Site icon Parşömen

Gerçeklikten Ütopyaya | Murat Tanakol

Perlotti İtalyan kökenli bir Arjantinli. Heykeltıraşlığının yanında bolca çizim yapmış. Eserlerinin ana teması yerliler. Bu amaçla Arjantin’in kuzeyine (İnka İmparatorluğu sınırlarının başladığı yer), Peru’ya birçok gezi yapmış. Yerlilerin yaşamlarını, efsanelerini, ritüellerini konu almış.

Luis Perlotti

Geçen hafta Buenos Aires’in ara sokaklarından birine adeta saklanmış küçük bir müzeyi ziyaret ettik. Heykeltıraş Luis Perlotti’nin (1890-1969) müzeye çevrilen atölye-evi küçüklüğüyle orantısız çeşitlilikte eserlerle doluydu.

Perlotti İtalyan kökenli bir Arjantinli. Heykeltıraşlığının yanında bolca çizim yapmış. Eserlerinin ana teması yerliler. Bu amaçla Arjantin’in kuzeyine (İnka İmparatorluğu sınırlarının başladığı yer), Peru’ya birçok gezi yapmış. Yerlilerin yaşamlarını, efsanelerini, ritüellerini konu almış.

Benim gibi emeklilerin bedava girdiği müzede kadın rehberimiz yaklaşık bir saat boyunca bize eserleri anlattı. Söylediklerinin tümünü dinlemedim ama, yerlilerin yaşamını gelecek kuşaklara aktarma amacı olduğunu hem duydum hem izledim (fotoğraflar yansıtıyor mu, bilmiyorum). Bu anlamda çizim ve heykel çalışmaları için belki bir tür tanıklık (kronik tutma), denebilir.

Perlotti’nin yaşamındaki en belirleyici dönem 20. yüzyılın ilk çeyreği olsa gerek. O yıllar Arjantin’de kentleşmenin, göçün başını alıp yürüdüğü bir döneme denk düşüyor. Kırın kente bağlanıp kırsal yaşamın giderek görünmez hale geldiği yıllar. Demek Perlotti’nin gönül gözü yerlilerin gözden kayboluşuna razı gelmedi ki, o kimliği gelecek kuşaklara taşımanın yolunu aradı ve ortaya bu heykeller, çizimler çıktı. Arjantin’de o dönemin etkisi sanatın her alanına damgasını vurmuş. Nitekim Borges de edebiyatının ilk şekillenişini 1920’lerin başında Avrupa’dan Arjantin’e dönünce yaşadığı o şok edici sürece borçludur. Gördüklerinden çıkarsadığı şeyle geçmişe ait hayali bir “kır insanı” (gaucho) tipine nostaljik hatlarla şekil vererek yazınına ilk ivmeyi kazandırdı. Aynı dönemin edebiyatına damga vurduğu Roberto Arlt’ın eserlerinde ise kırdan eser yoktu. Tamamen kentli, çalışan sınıfların ve yeni teknolojiler kültürünün hâkim olduğu, kızlara ilan-ı aşk etmenin bile metal çiçeklerle yapılabildiği, teknoloji, göçmenlik eksenli bir ileri bakıştı onunki. Edebiyat dahil, sanatı zenginleştiren görmenin bu farklı biçimleri olsa gerek.

Rehberimiz Perlotti’nin gerçekçilik akımına bağlı olduğunu söyledi. Gördüğümüz eserler de kanıtları gibiydi. Bazı eserler farklı boyutlarda birden çok üretilmiş. Belki de heykeltıraşın gerçeği taklit etmekte ustalaşma uğraşının bir parçasıydı, bilmiyorum. Eserlerin ana materyali mermer ve bronz, alçı, çimento, ahşap (karaağaç, quebracho: baltakıran) olmakla birlikte pahalı materyaller az sayıda eserde ve küçük boyutlarda kullanılmış. Benim ilgimi çeken ise bazı mermer ve ahşap eserlerin cilalanmış gibi parlak ve kaygan oluşuydu. Çünkü bu özellik ne o ana materyallerin ne de onlar kullanılarak “taklit” edilen varlıkların gerçekliğiyle uyuşuyordu. Neden hepsi öyle değildi, onu da bilmiyorum. Ama demek ki gerçekliğin en ustaca taklidi dahi, onun aracılığıyla bana (geleceğe) bir mesaj aktarma kaygısı taşıdığı ölçüde, onu basitçe gerçeğin bir “taklidi” olmaktan öteye taşıyan, hatta –bence– eser durumuna yükselten bir katkıyla zenginleştirmeye ihtiyaç duyuyor. Bu katkı da sanatçının gerçekliği görme biçimiyle bağlantılı. Acaba Perlotti yerlilerin yok olma tehlikesinden duyduğu kaygının yanında eserleri aracılığıyla kendi adına geleceğe bir mesaj da mı aktarmak istiyordu? Kim bilir…

