Site simgesi Parşömen

Bazı anneler erken mi ölür? | Eylem Asrav

{"remix_data":[],"remix_entry_point":"challenges","source_tags":["local"],"origin":"unknown","total_draw_time":0,"total_draw_actions":0,"layers_used":0,"brushes_used":0,"photos_added":0,"total_editor_actions":{},"tools_used":{"square_fit":1},"is_sticker":false,"edited_since_last_sticker_save":true,"containsFTESticker":false}

Anneliğin sınırsız addedilen iyiliği ve kutsallığının hiç de evrensel bir deneyim olmadığını bilmek, kavramak lanetlenmişliğin eşiğinden çekip çıkarıyor kimimizi. Şahsi dramımızın bu dünya üstünde tek bir defa yaşanmıyor oluşu bizi hayata yeniden geri itebilecek gücü barındırıyor içinde.

Evimden çok uzaklardaki bir çöl ülkesine doğru yolculuğa çıkarken Vigdis Hjorth’un Siren Yayınları’nca Dilek Başak çevirisiyle yayınlanan Annem Öldü mü romanını yanıma almıştım. Norveçli yazarın bu romanı, otuz yıl öncesinde ani bir kararla ailesinden, eşinden ve okuduğu hukuk fakültesinden ayrılan, resim kursunda tanışıp âşık olduğu ressam hocasıyla uzak bir ülkeye taşınan ve o ülkede erkek evlat annesi olan bir kadının yıllar sonra yuvaya dönüşünü, annesine ulaşmaya çalışmasını ve her çabasında annesinin onu reddedişini, kız kardeşinin de yılmadan ve hiç yumuşamadan aralarındaki olmayan ilişkiyi iyice derinleştirip, diliyle onu cezalandırışını anlatıyor.

“Mevzu çok geniş, aklımı kaçırmama sebep olabilir,” diyor yazar. Buna benzer birçok cümlesi var. Her birini okudukça irkiliyorum. Benim de bütün çabam, aklımı kaçırmamak zira. Kendi derin yaram içimi öyle deşmiş ki ancak yıllarca gördüğüm terapilerden sonra toparlanabilmeyi başardım ve belki de hikâyemin başladığı yere döndüm. Artık annemle aynı şehirde yaşıyorum.

Yazarın kahramanları Kuzey Avrupalı, şu satırları yazan ben ve annemse Akdenizliyiz. Yazar gizlice, kendini göstermeden, varlığını hissettirmeden annesini izliyor. Kiliseye gidişini, Pazar vaazında ağlayışını takip ediyor. Evinde yanan ışıklardan hangi televizyon programını seyrettiğini, yine kahvesini mi içtiğini merak ederken tahmin yürütmeye de çalışıyor. Ben de zaman zaman kendimi annemin kelimeleriyle konuşurken yakalıyorum. Nadiren onun evinin yanından ve balkonunun altından geçtiğimde gözlerim siluetini arıyor, bazen camla çevirdiği balkonunda otururken gölgesini seçiyorum.

Uzaklardaki o çöl ülkesine varışımızın ilk gecesinde uykumdan uyanıyorum ve kendimi yapayalnız bir şekilde dünyanın bir ucuna savrulmuş buluyorum. Dengemi sarsan bu savrulmayla birlikte zihnimin de savrulduğunu hissediyor, ürküntüye kapılıyor, yuvama geri dönemeyeceğimden korkuyorum. Okumaya başladığım romanın sayfalarını handiyse bugüne değin okuduğum romanlar içerisinde birebir kişisel hayatımla örtüşecek, kibir sayılmayacaksa eğer, neredeyse yazarın kulağına o satırları yazmasını kendim fısıldamışım gibi takip ediyorum. Yine de içimden yükselen bu duygu romanı bir roman olarak okurken zihnimde kabaran merak ve heyecanıma ket vurmuyor, ancak her bir cümlede kendi hayatımın kesitlerini buluyorum.

Yazar, “Onun hem arzusunu hem de korkaklığını gördüğüm için sonrasında benden nefret etti,” diyor. “Peki,” diyorum ben de kendimi yeniden yazarla özdeşleştirerek, “Annem bende ne gördü de, ikimiz aramızda ne yaşadık da benden nefret etti?” Yazar için annesi, “Keşke seni hiç doğurmasaydım,” derken, benim annem de defalarca, “Seni doğuracağıma taş doğursaydım,” diye diye büyüttü beni. Dertlerimin kaynağı olarak gördüğüm babam için terapiye gitmeye başladığımda yıllar içinde annemin yüzü belirmeye başladı önümde, hatta bir evreye geldik, dimdik karşıma dikildi.

