konusu iki kitabını da çıkar çıkmaz almış ama sadece Sürüklenme’yi okumuş ve hakkında Oggito’da bir yazı yazmıştım. Geriye dönüp baktığımda yazıma şöyle başlamışım: “80’lerde, Sevgili Arsız Ölüm’le karşılaştığımızda Latife Tekin, ‘Büyülü Gerçekçilik’ atmosferinde bir yazar olarak algılandı. Bu analoji her eserine uymayabilir. Ama, tartışma götürmez bir gerçek varsa o da, Tekin’in ilk romanından beri var olan ve her yazarda rastlanmayan özgün, Türkçenin olanaklarını alabildiğine genişleten, büyülü bir edebi dili olmasıdır.”
Latife Tekin, tüm yazı hayatı boyunca kendine ve edebiyatına saygı duyan bir yazar. Hep, kimsesizlerin kimsesi olup onları sese ve söze dönüştürdü. Birilerini zengin etmekle sonuçlanan ve heba olan yaşamlarla sarmalananları yazdı: Düz işçiler ve işsiz kalanlar, mevsimlik tarım işçileri, evsizler, uyuşturucu bağımlıları, iç ve dış göçün mağdurları… Kısaca “çürük bir damın altında yaşayan” tüm sömürülenler. Küresel zenginliğin tekellerin elinde toplanmasıyla daha da büyüyen bir kitle.
Bu bakımdan, Manves City bir istisna değil. Kitabı, bu yıl kitaptaki olayların geçtiği zaman süresi olan İlkbaharın sonunda okuyup yazın başında bitirmem hoş bir rastlantıydı ve Manves City’nin “havasına” daha kolay girmemi sağladı.
Kitaptaki olayların geçtiği belde olan Erice, bir aile düzeni kuramayacak kadar yoksul insanların diyarıdır. Bu gerçek, üveyliğin yaygınlığıyla anlatılır. Bölgede, içinde üveylik barındırmayan aile yok gibidir. Zenginliğin, daha da zenginleşmek gibi bir huyu varsa, yoksulluğun da daha fazla yoksullaşmak gibi bir eğilimi vardır ve Erice halkının durumu ikisini de yansıtır. Hızlı zenginleşmeyi hazmedemeyip ahlaki sapmalar gösterenler yalnızca zenginler değildir. Umutsuzca direnmeye çalışan küçük bir azınlık dışındaki yoksul halk da hayatta kalabilmek uğruna sahip olduğu insanlık değerlerinden vazgeçmeye hazırdır.
Manves City ağzı laf yapan, eli kalem tutan Nergis’le, onun çocukluk ve iş arkadaşı, ilk gönül çeleni Ersel’in, onlara baştan beri yar olmayan ve olmayacak kaderleri etrafında şekillenmektedir. Roman, evlerini kaybetmiş insanların yurtlarını da kaybetmelerinin hikayesidir. Manves City hangi yönden bakılırsa bakılsın, çevreci ve neoliberal döneminde kendi değerlerinin üzerine yıkılan kapitalizmin karşıtı bir yapıt; manifestolaşmadan hem nalına hem mıhına vurabilen bir metin. Yerel ve aynı zamanda evrensel.
Bunları söylemekle birlikte, vurgulamak isterim ki romanda işçiler sermayenin çizdiği sınırlar içinde hak mücadelesi yaparlar. İş koşullarının iyileştirilmesinden öte bir amaç taşımazlar. Hele ki, sınıfsal bir hareketi akıllarına bile getirmezler. Bu durum, yasalar, neoliberal yöntemler ve teknolojik gelişmeler nedeniyle kolayca bölünerek birbirlerine rakip hale getirilmelerinden ileri gelir. Bireysel ve grupsal direnmeler işten atılmalarla son bulur. Öyle ki, kitaptaki kimsesizlik ve sahipsizlik duygusu tüm ağırlığıyla sınıfsallaşır ve tüm işçilere ve yoksullara yayılır.
Manves City bizi, günümüzde yaşanan çevre ve hak-hukuk katliamlarının ta başındaki kritik eşiğe götürüp geniş bir perspektiften olayları daha iyi değerlendirmemizi sağlıyor.
308. Gün: Kent Lokantası
Kötü biri olduğu için değil, adı gerçekten lazım değil, kelebek kadar sessiz bir üniversite öğrencisi metro istasyonuna gelir. Bir sonraki treni bekleme süresi tavandan sarkan elektronik ekranda yazar: 6 dakika. Akıllı telefonundan kurumun uygulamasına girer, konum bilgisine göre istasyonun adı çıkar ve İLERİ kutusuna tıklar. Bir öykü başlığı ekrana gelir: “Ben Ne Yapayım?” Yazan: Sait Faik Abasıyanık. Dinleme süresinin 5 dakika olduğu yazılıdır. Ekranında bir uyarı belirir: 30 saniye içinde öyküyü dinlemeye başlamazsa 4 dakikalık bir başka bir kısa öyküye geçilecektir. Hemen 5 dakikalık öykünün DİNLE talimatının bulunduğu kutucuğu tıklar ve bir seslendirme sanatçısının okuduğu metin mavidiş kulaklığına ulaşır. Verilen sürenin sonunda, öykü “Ne yapayım? Bulgur mu alayım, dersiniz? Bizans’tan kalma o İstanbul Balıkpazarı’nın yukarısındaki kocaman yapılardan birisine tepeleme doldurayım, içine de bir Kürt bekçi mi dikeyim? Ha, ne dersiniz?” diye biter. Bu son cümleyi duyar duymaz, raylarda sürünerek gelen metro treninin istasyon platformunun ucunda belirdiğini fark eder.
