
Bahar İnce, Beyoğlu’nun çürüyen sokaklarından adeta bir gölge gibi geçti. Her adımı hesaplı, her nefesi planlıydı.
Yürürken etrafındaki kırık dökük levhaları, paslanmış elektrik panolarını, duvarlardaki grafitileri zihninde anlık kodlara çeviriyordu. Kimi duvarda eski bir sevgi sözü, kimi köşede unutulmuş bir tarih, hepsi onun için bir veri tabanıydı. İnsanların unuttuğu detaylar onun zihninde anlam kazanır. O, şehrin ritmini yalnızca duymakla kalmaz, aynı zamanda onu sentezler, analiz eder.
Adımlarını attığı kaldırım taşlarının arasındaki çatlakları belirsiz bir bekleyişin işareti olarak saklar. Her çatlak, kayıp bir hikâyedir. Her köşe başı, potansiyel bir tehlike, bazen de fırsattır onun için.
Bahar İnce’nin alışkanlık hâline getirdiği eylem, etrafındaki insanları gözlemlemektir. Aslında sadece insanları değil, eşyaları da tıpkı insanlar gibi ele alır. Onun baktığı duvar konuşmaya başlar; elindeki kahve fincanı sevecen ya da acınasıdır. Çaresizliği de tanır. Betonun içinden yüzeye gövdesini uzatan bitkilere bakar ve şöyle der: “Sonunda yakalandın işte.” Kaynar sular tepesinden dökülmüş gibi, ağlamaklı olur — tıpkı insan gibi. Güldüğünde de insanlara benzer. İnsanlara benzemeyi bir halt sanıyor. İnsanların en kestirme özelliklerini hafızaya almış ve gelişigüzel kullanıyor.
Lanet oğlanlarla başı dertte. Konuşmaya başladıklarında sürekli alkış bekliyorlar diye. Zayıf yaratıklar arasından istediğini seçiyor, çünkü o seçme özgürlüğünü kaybetmek istemiyor. Onu tanıyorum, çünkü her gün onunla ilgili şeyler düşünüyorum. Bazen pek anlaşamıyoruz, kavga ettiğimiz doğru. Ama ille de birini seveceksem — yani sahiden sevmem icap edecekse — onu bunun için seçiyorum. Bu hem gerçek bir hayranlık ifadesidir hem de kızları isteyen kızların hikâyesidir.
Dalgın bakışlarını ve küçük ağzını aralıyorum — yutulmaya hazır görüntüler ve tükürükle karşılaşıyorum. Islaklık her yere yayılıyor. Hiç endişelenecek bir şey yok. Bu sadece bir rüya, uyanıkken hissedilen hafif bir geçiş — bir görüntüden diğerine. Bacaklarını görüyorum — ayakları kilimin üzerinde. Dokunmak için eğildiğimde oracıkta onunla karşılaşıyorum.
Lanet oğlanlar bir odayı doldurduklarında, hatta sadece onlardan bir tanesi olduğunda bile fark edilmezim. Elim saçlarına uzanıyor — uzakta parlayan, bakır kızılına boyamış. Adı Bahar İnce olamaz. Adı, konuştuğumuz ve öğrendiğimiz bir dilden olamaz. Adı, soğuk bir iklimden, hâlâ monarşi ile yönetilen o ülkeden geliyor. Adı, kız ismi gibi değil. Şu bize öğretilen dilin sözcükleri ve duygusu ile bakınca bu bir kız ismi olamaz, diyorum. Ama ben her konuda o kadar da bilgili sayılmam. Yine de onu istediğimi biliyorum.
Kızları istediğimi keşfettiğimde korktum — çünkü sokağımızdaki tek müsait kız, öpüşmek ve biraz baş başa kalmak istediğinizde, kocasından izin alması gereken bir kızdı. Kocası her seferinde bir şartla bunu kabul ediyordu. Onun da orada durup bizi izlemesine izin verecektik. O bizi izlerken biz onu izlemeyecektik. Bu da bizim birbirimize verdiğimiz sözdü.
