Site icon Parşömen

Nazmi Özüçelik: Öz-Günlük (65)

Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 286. Gün: 

ÖNSÖZ

“Kötülük ölümden daha hızlı koşar.” (Platon)

Kitapların ilk sayfalarındaki önsözleri oldum olası kafaya takmışımdır. Kerli ferli, taşlı mücevherli önsözler yazanlardan ve önsöze gönül vermişlerden başka işin niteliğini tartışan da azdır. Onlar da önsöz yazmakta ne kadar haklı olduklarını ispata çalışırlar. Önsöz sonuçta bir yönlendirmedir ve bazen sayfalarcasına rastlayınca okur için metnin ayrılmaz bir parçası da oluverir. 

Elimdeki kitap Platon’un Sokrates’in Savunması; Niyazi Berkes tarafından 1942 yılında İngilizce temel alınarak Türkçeye çevrilmiş, ama Fransızca ve Almanca çevirileriyle de karşılaştırılmış. Cumhuriyet Gazetesi yapıtı yaşayan Türkçeyle 1998 Haziran’ında yeniden basmış.

O zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in güzel bir sunumu var. İlk cümlesinde: “Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır,” diyor.

Gelelim önsöze. İki önsöz var. İlkinin başlığı “Önsöze Önsöz”; imzasız metni Cumhuriyet’in yazdığı anlaşılıyor. Bir sonraki “Önsöz”ü Sabahattin Eyüpoğlu ve M. Ali Cimcoz’un yazdığı ama onun 1958’de Platon’dan yaptıkları Devlet çevirisi için yazıldığı ve Platon’un diğer çevirilerine de uygunluk gösterdiği anlatılıyor. Fazla söz göz çıkarmaz ama, önsözde sıkça geçen ve kitapla doğrudan bağlantısı olmayan “Devlet” sözcüğü yeterince tuhaflık yaratıyor.

Gelelim Önsöz’e. Şöyle başlıyor: “Okuyucu, önsöz okumazsın sen, biliyoruz, kendimizden biliyoruz bunu. Haksız da değilsin hani. Önsözlerin çoğu anlayışına sınır koyar; bir gözlük takar gözüne. Öyle bir gözlük ki ne kadar güzel de gösterse görülmüş bir dünyayı gösterir sana. Önsözü eserin sahibi de yazmış olsa, sana dilediğini göstermeye hakkı yoktur o eserde.” 

Yazıda, yapıtına önsöz yazan bir yazarla, bir çevirmenin yazdığı önsöz de karşılaştırılıyor ve bir çevirmen ne kadar sorumlu olursa olsun, yapıtın önünde sonunda onun gözünden değerlendirileceği vurgulanıyor. Bunlar söylenmekle kalsa iyi; kendilerini doğrularcasına, okuru belirttikleri olumsuz niteliklerin örnekleriyle dolu tam 21 sayfalık bir önsöz bekliyor. Önsözün 5 sayfası da Sokrat’ın ölüm anının Platon’un ağzından anlatılmasına ayrılmış. Yapıtın kendisi 56 sayfa. Önsözü geniş tutmanın temelinde o zamanlar Yunan klasiklerine yabancı olan aydınımızı bilgilendirme misyonu yattığı gibi, daha çok okur çekmek için metnin öğretici ve “halk dili”nde olmasına özen gösterilmesi de var. “Konuşma dili” denseymiş daha doğru olurmuş, sanki.

İkinci öykü kitabım Hayat Bir Tutam Çörekotu Tadında’nın basım aşamasında eğilime uyarak, kitabımın daha fazla okura ulaşabilmesi adına dijital kitap olarak yayınlatmaya karar vermiştim. Doğaldır, önce editoryal bir incelemeden geçti. Editörümle yazışıyorduk; sürecin bir yerinde bana mesaj göndererek, haklı olarak önsözle ilgili çekincesini belirtti. Çünkü ben, başlığı “Önsöz” olan bağımsız bir öykümü, tüm öykülerimin önüne ilk öykü olarak koymuştum. Metnin, kitabın önsözü olabilecek hiçbir yanı yoktu. Editörüm, belki de birçok kişinin kolayca yanlış anlayabileceği gibi, bana önsözün bir romana ait olduğunu ve öykülerle bir bağının olmadığını söyleyerek konuyu aydınlatmamı istedi. Yanıt olarak ona durumu açıkladım ve bunun benim bir “hınzırlığım” olduğunu söyledim. Kelime çok hoşuna gitti ve kitap istediğim şekilde yayınlandı.

