Geçen kış Kafka Okur’da çıkan öyküm “Yaşamak” nispeten eski bir metin. Ve kendimi de bazen eleştirdiğim (bkz. Günizleri 9) bir dertle malul. İlk dönemlerini atlattıktan sonra bir öykücü hastalık / tedavi süreci / cenaze töreni gibi şeyler yazmamalı, gibi bir düşünce geliştirdim. Bunlar kolay konular mı acaba, diye soruyorum kendime bazen. “Yaşamak”ta da hastalık ve yaşlılık işleniyor. Yazmaya yeni başlayan pek çok kişinin sarıldığı konular, can simidi gibi yani. Şimdi açıp baksak online ya da matbu bir derginin yeni isimlerine, setting’i bir mevlit töreni olan ya da konusu mezarlıkta geçen birçok öykü buluruz gibi geliyor bana.
Bu konular kesinlikle yazılmamalı, demiyorum tabii –nasıl diyeyim. Yazı yolculuğunun başında birebir yaşanmışlıkları anlatmak çoğu zaman kaçınılmazdır, üstelik sert bir gerçekliğe (bir kayıp veya yorucu bir hastalık süreci) yaslandığı için yoğun bir duygu durumu yaratır bu konular ve yazan kişi için verimli bir kaynak oluştururlar. Durum bir süre bu tip bir anı-öykü kulvarında ilerler. Ama sonrasında kurmacanın unsurlarını devreye sokmak gerekir ki yazı temaları çeşitlesin ve metinler başka izleklerden da beslensin.
Andığım yazıda “Öykü travma anlatmak zorunda değil ama bizde son zamanlarda böyle bir anlayış yerleşti sanki” demiştim. O ara acılar ve kayıplar üzerine yazılmış pek çok öyküyle karşılaştığım içindi bu. Güncel edebiyat dünyamızla ilgili dikkatimi çeken bir mesele üzerine düşünmüştüm. Kendime de dersler çıkararak, tabii.
***
“Restorasyon kesinlikle cerrahi, fiziki, inşai bir şey değildir, şiirsel bir şeydir, poetiktir.” Bu anlamlı cümle Mahir Polat’a ait. Pek çok insan gibi ben de onu son dönemdeki talihsiz olaylardan sonra tanıdım. Nilay Örnek’in ilham verici podcast’i Nasıl Olunur’da Mahir Bey’i dinlerken nitelikli insan kaynağımızı nasıl da sorumsuzca harcadığımızı düşünüp kederlendim. Bu dolu sohbeti dinleyen veya Mahir Bey’i başka platformlardan takip eden arkadaşlarımın da aynı derecede üzgün ve kızgın olduğuna tanığım.
Mahir Polat, Yaşar Kemal hayranı, çocuk dergileriyle büyümüş (bizim kuşaktan), tarihe sahip çıkmanın önemini bilen kültürlü bir aydın ve bu alanda dertlere kulak veren de bir yönetici profili çiziyor. Şehirlerimize ve eserlerimize şiirsel bir titizlikle yaklaşan yetkililer açısından eli bol bir ülke değiliz ve Mahir Bey’in İstanbul için bu anlamda bir şans olduğu bellidir. Peki şimdi nerededir?
Türkiye, hiç sekmiyor, her dönemde nasıl olunmaz’ın en koyu örneklerini getirip koyuyor önümüze.
***
Babam eskiden gazeteleri satır satır okurdu. Diyebilirim ki onunla ilgili çocukluğumdan bana kalan en güçlü görüntü “sürekli gazete okuyan adam” görüntüsüdür. Bir keresinde, lisede olmalıyım, onun üçlü koltuğun başında yere oturmuş bir halde koltuğa yaydığı gazeteyi okurkenki halinin karakalem / çalakalem bir resmini bile çizmeye çalışmıştım.
Tabii artık bir süredir gazete yok hayatında. Şimdi televizyon haberlerindeki başlıkları okur da bir yorum yaparsa mutlu oluyoruz. Ona bir sonraki kitabı kendisine ithaf edeceğimi söyledim. İlk sayfada, Ata Hayri Övün yazacak, dedim. Başına da emekli öğretmen yaz, dedi, daha etkili olur!
Kırkpınar Kitap Kulübü’nde bir akşam. Neyse ki Günler Uzadı’nın ilk söyleşisi. Tabii bazı sorulara yine yanıt veremedim. Ara sıra sınıfta soru sorduğum zaman oluşanlara benzer kısa sessizlikler, boşluklar. Çok değil ama. Ben böyleyim. Şöyle söyleyeyim: Kimi zaman yazdıklarımı anlatmakta ya da neyi, neden o şekilde yazdığımı açıklamakta zorlanıyorum. Üstelik, kulübün üyeleri, sağ olsunlar, öyküleri o kadar dikkatli ve titiz bir şekilde okumuşlar ki bazı sorular çalışmadığım yerden geldi diyebilirim. Yazı yazarken bir plan yapmanın ne kadar önemli olduğunu herkes bilir ama yazdığınız her şey –metnin içine konulan her şey– o planın bilinçli bir parçası olmayabiliyor. Bu anlamda, söyleşi sayesinde öykülerde unuttuğum ya da üzerinde durmadığım pek çok detay olduğunu fark ettim ve sonrasında bu ayrıntılar üzerine düşündüm. Hasılı, güzel ve verimli bir akşamdı. Söyleşinin yıldızı değildim ama durumu idare ettim.