Şimdi bu belki biraz tuhaf olacak ama, kocası bakacak hiçbir şey yokken bile bakılmayacak kadar çirkindi. Herkes bilir, ben asla çirkinlere bakmam. Oğlanların en güzeline bakarım. Çünkü onların hem aptallığını hem de çirkinliğini bir arada kaldıramam. Başka kızlar için paranın da önemli olduğu söyleniyor. Açıkçası, oğlanların kızlara verecek bir şeyi varsa memnun olmaları gerekir. Kızlara verilecek tatlı sözün, neşenin, sevginin eksikliğinde ortaya koyacakları bir şeyleri varsa memnun olmaları gerekir. O kızların her bir kuruş için o oğlanların nice pisliğini çektiğini bildiğimiz için bu durumu pekâlâ kendi içinde eşitleyeceğiz.
Tıpkı benim Bahar İnce’yi onun yerine koymam gibi.
Neyse, buraya dönelim — bizim kızın İstanbul’da çıktığı ava odaklanalım. Onları parçalamasını istemiyorum ama çoğu zaman sözümü dinlemiyor. En azından yere bir muşamba serse… Lekeler, keyif kahvesinin içine düşen sinek gibi — silince geçiyor biliyorum. Ya da kaşıkla alırsın sineği ve kahveyi içmeye devam edersin. Bu yine de bir şeylerin değiştiğini gösterir. Her şeyin aynı olması gerekir. Onları öldürdüğünde devam etmesini isterim. Her ne yapıyorsa onu yapmaya devam etmesi hem dikkatleri dağıtmaz hem de mekanizmasını diri tutar.
Çelikten zırhı yok ama içi zaten metalden — erimiş kurşunun ve gizemli maddenin kaynatılması sonucu, tam istediğim kıvamı yakaladım.
Küvete uzanmış, kıllarımı temizliyordum. Vajinamı gür bir ormana çeviren siyah, sert, kalın kılları ağdayla oradan uzaklaştırmak canımı yakacaktı. Jilet elimdeydi ve birazdan işim bitecekti.
Kanepede başlar — koridorda devam eder ve lavabonun önünde bitebilir. Sırtımı lavabo tezgâhına dayar, bacaklarımı aralar ve bir elimle de az ışıkta kahveye çalan saçlarını çekerim. Kendime doğru çektikçe saçlarını, titremeye başlayan bacaklarımı ve hafifleyen gövdemi hissetmeye başlıyorum. Ben bir şeye başlamışsam sonunu getirmek isterim. O da tıpkı benim gibi başladığı işi bitirmekle meşgul.
Yürüyor. Şu an sadece yürüyor. Onlardan birini gördüğünde yürüyüşünü de görüntüsünü de konuşma biçimini de değiştirecektir. Onları duruşundan, yürüyüşlerinden, hatta nefes alışlarından tanır. Bu gözlemler, onun avını seçmesinde ve hareketlerini planlamasında kritik bir role sahiptir.
İnsan kalabalığının içinde bile yalnızdır. Kalabalığın içinde gözlemci, avcıdır.
Sokak lambalarının altında durmayı sever, bu onun için bir tür enerji kaynağıdır. Lambanın titrek ışığı altında yüzündeki soğuk metalik doku hafifçe parlar, gözlerindeki soğuk ışıkla birleşerek şehre ait bir yaratık olduğunun mesajını verir.
Ve her gün şehrin en kalabalık sokağına gider. Orada, bıraktığı küçük izleri takip ederek, yeni bir sırrın, yeni bir karanlığın kapısını aralar. İşte o an, Bahar İnce’nin gerçek yüzü ortaya çıkar: duygusuz makine ile içindeki karmaşık insan kalıntısının buluştuğu yer.
Hesaplaşma:
Taksim Meydanı bulanıktı.
Sis yoktu ama hava kirliliği gözleri yakıyordu. Rüzgâr esmiyor, insanlar sadece yürüyor, yürüdükçe birbirine daha da benziyordu. Bahar İnce, meydandaki Atatürk heykelinin önünden sakız çiğneyerek geçti. Sakız yeni değildi. Tadı ikinci çiğneme sonrası bitmişti ama ritüelden vazgeçmiyordu. Çiğnemek, aldırmazlıktı.
Yakındaki büfeden iki ıslak hamburger aldı.