Öykü onu pek şaşırtmamıştır, çünkü Sait Faik’in babasını kırmayarak açtığı ve fakat topu attığı toptancı tahıl dükkanını bilir. “Ah!” diye iç geçirir, “şu yazarlar kendi yaşamlarından esinlenmeden yapamazlar mı?” O sırada, istasyon hoparlöründen sert sesli bir kadının uyarısı duyulur: “Sarı çizginin arkasında durduğunuzdan emin olunuz!” Hemen ayaklarına bakar. Sağ ayağı sarı çizginin üzerindedir. Ayağını bir adım geri atar. Sırtını dikleştirerek trenin gelip önünde durmasını bekler.
Burası uzak doğunun malum ada ülkesi değildir, metroya itiş kakış binerek kendini sahanlığın bir köşesine atmayı başarır. Kapı otomatik kapanırken içerde kapının önünde toplanmış kütle (kitle değil) deforme olur, ama o ezilmeyi hissetmeyecek bir konumdadır ve kulaklığı da mucizevi şekilde hâlâ kulağındadır. Üst akıl mı yapay zekâ mı artık her neyse, metronun içindeki sıkışıklıkta öykü dinlenemeyeceğini çoktan öngörmüş gibidir. Her an elinde tutmayı başardığı telefonunun ekranında beliren, köşeleri bezemeli bir çerçeve içindeki majisküllü ve minisküllü yazıyı okur: Belediye o yılın projeleri hakkında kentdaşlarını bilgilendirmeye can atmaktadır. Bilgi almak için projelerden birini seçmek yetecektir. Bir tanesi ilgisini çeker: Kent Lokantaları. Hemen tıklar. Bir anlık sessizlikten sonra, halkla ilişkiler öğrenimi gördüğü belli olan işlenmemiş bir ses konuşmaya başlar: “Kent Lokantalarımızın kuruluş amaçları… Belediyemizin kentdaşlarına hizmette sınır tanımayarak… Alternatif belediyecilik anlayışımızın gereği olarak… Halkımızın belini büken enflasyon canavarını yenmek… Dört kap yemek kırk lira… Görülen lüzum üzerine her hafta yeni bir Kent Lokantası açmayı… Sayın başkanımız…”
Metroda bu mesajı dinleyen üniversite öğrencimiz o gece sıcak bir çorba hayaliyle uyuyacaktır. Ertesi gün soluğu Kent Lokantalarından birinin önünde alır… Diyemiyoruz, çünkü upuzun bir kuyruk onu lokantanın iki yüz metre uzağına atmıştır. Önünde bekleyen insan kalabalığına bakar. Kendini bir köy çeşmesi kadar yalnız hisseder. Elinden düşürmediği akıllı telefonuyla oynamayı akıl eder. Konumunun ekranda belirmesiyle belediyenin uygulaması kendiliğinden açılır ve Kent Lokantası kuyruklarında dinlenebilecek dört kitap için bir seçim yapılabileceği mesajını okur. Bu kitaplar sırasıyla Savaş ve Barış, Moby Dick, Tutunamayanlar ve kısaltılmamış Don Kişot romanıdır. İçinden yel değirmenlerine saldırma duygusu geçen üniversitelimiz parmağının ucuyla ekrandaki kitap kapağına dokunur ve romanı dinlemeye başlar: “La Mancha’nın adını hatırlayamadığım bir köyünde, fazla uzun zaman önce sayılmaz, evde mızrağı, eski deri kalkanı asılı asilzadelerden biri yaşardı; cılız bir beygiri bir de tazısı vardı.”
312. Gün: Sanat Şaşırtır
Avustralya’nın Tasmanya Adası Eyaletinin Hobart kentinde Eski ve Yeni Sanatlar Müzesi adında bir müze/galeri var. Kısa adı MONA. Kumar parası ile kurulmuş bu eşsiz yeraltı müzesindeki daimi yapıtlar ve birkaç ayda bir düzenlenen geçici sergiler uygun bir ücret karşılığı halka açık. Dünyanın en uzak noktalarından birinde olmasına karşın tüm dünyadan müzeyi görmek için gelenler var. Nedeni sır değil: Farklı kültürlerin farklı ve gölgede kalmış yapıtları büyük uğraşlarla toplanmış ve müzeye taşınmış.
Altı yıl önce, ben müzeyi gezerken geçici sergi alanında Latin Amerikalı isimsiz ressamların çoğu ahşap üzerine boyanmış naif resimleri sergileniyordu ve görülmeye değerdi. En ilginç bulduğum daimi sergi ise, besinlerden başlayarak sindirim sistemimizin her aşamasının bir üretim bandı düzeninde cam fanuslarda çalışır şekilde sergilenmesiydi. Sürecin sonunda ortaya çıkan gazın ve dışkının kokusundan rahatsızlık duymamak olanaksızdı. Gözle görülen, duyulan ve de koklanan tüm tepkimelerin içimizde, bedenimizde gerçekleşiyor olmasına inanmak zor.
Bunun nesi sanat, diye sorulabilir. Sanatın, bir anlamda da insanları şaşırtabilmek ve alıştıklarından farklı düşündürebilmek olduğu unutulmamalı.
316. Gün:
Hayatta olmayan sanata girmez.
Nazmi Özüçelik