Görme biçimlerimizi belirleyen şey kuşaktan kuşağa aktarılan kültürel birikim olduğu için bazen görüşümün, anlayışımın bulandığı durumlarda o alanlara obsesif dalışlar yapmak yerine, geçmişin kültürel birikimine başka koordinatlardan bakmak mümkün mü diye sorgulamayı tercih ediyorum. Ben eğitim ve öğretimini 20.yüzyılda tamamlamış biriyim. Dönemimin görme biçimlerini belirleyen kültür, ampirik gözlemin hükümdarlığı altındaydı. Objektif bakış diye bir şeyin var olabileceğini vaaz eden fikirlere dayalıydı. Çünkü hem Aristoteles’in Antik Yunan’dan beri dediği gibi “bir şey ya vardı ya yoktu” hem de 18. yüzyılda Newton fiziği “gerçekliğin objektif bir tanımı” olabileceğini kanıtlamıştı. 20. yüzyılda Einstein’ın izafiyet teorisi “göreli gerçeklik” olgusunu kanıtlarıyla ortaya koyunca, insanlığın neredeyse 20 asırlık birikimini tekrar gözden geçirmesi gerektiği için onu günlük hayatın gerçeğine yedirmek zaman aldı. Yine de “renklerin ve zevklerin tartışılmazlığı”nın hâlâ tartışma konusu olduğu bir dünyanın şimdi bile “göreli gerçeklik”i tam manasıyla içine sindirdiğini söylemek zor. Fakat sanat her zaman gözünü günlük yaşamın sınırlı gerçeklerinden öteye diktiği için göreli gerçekliği yakalamakta bilimden geri kalmadı. Üstelik bunu bilimden bağımsız bir devrimci romantizmle başardı (soyut resmin kazandığı ivme ya da örneğin, Picasso’nun resimde tek düzlemi aşma arayışı gerçekliği farklı yönleriyle yansıtmanın, göreli gerçekliği gözümüze sokmanın avangard örnekleri. Aynı biçimde edebiyatta “büyülü gerçeklik” gibi akımlar gerçekliğin farklı boyutlarını yansıtma arayışına araç oldular). Böyle bakınca önceki yüzyılların “gerçekliği taklit” ya da “gerçekçilik” kavrayışları sorgulanır hale geliyor, gelecek. Hangi gerçeklik?

Bunların üstüne geçen yüzyılın son çeyreğinden bu yana en azından atomaltı parçacıklar dünyasında gerçekliğin bugüne dek bilinenden tamamen farklı olduğunu ortaya koyan yeni kanıtlar ortaya çıkıyor. Çıkmakla kalmıyor, nanoteknoloji aracılığıyla bilgisayarlara, telefonlara, evlere, ceplere, günlük hayatın içine kadar giriyor. Objektif bakışmış, neden-sonuç ilişkileriymiş hepsi bir yana, tesadüfün belirleyici rolünü, deneylerin gözlemcisi değil parçası olduğumuzu; atomaltı parçacıkların biz onlarla temasa geçince istediğimiz türden gerçeklikler sunduğunu, dolayısıyla gerçekliğin gördüğümüz şey değil, görmek istediğimiz şey olduğunu öğreniyor, istesek de istemesek de bunu sindirmek zorunda kalıyoruz. Sanat bu yeni algıyı yakalamakta gecikmedi demek yanlış, çünkü gerçekliğin bu kimliğini çok önceden keşfetmişti (hatta Carl Sagan edebiyat alanında enteresan bir örnek. 1986’da bilim adamlarının evrende solucan delikleri teorisini keşfetmelerini sağlayan bir bilim-kurgu romanı yazdı –Türkçede sanırım Mesaj adıyla yayınlandı). Birçok sanatçı, yazar (biri de bizi Veba Geceleri’yle olmayan adalara, tesadüflerin belirleyiciliğine inandırmayı başaran Orhan Pamuk) mevcut gerçeklikten kopup (ütopyaya doğru) kaçarak yepyeni gerçeklikler bulabildiklerini biliyorlardı. Çünkü insanlık mağara resimleri yapmaya başladığı günden beri bu kültürle beslendi. Belki Perlotti de parlaklık ve kayganlık verdiği nesneler aracılığıyla bize Amerika kıtası yerlilerinin yaşamlarında ve ritüellerinde gerçeklikten kaçarak buldukları yeni gerçekliklere, ütopyalara dair ışıltılı bir mesaj vermek istemişti.

Benim kuşağım ise Avrupa-merkezci kültürün sanatı “gerçekliğin taklidi” olarak dayatan etkisi altında şekillendi. Çünkü Avrupa’da sanat, orta çağdan başlayarak tarihinin büyük kısmında dinin himayesinde ve onun korkutucu rolünü beslemek üzere, gerçekliği –sanki dünya öyleymiş gibi– iyi ve kötü diye ikiye ayırarak ilahileştirilen / cehennemleştirilen bir dünyanın anlatımında kullanılan bir araç oldu. Gerçekliği böyle tanımayı seçmiş Evangelizmin sanatı da “gerçekliğin taklidi” olarak görmesi şaşırtıcı değil. Ama yeni kuşaklar sanatı “gerçeklikten (ütopyaya doğru) kaçış” olarak tartışmadan, Avrupa-merkezci sanat bu yönde bir eleştiriye tabi tutulmadan ne kadar yol gidilir, bilmiyorum. Belki 21. yüzyılda Avrupa sanatı da içine işlemiş bu düalizmle hesaplaşıyor. Örneğin, günümüz edebiyatında otobiyografik unsurları kurmacaya daha çok dahil eden roman anlayışının iyilik ve kötülük kavramlarını romanların anti-kahramanları bünyesinde iç içe geçirip silikleştirerek bir tür hesaplaşmayı da içinde barındırdığına inanıyorum. Annie Ernaux’ya verilen Nobel ödülünü bu roman anlayışının gördüğü ilginin bir karşılığı olarak görüyorum. Eğer öyleyse bu tür bir hesaplaşmayı içimize sindirmek ne kadar zaman alır bilmiyorum. Ama ben yine de mevcut gerçeklikten ütopyaya doğru kaçan bir sanatın yeni gerçeklikleri yakalama konusunda daha mahir olduğuna inananlardanım.

Murat Tanakol

Exit mobile version