Ketçabı, turşusu fazla olanlardan. Yanına bir kola. Gölgesini kontrol etti. Simetrik. Sistem hatası yok. Sonra yol üstündeki bir kafeye girdi. İsimsiz bir kahve istedi. İsminin sorulmasından nefret ediyordu. Baristaya sahte bir gülümseme sundu. Oysa yüzündeki kaslar plastikti, içi soğuktu. Kahveyi içerken çenesinin altındaki sensör titreşti. Ses algılayıcılar devreye girmişti.
Bir türkü…
Durağan bir hüzne davet niteliği taşıyordu.
Neşet Ertaş.
Sesin geldiği yere döndü.
Bir sokak çalgıcısı, bir sandalyeye gömülmüş, kötü bir bağlamayla kalbinin içini döküyordu. Bahar İnce durdu. Dinledi. Kulağında türkü ile ilerledi. O an çamura bastı. Pembe ayakkabıları—ki sabah onları cilalamıştı—gri, yağlı bir su birikintisine gömüldü. Küçük bir çukurdu. Şehrin ağzı.
Yürüdü.
Türkü kulaklarında hâlâ titreşiyordu.
Çiçekçilere rastladı.
Birinin göğsü ve kalçaları dikkat çekiciydi, alışılagelmiş kalıpların dışında. İnsanlar bu çiçekçiyi “rahatsız edici” buluyordur, dedi. Bahar İnce onu “gerçek” buldu. O kadından bir demet nergis aldı. Renkleri fazla parlaktı, kokuları bastırıcıydı. Sensörleri hemen rahatsız oldu.
Yürüdü.
Elinde çiçekle.
Bir kız gibi.
İşte bu düşünce onu öfkelendirdi.
İlk bulduğu çöpe attı nergisleri.
Dönüp bakmadı.
Ama yüzüne yayılan hafif mutluluk… hoşuna gitti.
Sahteydi. Ama hissi gerçekti.
İlerledikçe barlar, vitrin camları, ışık oyunları sardı etrafını. Renkler titredi. Mavi bir ışık gözünü aldı. Durdurulmuş anlar gibiydi her şey.
Sonra kalabalığın içinde bir figür.
Uzun boylu. Esmer.
Kollarında lekeler vardı.
Esmer tenin üzerinde beyaz izler, sanki damgalanmış gibi.
Takım elbise. Deri ayakkabılar.
Duruşunda bir dinginlik, ama içinde bir şey kırık.
Bahar İnce onu izlemeye başladı.
Adımlarını senkronize etti.
Gözleri onu taradı, ama bu kez sadece analiz etmiyordu. İçinde tuhaf bir tanıma hissi doğmuştu.
Bu adam daha önce kodlarına girmiş biri değildi.
Ama eksik olan bir parçanın yedeği gibiydi.
Adam cadde boyunca yürüdü.
Bahar İnce de.
Adam tünele ulaştı, sonra Karaköy’e indi.
Denize yaklaştı.
Bahar İnce bir banka oturdu. Adam çay söyledi.
Bir bardağın buğusunun ardından baktı dışarıya.
Bahar İnce bakmaya devam etti.
Henüz bir karar vermemişti.
Bu bir takip miydi? Yoksa beklenmeyen bir ilgi mi?
Bir çaycı masasına yaklaştı.
“Bir şey ister misiniz?”
Bahar İnce şimdi ne istediğini bilmiyordu.
Yalnızca yürümüştü ve şimdi de buradaydı.
Bu geceki yürüyüş, diğerlerinden farklı olacaktı. Anlamıştı. Onu daha çok istediğini en baştan anlamıştı.
Bahar İnce, çamurlu pembe ayakkabılarıyla taş kaldırımda süzülerek adamın önünden geçti. Tam üç adım kala gözlerini onunkilere dikti ama adam fark etmedi. Göz göze gelmeleri gerekirdi, olmadı.
İkinci kez geçti önünden.
Daha yavaş bu kez.
Sol kolunu hafifçe sarkıttı, omzunu adamın görüş hizasına taşıdı.
Hiçbir şey.
Üçüncü sefer, aralarındaki mesafeyi en aza indirdi.