Bir ara herkesin kitapta en çok beğendiği ilk üç öykü soruldu. Burada da “Boşluk” öne çıkan öykü oldu.
***
Ders bitiminde koridorda Semih’le karşılaşıyoruz. Birlikte bir fotoğraf çektirebilir miyiz, diye soruyor, Erkan Hoca bize sizin birkaç sene içinde çok ünlü olacağınızı söyledi! Erkan’ın bu kehaneti beni güldürüyor ama tabii bir yandan hoşuma da gidiyor. Semih de benime birlikte gülüyor ve, ilerde arkadaşlarıma gösteririm, benim hocamdı derim, diyor. Selfie pozumuzu verirken Semih’in biraz eğilmesi gerekiyor ve ikimiz hoşnut birer tebessümle onun uzattığı telefona bakıyoruz. Günlerden Cuma, son dersten az önce çıkmışız, önümüzde güneşli bir hafta sonu var ve yaz mevsimi de artık çok uzakta değil. Yani kendimi bir celebrity gibi hissetmemem için hiçbir sebep yok!
Cevat Çapan’ın yayına hazırladığı Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi bölüm aralarına, sayfa boşluklarına en çok not aldığım kitap olabilir. Hep elimin altında tuttuğum bu güzel seçkide Seferis’ten Kavafis’e, Ritsos’tan Nikos Gatsos’a pek çok şairden nice mücevher bulabilirsiniz. Kitaptaki duru ve lirik dil ruha bir tür sakinlik telkin ediyor, yaratıcı düşünceyi besliyor. İki üç sayfada bir notlarıma rastlamam bu yüzden. Şurada tamamlanmamış bir dörtlük, burada bir iki kırık dize, birkaç sayfa ilerde sonradan yayımlanan bir şiirin ilk, ham hali…
Şiirseverlerin ıskaladığını zaten düşünmediğim kitaptan bu Günizleri’ne Yannis Varveris’in bir şiirini alıyorum:
Derinlerdeki Piyano
Sana derinlerden
gönderdiğim bu notaların
artık hiç
ama hiçbir ilgisi yok
müzikle.
İkimizi de yavaş yavaş, şaşkın,
suların derinliğine gömen
kazadan beri
ışıklar içindeki geminin piyanosuyla ben
bir çeşit batık süs olduk
suskun birer eşyası derinliklerin,
egzotik birer çiçek
ya da denizatlarının sığındığı
büyük bir deniz kabuğu
papyon kravat, beyaz yaka ve tuşların
siyah beyaz anısı önünden
ağzı açık balıkların geçtiği.
Eğer deniz gezintilerinden birinde
sol, mi, do gibi
üç, beş, on kabarcık görürsen
durgun suların yüzünde,
müzik sanma onları;
sadece pastır onlar, anılar içinde
derinlerden yükselen.
Onun için der etme kendine.
Piyanomla ben
çok rahatız burada,
arada bir rasgele seslerle
bir batığın güvenliği içinde,
üstelik en sonunda
boğulma tehlikesinden uzak.[1]
***
Sevgili Mustafa,
Sana önümüzdeki haftalarda çıkacak olan öykü kitabımı yollamak istiyorum. Öykülerden birini, “Size Seslenen Biri Var”ı, belki hatırlarsın, o dönem çıkardığın dergide yayımlamıştın. Sen farkında değilsin (tabii, nasıl olacaksın) ama bu süreçte İzafi’nin de katkısı ve teşviki az değildir benim nezdimde. Çünkü herkes bilir ki, yolun başındakiler ilerlemek için bu tip cesaretlendirmelere ihtiyaç duyar. Öykümü İzafi’de görmem motivasyon açlığıma iyi gelen, güzel haberlerdendi o dönem. Ve o dönem, henüz beş altı öyküm yayımlanmışken, bir mesajında “Senin kitabın ne zaman çıkıyor abi?” diye sormuştun bana, sanırım bunu hatırlamazsın (tabii, nasıl hatırlayacaksın.) Bu soru hoşuma gitmişti. Henüz düşünce aşamasına bile gelmeyen uzak bir hayalin sesini başka bir ağızdan duymak sanırım gururumu okşamıştı. Kitap fikrinin somut bir hale bürünmesi belki o gün başlamıştı.
Mesut Barış Övün
[1] Cevat Çapan, Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi, s.269, Kırmızı Kedi Yayınları, 2019.
