Minimalizm, Rock’n Roll ve Proletarya: Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismäki’nin yalınlığın zirvesini oluşturan sinema yaşantısını, gene kendi sineması gibi sade bir biçimde dile getirmenin en güzel yolu bu üç kelime. Onu bu kadar önemli kılan, sinemanın baş sahnesi diyebileceğimiz Cannes Film Festivali’nden pek çok kez ödüllerle dönmesini sağlayan sebep de bu yalın sinemayı, izleyicisini yormayacak bir estetik anlayışı ile donatarak sanatında ustalaşmasında yatar.
Sinemaya kendisinden iki yaş büyük ağabeyi yönetmen Mika Kaurismäki’nin yanında çalışarak başlamıştır Kaurismäki. Ve her şeyden evvel protest bir yönetmendir; İranlı meslektaşı Kiyarüstemi’ye ABD yönetiminin vize vermemesi sonucu kendi filmini festivalden çeken de odur, 2007’de George W. Bush’u protesto etmek için Oscar ödüllerinde filminin yarıştırılmasını reddeden de. Sadece ABD değil, bizim güzel ülkemiz de almıştır nasibini yönetmenin bu protestolarından; 90’ların sonunda ayyuka çıkan ve o zamanki Beyoğlu emniyet müdürünün namıyla (Hortum Süleyman) anılan insan hakları ihlallerini işaret ederek filmlerini İstanbul Film Festivali’ne de göndermeyeceğini açıklamış fakat sonrasında gelen ricalar üzerine kararından zorla da olsa vazgeçmiştir. Yani özü sözü bir eylem adamıdır Kaurismäki, modern sinemanın şövalyeliğini üstlenmiş bir duyarlılığın üreticisidir.
Ele aldığı alt sınıftan toplumdışı insan hikayeleriyle “Kuzey Konformizmi” diyebileceğimiz toplumsal mitleri, kendine özgü bir kara, hatta kapkara mizah ile yerle bir eder Kaurismäki ve çoğunlukla toplumun görmezden geldiği bu alt sınıflar üzerinden yapar sanatının dayandığı toplumsal okumalarını. “Eğer işsizlik üzerine bir film yapmasaydım aynada kendi yüzüme bakmaya utanırdım,” diyen bir vicdanın yansımasıdır bu.
Filmlerinde endüstriyel Batı sinemasının dayattığı epik, seyirciyi amiyane tabirle ters köşeye yatıran hikayelerin yerine sakin, sonu başından belli, belirli bir dinginliğe, yer yer bilgeliğe ulaşmış anlatıları tercih eder. Ve çoğunlukla filmleri yukarıda da bahsettiğim sınıfsal bir kaygının temsilidir; Umut Limanı’nda (2011) Afrikalı kaçak mülteci bir çocuğa yardım eden ayakkabı boyacısını, Geçmişi Olmayan Adam’da (2002) hafızasını kaybetmiş bir kaynak ustasının kendini ve köklerini gene işçi sınıfı için kurulmuş baraka mahallelerde bulmasını, Alacakaranlıktaki Işıklar’da (2006) AVM’de güvenlik olarak çalışan Koistinen’in tekdüze hayatı ve başına gelen sıra dışı kriminal olaylar üzerinden işçi sınıfının içsel yabancılaşmasını, Sürüklenen Bulutlar’da (1996) yaşadıkları mikro talihsizlikler sonucu sermaye emek çelişkisi içerisinde hayatta kalmaya çalışan evli bir çifti, Natuk Baytan’ın Kemal Sunal’lı kült kara komedisi Korkusuz Korkak’ı anımsatan konusu ve filmde Ali Özgentürk’ün ismen dahi olsa bir replikte geçmesiyle ülke izleyicisinin ilgisini çekebilecek Bir Katil Kiraladım’da (1990) 15 yıl çalıştığı kurumdan özelleştirme sonucu ilk çıkarılanlardan biri olan yabancı Henri’nin hayatını sorgulayıp intihara karar vermesi ile başına gelenleri, Cennetteki Gölgeler’de (1986) çöp kamyonu işçisi olan içe kapanık ve toplumdışı Nikander’in Ilona adlı kasiyer bir kızla tanışmasıyla değiştirmeye çalıştığı hayatını, Bohem Hayatı’nda (1992) hayatlarını yazarlık, ressamlık ve müzisyenlikle kazanmaya çalışan üç yakın arkadaşın “sanatın başkenti” sayılan Paris’te hayata tutunma çabalarını, Kibritçi Kız’da (1990) ise ailesi ve tanıştığı erkek tarafından sömürülen fabrika işçisi Iris’in yıkılan toz pembe hayallerinin etkisiyle herkesten tek tek intikam alışını anlatır. Baştan sona toplumun fırlatıp köşeye attığı, sıkıcı bir geçim mengenesi içinde hayatta kalmaya ve bu kısıtlı imkanlar dahilinde hayatını yaşamaya çalışan basit insanları anlatır bize yönetmen.