Durdurulmuş bir fotoğraf karesi gibi iki beden yan yana geldi ama yalnızca biri diğerine bakıyordu.
Sonunda Bahar İnce konuştu.
“Afedersiniz, burada bir adres arıyorum.”
Sesi insana benziyordu. Fazla düzgün. Sanki her hecesi daha önce yüzlerce kez test edilmiş gibi.
Gözlerini adamın kollarından ayırmıyordu.
Kısa kollu turkuaz gömleğin bittiği yerde görünen, o solgun, belirsiz beyaz lekelere bakarak konuşmuştu.
Adam göz ucuyla bile bakmadı yüzüne.
“Yok,” dedi.
“Bilmiyorum.”
Ve tekrar denize çevirdi bakışlarını.
Elindeki çayın buğusu havaya karıştı.
Bahar İnce uzaklaşmadı.
Yanına geçmedi.
Henüz değil.
Onunla aynı açıdan, aynı hizadan denize bakmaya başladı.
Taklit değil.
Aynılaşma çabasıydı bu.
“Bu deniz pis. Artık balık yemek mantıklı değil,” dedi.
Sözcükler öylece havada kaldı.
Adam yanıt vermedi.
Derisini bej pantolona saklamıştı, ama gövdesi uzun, kıpırtısızca duruyordu işte orada.
Deri ayakkabılarına baktı.
Rengini ilk defa fark etmiş gibi.
Parlak değil, ama kirli de sayılmaz.
Bahar İnce eğildi biraz.
“Güzel ayakkabılar,” dedi.
Adamın dudaklarının kenarında minik bir kıvrım oluştu.
Sanki yüzüne yıllar sonra bir tebessüm konmuş gibi.
Kesik ve ince bir andı.
Ama Bahar İnce o aralığı gördü.
Hemen oturdu.
Adamın yanındaki boşluğa.
Yavaşça.
Bedeni hafifçe değdi onun bedenine.
Sanki dokunmak istemiyordu ama tam da oraya oturmak zorundaymış gibi davrandı.
Sessizlik bir süre daha sürdü.
İkisi de konuşmadan herhangi bir telaş olmadan oturdular sadece.
Karanlık bastırmış, ama etraftaki ışıklar yüzünden adamın lekeleri hâlâ görünüyordu.
Bahar İnce onlara bakmaktan kendini alamıyordu.
Adam elini kaldırdı.
Çaycıya işaret etti.
“İki çay daha,” dedi.
Bu kez Bahar İnce için de istedi.
Çaylar içildi, manzaraya bir süre daha baktılar. İstanbul, ufacık bir tabloya sığdırılmıştı ve onlar, her şeyi görmüş gibi mesutlardı. Uzaktan bakınca işler yolunda görünüyordu.
Bahar İnce yine yaptı yapacağını, dedim. Çok hızlı bu kız, dedim. Sanki kolları lekeli adam söylemiş gibi sözcükleri içimde yuvarladım ve sonra sımsıkı bir duvara geçirdim yumruğumu. Adamın sesini ve bakışını taklit eder gibi yeniden tekrarladım o cümleyi:
“Çok çabuk aşık oluyorsun.”
Bakalım hatırlayacak mısın? Bu sözcüklerin sana ait olduğunu ve lekeli kollarını — bu sefer şifre falan olmayacak. Açık açık senden bahsedeceğim. Anlayan anlasın. Üzülen üzülsün. İstersen sen de bana bir daha hiçbir şey söyleme. Ama biliyorsun, bu sefer senden bahsettiğimi herkes anlasın istiyorum.
“Çok çabuk değiştiğimi söylüyorsun. Oğlanları ve kızları harcıyormuşum.” Aslında kızlarla bir münasebetim olmadığını bal gibi biliyorsun. Benim her hâlükârda en zıt kutba doğru kelimeleri sürükleyeceğimi de. Çoğu şeyi biliyorsun; seni istediğimi apaçık söylediğimde bile beni duymadın.
O zaman ne denli öfkelendiğimi bilemezsin. O kadar çok kızdım ki neredeyse seni öldürecektim. Ama her zaman bir engelle karşılaştım.