Bu yılın başında çıkan öykü kitabım Aşk Yasağı bu defa basıldı. Onun da ilk öyküsüne “Önsöz Yerine” başlığını koydum. Daha doğrusu, gene bir öykümü önsöz olarak bu başlıkla kitaba aldım. Öykü, edebiyat dünyamız hakkında gözlemime dayalı mizahi bir anlatı; önsözlere karşı bir alerjim olmasa, belki bazı cümlelerini cımbızla çeker, içinden “gerçek” bir önsöz de çıkarabilirdim.

Hele hele bir şiir kitabında önsöz görmek fena halde yadırgatır beni. Bir şiirimde söylemeye çalıştığım gibi, şiirin önsözü, sonsözü olmaz, şiir ortaya söyler. Bu da bu yazının sonsözü olsun, çıkıp otursun kerevetine.

291. Gün: HÜSNÜKURUNTULAR

İyi ve Kötü

Ben kendimi iyi bir insan olarak görmüyorum. İyi bir insan olmak amacında da değilim. Ama, yaşadığım sürece kötü bir insan olmama gayretim var. Kötü biri olmak istemiyorum, o kadar. Bu çabama yol açan farkındalığımla kötü bir insan olmamayı seçmem beni iyi bir insan yapmaz elbet; sadece kötü olmamın önüne geçer. Kötü bir insan olmamak kendine ve başkalarına kötülük yapmamak demek. Bir insan iyi olmaya da çalışabilir, tabii. Ama, başkalarına iyilik yapmak sürdürülebilir gelmiyor bana. İyilik çokça temas gerektiren bir şey. Ömür yetmez. Öte yandan, bu dünyadan göçen hiç kimsenin başkasına borçlu gitmediğine inanıyorum. Herkes bilerek veya bilmeyerek bir şekilde borcunu ödüyor. Belki de, bir önceki kuşağa olan borcumuzu bizden sonrakilere ödüyoruz. 

Ahlak ve Etik

Ahlakı reddetmiyorum, ama onu yaldızlamak da istemem. Ahlakın insan doğasının güdümünde olduğuna inanıyorum. Son sözü ahlakın değil, tohumun içindeki bitkisel özellik gibi, insanda var olan yaşama güdüsünün içsel sesinin söylediğine inanıyorum. Bu açıdan, “etik” bana göre mutlak bir kavram değil. İnsan davranışının içinde bazen sahne alışı bazen de almayışı zaten bunu gösteriyor. 

Çok ve Tek Tanrı

Çok tanrılı inançlardan tek tanrılı dinlere geçiş süreci birkaç yüzyıl sürdü ve bu zaman içinde tanrı heykelcikleri yapan tüm zanaatkarlar da tarih sahnesinden silindi. Görünmeyen, nasıl olduğu bilinmeyen bir tanrıya şekil vermek, onu betimlemek olası değildi kuşkusuz. Bununla birlikte sanatçıları bir sürpriz bekliyordu: Hristiyanlıkta figüratif sanatın yeşerip serpilmesi ve çoğalan ressam ve heykeltıraşların yapıtlarının müzelere sığdırılamayışı, Hristiyanların tanrıyla İsa’yı aynılaştırmalarının bir sonucudur. Böylece dini hikayeler ve insan suretindeki tanrı resmedilebilmiştir. 