Yazar, “Beni annem mi doğurdu, ben onun rahminden mi çıktım, o denli yakın mıydık onunla?” diye soruyor. Yıllarca rahmiyle derdi olan ben, uzun zamanlar kanser olma korkusuyla titrerken geçen Ekim ayında doktorum tetkiklerinin ardından bir operasyonla rahmimin ve yumurtalıklarımın alınmasını tavsiye ettiğinde fiziksel sağlığım konusunda hiç olmadığım kadar rahatladım, neredeyse mutlu oldum. Sanki doğuma hazırlanırmış gibi heyecanla, rahmin metaforik ağırlığından sıyrılmayı bekledim. Annemin yarım asır önce rahminden kazımaya çalıştığı cenin halimi kendi organlarımdan kurtularak, bir hekimin mahir ellerini içime salarak bedenimden köklemesine izin vererek yeniden doğurdum. Annemin ameliyata gelmemesi de aramızdaki derin yarığı tam bir uçuruma çevirdi.

Vigdis Hjorth

Romanın sayfalarını bir bir çevirirken, yeryüzünün herhangi bir köşesinde, ne kadar çok anne kızın benzer deneyimler yaşadığını, kutsal sayılan anneliğin barındırdığı benimsememenin hiç de tekil örnekler olmadığını anlıyorum. Hepimizin hayatları biricik sayılmakla birlikte kız evlatlar olarak birbirimizin suretlerinin bir parçasında kendi hayatlarımızın girdabına sürükleniyoruz. Anneliğin sınırsız addedilen iyiliği ve kutsallığının hiç de evrensel bir deneyim olmadığını bilmek, kavramak lanetlenmişliğin eşiğinden çekip çıkarıyor kimimizi. Şahsi dramımızın bu dünya üstünde tek bir defa yaşanmıyor oluşu bizi hayata yeniden geri itebilecek gücü barındırıyor içinde.

Romanın sonunda anne, kızının suratına kapıyı çarpıyor. Bense yazarın karakteri kadar cesur değilim. Bugüne değin (henüz diyelim) annemin kapısını çalmadım. Kendisine dair iyi dileklerim de baki. Fakat soğuk bir Kuzey Avrupa ülkesinde olağandışı sayılmayacak bir katılığa kendi Akdeniz’imizde de maruz kalabileceğimizin pekâlâ bilincindeyim. Olmayacak hayaller kurmuyorum. Şimdilerde seksenli yaşlarını süren, kocasını bu dünyadan uğurladıktan sonra özgürlüğüne kavuşan, geçim derdi olmayan, bir sahil kasabasında birçoklarına güzel görünebilecek bir hayat süren annemle, biri orta yaşlı, diğeri yaşlı iki kadın olarak oturup bir çay içebileceğimizi; akşamüstü sahil kenarında, o bir eliyle bastonuna dayanırken benim öbür koluna girmiş halde küçük adımlarla yürüyebileceğimizi de tasavvur edemiyorum artık. Hjort’un romanının karakterleri de bu umudu vermiyor bana. Ya da belki, aşırı gerçek oluşundan dolayı bağlanıyorum bu kitabın akışına.

Sadece kendime cevapsız sorular sormaktan vazgeçemiyorum. Yıllar içerisinde gerçekten ben onun memesini mi emdim diye şaşırıyor, zaman zaman kendimi onun bedeniyle bir hissedecek kadar yakın durmuş olmamıza akıl erdiremiyorum. Ellerime bakıp annemin ellerini görüyorum, benim ellerim de yorgun bir kadının ellerine dönüşüyor, yaş aldıkça ve sol kalçamdaki ağrı gündelik hayatımda beni zorladıkça annemin kalçasına yaptıkları gibi bir gün benimkine de protez takılma ihtimalinden dehşete kapılıyorum. Annem bu satırları okur da, “Korktuğu şeye bak,” der mi diye düşünüyorum.

Yazar kitabını, “Annem içimde öldü, ama arada sırada kıpırdandığı oluyor. (…) Fakat beni reddedişi beklediğimden daha sert vurdu, beni terk edişi asla son bulmuyor sanki,” diyerek bağlıyor. Bense hemen hemen aynı duygularla, “Naçizane bu yazı benim anneler gününe armağanım olsun,” diyorum. Sonra da o uzak ülkede kendime sıcak bir selam gönderip kitabın kapağını kapatıyor, Marakeş sokaklarında kaybolmayı diliyorum.

Eylem Asrav

Mobil sürümden çık