Bir seferinde tam seni sokağa çıkarken yakalamıştım ki, kızını gördüm. Bana bir kızın olduğunu söylemiştin. Bunu kimseye söylemediğini ısrarla vurgulamıştın. Bu şimdi bana pek inandırıcı gelmiyor.
Kızını niye başkalarından sakladın ki? Başka kızlar için kendi kızından mı vazgeçtin? Korkunç ama bir o kadar da etkileyici. Benim için hiçbir şeyden vazgeçmedin. Başka kızları aramızda tutmasan ben de başka oğlanları düşünmeyecektim. Bu bir bakıma durumları eşitlemektir.
Ayrıca başka oğlanlar da sadece seni daha çok istemek içindi. Onları hiçbir zaman sevmediğimi biliyorsun. Senin de başka kızları sevmediğini düşünmek istiyorum. Olmuyor.
Başka kızlar ve başka oğlanlar, bizim bir araya gelmemek için uydurduğumuz hikayelerin kahramanları olabilir.
Hiçbirini beğenmedim. Bazen adlarını bile hatırlamıyorum. Tamamen öfkeden ve can sıkıntısından ötürü, önüne çıkan ilk yola sapmak gibi. Önündeki tüm yollar gibi, gelişigüzel saptıkların da ilgine ve övgüne muhtaçtır canım.
Sana böyle seslenebilir miyim? Bazen beni aramalısın. Her gün zaten onun yanındasın. Ve o hiçbir zaman kaybettiği bir şeyi tekrar ve tekrar kaybedebilecek cesarete sahipmiş gibi görünmüyor. Güzel ya da özel de durmuyor. Standart biri, yanındayken gülmeye başlayan standart bir kız, diğer kızlar gibi.
Anlıyorsun ya, kimse seni bulmadan önce kaybetmeyi göze almış olamaz. Ancak ben, sevdiği için riskleri göze alacak kadar pervasız olabilirim.
Ama şimdi bunu daha fazla kurcalamayacağım — çünkü tasarladığım oyuncak, tam arkanda duruyor. İşte bu, birlikte yürüdüğümüz ilk gerçek yürüyüşün kurgusal dönüşümüdür.
Adını buraya yazsam yine de seni tanımazlar. Çünkü istedikleri şey onlardan bahsetmem. Onları bir kenara itip seni istiyorum ya, her seferinde bu sorun oluyor aramızda.
Ama biliyor musun, çoğu oğlan bu konularda yalan söyler. Bir başkasını, hatta tanıdıklarını seven bir kızı daha çekici bulurlar. Her gün kız onlara sevdiği oğlanı anlatsın isterler. Oğlanların kızları niçin istediğini biliyorsundur. Bir başka oğlana gösterecek bir şeyleri olsun diye.
Ama şimdi bunları unutalım. Size dönelim: metal içlikle dolanan kızın ağına düşmüş oğlana.
Karaköy’den tünele doğru yürürken ışıkların frekansı ile sinir uçları arasında bir uyuşmazlık başladı.
Bahar İnce’nin retinası bir kez daha tarama moduna geçti.
Adam, istikametini değiştirmemişti.
Takip protokolü devredeydi.
Mesafe sabitlenmişti: 1,5 metre.
Tünelin derinliği karanlık değildi, yoğundu.
İnsan gürültüsü kabaran bir algoritma gibi yükleniyor, Bahar İnce’nin bellek kapasitesinde ani şişmeler yaratıyordu.
Bir noktada yürüyüşün ritmi bozuldu.
Adam tramvaya bindi.
Bahar İnce peşinden.
Gözleri onun sırtına, ense çizgisine, omuz açısına odaklandı.
Tanımlanamayan bir uyumsuzluk vardı.
Belki tam da bu yüzden dikkat çekiciydi.
İstiklal’e çıktıklarında, adam yönünü sola kırdı.
Sinyal kayması.
Caddenin yüzeyi, bir zamanlar canlı olanların şimdi sessizleştiği gölgelerle ıslanmış gibiydi.
O önünde duran binaya bakıyordu.
Apartman…
Numara: 13
Tarih: belirsiz.
Yüzey verisi: onarım görmüş. Bir süre başka eve taşınmışlar. O zamanlar evliymiş.