Zengin ve Fakir

Ülkemizde Dincilik Laiklik, Sünnilik Alevilik, Türklük Kürtlük gibi maksatlı sürdürülen bölünmeler zengin fakir arasındaki asıl bölünmeyi gözlerden saklamak içindir. Bir refah ülkesi olsak, yapay bölünmeler toplumda kabul görmez veya yaşamın asıl sorunlarının ayrıksı konuları olarak kalırdı. Annem, her kötülüğün anası fakirliktir, derdi. Fakirlik insanı insanlığından çıkarır. O halde insan, insanlığına değer verip zenginleşmeli, öyle değil mi? Ve de şakır şakır oynamalı: “Haydi yandan yandan, yandaşça!”

Sağcılar ve Solcular

Ahlakî Nihilizm, doğada ahlakın yer almadığını savunur. Doğada ahlak diye bir kavram yoktur, işler ahlakla yürümez, aldatmayla yürür. İnsanlarda aldatmayı doğuran da akıldaki ve fırsattaki eşitsizliklerdir ve dünyada bolca bulunur. Doğada ahlak diye bir kavram yoksa, insan ve toplum yaşamında niye olsun ki? Nitekim, devlet yasalarından ümidi kesip doğa yasalarına tutunuyorsak, ilişkilerimizde ahlakı esas almamamız gerekir ve işin pratiğinde de öyledir. Yalanı kendine pusula yapan biri erdemi anlaşılamayacak kadar soyut bulacaktır. Solcu hümanistler bunu bir türlü kavrayamamışlardır. 

Halk ve Elitler

Bize kadar nasıl geldiyse öyle gelmiş olan dilimizi kullanarak her düşünce, düşünülen her şey ifade edilebilir mi? Ya da sanatta, edebiyatta, felsefede karşılaşılan sınır, dilin mi yoksa insanın mı yetersizliğinden kaynaklanır? Alman felsefesinin üstünlüğünden sorumlu olan dil midir, yoksa filozof yetiştiren ortam mı? Benim amacım ise, yapabildiğim ölçüde yaşayan dille düşüncemi en iyi şekilde ifade etmeye çalışmak. Bir başkasının amacı dilin kendisini değiştirerek yazı sanatında yeni bir elit dili yaratmak ise, bu çabayı da saygıyla karşılarım, ama benimsemem. Bunu söylerken, ortak amacın anlamada değil ama, anlamda toplanmasını umut ediyorum. Ancak, amaç elitlerin dilinden dilin elitlerine varmaksa… O başka!

Tırıs ve Dörtnal

Hayat biz gençken eli açık davranır; seçenekler sunar, bize düşünme zamanı verir, zaman atını tırıslatır. Hayat yaşlılığımızda cimrileşir; seçenekleri teke indirir, sadece soluk alma hakkını bırakır, zaman atını dörtnala koşturur. Var ve yok yer değiştirir. 

Deniz kumlardan süzülür
Hayat zamandan

296. Gün: KÖPÜK

Günümüzde dijital yayına geçen ve eski yazıları da internetten okunabilen İZLEKLER Sanat Dergisinin 2019’da basılan bir sayısındaki yazısıyla ilgimi çekti.

O sayıyı saklamamın nedeni benim de “Masumların Katledilişi” başlıklı bir yazımın yer almasaydı. Geçenlerde, dergiyi yeniden gözden geçirirken “Galerileri Yakalım!” gibi kışkırtıcı bir başlık görünce duraksadım ve Kerem Şahinboy tarafından yazılan yazıyı okudum. Metinde sistemli bir akılla ve akıcı bir dille karşılaştım. Yazının bir yerindeki bana yabancı “Dümen suyuna köpük olmak” ifadesine rastladım; bilerek veya bilmeyerek olumsuz bir eyleme destek olmak anlamında kullanılmış. Doğrusu hoşuma gitti ve yazar hakkında bilgi edindim. Bugüne kadar sanat, şiir ve felsefe alanında üç kitabı yayımlanmış olan Dr. Kerem Şahinboy aynı zamanda ressam, koleksiyoner bir akademisyen, uzmanlığı lojistik olan bir ekonomist. Ayrıca, Lojiport internet adresinde güncel görüşlerinden yararlanılabilecek bir yazar.

299. Gün: 

Gidiyoruz dediler, nereye dedim, kendimize dediler, yalnız mı dedim, birlikte dediler.

Nazmi Özüçelik

Exit mobile version