Hemen her filminde sınıfsal bir anlatının peşinde olan Kaurismäki’nin filmlerinde seyircinin duygularını sömürmeye yönelik bir dramaya, abartı repliklere, kurgusal oyunlara, sömürü sanatına rastlayamazsınız. Kendi yolunda sessizce ve derinlikle ilerleyen bir hikaye ustasıdır o. Onun sinemasında sıradan insanların sıradan hikayeleri vardır; mülteciler, yoksullar, yeri yurdu olmayan işsizler, ömrünü alkole yatırmış ümitsizler, toplum dışına itilmiş bohemler, istismar edilen kadınlar, hemen her karakterine eşlik eden sessiz ve uslu köpekler… Minimalist bir sanat tercihidir bu ve yönetmen, kaygısına uygun biçimde kamera tricklerine başvurmayan sade bir sinematografiyle birlikte Kuzey Avrupa insanının bölge iklimiyle uyumlu soğuk yüz ifadelerinin olduğu oyunculuklarla kurar filmlerini. Ayrıca filmleri yalnızca konu anlamında değil, klasik Kuzey Avrupa anlayışına uygun biçimde dekoratif manada da minimalist bir sanat kaygısını güder; birbirine benzeyen evler, bu evlerin kusursuz derece tek pürüz dahi olmadan pastel renklere boyanmış duvarları… Öylesine belirgin bir özgünlüğü vardır ki, nerede görülürse görülsün ilk bakışta “İşte bu bir Aki Kaurismäki filmi” dedirtecek filmleri vardır.
Tüm bunların haricinde hemen her filminde bir Rock’n Roll ögeye yer verir Aki Kaurismäki ve bunu da genellikle bir müzik topluluğunun canlı sahne performansını kameradan aktararak bizlere sunar. Filmlerindeki eski afiş ve posterler, bozukluk atılarak plak çaldırılan devasa müzik kutuları, köhne barlar, bolca tüketilen votka, bira ve sigaralar da bu alt kültürün yönetmen tarafından ne denli benimsendiğinin bir vesikasıdır. Yönetmenin yaşantısında rock müzik öylesine önemli bir yer teşkil eder ki, bunu 1994 tarihli Eşarbına Sahip Çık, Tatyana’da apaçık ilan eder. Film hikayesi itibariyle de bir Rock’n Roll denemesidir; kendi tamir ettikleri eski arabalarıyla yol boyu kahve ve votka içip Rock’n Roll dinleyerek kafalarının estiği yere doğru yolculuk eden iki arkadaşın yolda aldıkları otostopçu kadınlarla aralarında geçen ilişki anlatılır. Bütün bunların yanında Leningrad Cowboys adlı Fin grupla yaptığı işler de Kaurismäki’nin Rock’n Roll ile ne denli içli dışlı olduğunu gösterir. Ayrıca filmlerinde sadece Rock’n Roll şarkılara yer vermez. Bugün pek çok müzik dinleme uygulamasında yönetmenin kendi adıyla bulunabilecek playlist’lere bakıldığında, onun cazdan tutun da blues’a, tangoya, hatta yer yer folk şarkılara varana dek çok derin bir müzikal yelpazesinin olduğu görülecektir.
Sanatıyla kişiliği tezat oluşturmayan bir yönetmendir Aki Kaurismäki sözün kısası. “Tüm umutlar tükendiğinde, karamsar olmak için bir sebep kalmamıştır,” diyen bir yönetmen olarak sinemaseverlerin ondan alacağı çok şey var.
Mustafa Seyfi