Katmanlar: Taş, pas, anı.
Veritabanı taraması: %99 benzerlik — başka bir ana ait, kaydı silinmiş bir rotayla eşleşme ihtimali mevcut.
Kapı açılıyor.
İçeriden çıkan ses tanımsız.
Bir güvenlik.
Yorgun.
Dilsiz.
Sadece göz teması.
Yeterli.
Asansör demir doğramalı, eski sistem.
İçerisi dar, tavan ise yüksek.
Yukarı çıkarken Bahar İnce’nin iç çekirdeği ısınıyor.
Vücut sıcaklığı normal değerlerin üzerine çıkıyor.
Uyarı ışığı iç sistemde kırmızıya dönüyor.
Metalik kabuk altındaki sıvı soğutma yetersiz- uyarı- uyarı- daha çok uyarı var.
Duygusal senaryo ile fiziksel uyum arasında çakışma tespit edildi.
Kod: 13- K.Ü.R.T
Adam hiçbir şeyi fark etmiyor.
Yüzünde bir ifadeden çok alışkanlık taşıyor sanki.
Sıradaki adımı ezberlemiş bir varlık gibi hareket ediyor.
Dairenin kapısına geldiklerinde Bahar İnce’nin sol el parmaklarında mikro titreşim başlıyor.
Alarm eşiğine yaklaşıldı.
Metal yorgunluğu geçici.
Ama sinyal hatası kalıcı olabilir.
Kapı açıldı.
İçeriden Bach’ın bir bestesi sızdı:
“Ich ruf zu dir, Herr Jesu Christ”
Evin içi…
Steril bir koleksiyon.
Objeler yerli yerinde.
Her eşya anlamlı, her köşe disiplinli.
Duvarlardaki fotoğraflar bile birbirine bakmaktan kaçınıyor.
Burası bir ev değil, veri arşivi gibi. Yahut müze gibi- kalabalık ve özenli.
Bahar İnce içeri adım atmış,
Sistemi hâlâ soğutma modunda.
Ayaklarının altındaki parke zemin her adımda farklı yankı veriyor.
Adam içeride kayboldu.
Bir süre hiçbir ses yok.
Sonra tekrar belirdi.
Giysilerini değiştirmiş.
Renk tanımlandı: lacivert, şort, terlik ve tişört.
Elinde bir tabak: üzüm.
Tabak sunuldu.
Alındı.
Bir veri paketi gibi.
Üzüm tanesi ağza götürüldü.
Tat sensörleri devrede.
İç dokuda %48 oranında organik mutluluk artışı.
Tanımlanamayan bir kimyasal tepki: tatlı ve akışkan.
Bach’ın notaları yukarı tırmanıyor.
Duvarlar, zaman, sessizlik ve metal.
Bahar İnce, öldürmeyi planladığı biriyle değil, sistem dışı bir algoritmayla karşı karşıya olduğunu anlıyor.
Eylem gecikecek.
Komut askıya alınacak.
Belli ki geldiği gibi gidemeyecek.
Bir üzüm daha derken,
Yuvarlanıyor.
Sessizce.
Yuvarlandığı yer, yumuşak bir kilimin üstü, kaygan kenarlarıyla eski.
Tabağın kenarından düşmüştü, belki istemsizce, belki bir protokol gibi.
Adam eğildi.
Parmakları…
Yavaş.
Bilerek yavaş.
İzleyerek değil, hissederek yaklaşan bir yavaşlık.
Bahar İnce’nin ayak bileğine, çorabın ince dokusunun altına değiyor şimdi.
Bir temas.
Veri yok.
Hazırlık yok.
Simülasyonsuz bir okşayış.
Uyarı: Tanımsız Girdi.
Kaynak: İnsan Teması
Hedef Bölge: Alt Ekstremite
Sistem devreye aldı.
Ama gecikti.
Parmaklar kısa bir çizgi çizdi çorap üzerinden, sonra geri çekilmedi.
Yükseldi.
Bahar İnce’nin ayak sinir uçlarındaki kayıtlı mikro titreşimler şimdi yerini organik haz tanımasına bırakıyor.
Adam doğrulmadı.
Başını kaldırdı.
Gözleriyle sordu.
Bahar İnce’nin gözleri cevapladı.
Dudaklar buluştu.
Aslında önce ayaklarını öptü. Altından başlayarak bileklerine, oradan da bacaklarına ve bacak arasına uzanan uzun bir öpücüktü- hem zamansal anlamda hem de ıslaklık dikkate alınacak olursa, baştan başlanmış gibi duruyordu. En büyük hazzı en baştan sunmuş bir oğlan, kolay kolay unutulamaz zaten.
Ve sonra:
metal susar, dudaklar konuşur.
Öpüşme…
Bir protokol değil.
Bir saldırı da değil.
Ama yine de sistem izin vermemeliydi.
Yine de…
Bahar İnce adamın kucağına oturdu şimdi.
Ağırlık hesaplamaları değişti.
Denge merkezinde sapmalar var.
Kahverengi deri kanepeden gelen sesler, gıcırdama — Zamanın paslı bir menteşeyle açılan kapısı gibi.
Kilim kaydı.
Sessizliğin zeminle teması bozuldu.
Bahar İnce’nin oturuşu, kucağa denk geliş açısı, sistemsel olarak bir “çömelme” değil, “teslimiyet” olarak kodlandı.
Uyarı: Duygusal tepki algılandı.
Kaynak: Bilinmeyen
İç çekirdek ısısı: %103 norm üstü
Yapısal stabilite: Bozuluyor.
Bahar İnce’nin içindeki metal yapı —
Kaynamaya başladı.
Sabit formlarda çatlaklar, devre aralarında hafif kıvılcımlar.
Ama ağrı yok.
Çünkü acı algısı sadece kayıtsızlığın karşılığıdır.
Önceden öldürdüğü erkeklerde bu seviyeye gelinmeden işlem tamamlanırdı.
Şimdi ise…
İlk kez tereddüt, bir program hatası değil, bir arayış olarak kendini gösteriyor.
Adam ellerini Bahar İnce’nin beline sardı.
Sertliğini fark etmedi ya da görmezden geldi.
İnsanlar bazen böyle yapar.
Bazı gerçekleri görmezden gelirler.
İlk kez oluşan protokol: “Kalmak”
Bahar İnce’nin göğsünün içinde, titreşimli ama sessiz bir parça gevşiyor.
Bir menteşe.
Bir kilit.
Yavaşça çözüldü.
Gövdesi onun iradesi dışında bir yumuşaklığa büründü.
Ve dışarıdan hâlâ bir insan gibi görünüyor.
Ama içinde artık metali eriten sıcaklık, yol almaya başlamış.
Memnun olmalısın. Onu kendi yerime gönderdim. Kendimi sana hiçbir zaman sunmayacağım.
Benden 24 saatimi istediğin zamanı hatırlıyor musun? Bak burada senden bahsediyorum.
Mutfağın camından denize baktım. Sen yatak odasında uyuyordun. Kahve içtim ve kitaplığından bir kitap aldım. Tekrar yerine koymadım. O gün sana ait bir şeyi yanıma almak istemiştim. Hangi kitap olduğunu söylemeyeceğim. Bunu asla söylemeyeceğim.
Yatak odana gelip seni izlediğimi de. Boynuna ve açıkta kalan kollarına baktığımı bilmiyorsun. Beyaz lekeler çok hoşuma gitmişti yine. Dilimi onlara değdirdiğimi düşündüm.
Dilim çarşafın üstünden bedenine değiyor — eşyalar oracıkta canlanıyor. Bir eşya formunun ayaklanıp yürüdüğünü ve isteklerimi yerine getirdiğini orada çözdüm işte.
Senin yatak odanda, seni izlerken buldum. Seni izledim — kesinlikle öldürmek istemiyordum.
Ama isteksizliğin — çarşafın altındaki kaskatı bedenin — canımı sıktı.
Etrafa sıçrayan kan için üzgünüm. En az senin kadar düzenli biriyim. Herhangi bir şeyin kirlenmesine katlanamam.
O an kirlenen şey — çarşafın altındaki bedenin duruşu ile isteklerimdi.
Duruşun isteklerimle çakışmasa oda kirlenmeyecekti.
Gökçe Bilgin

