Edebiyatın işlevinin ne olduğu sorusu aslında tam olarak cevaplanamamıştır. Birtakım yazarlar ve filozoflar estetik değerler ve sanatın özü açısından yaklaşıp edebi metnin aslında gerçekte olanı değil, olabilir olanı yansıttığını vurgularken, diğerleri edebi eserlerin içinden çıktığı toplumun evrildiği sosyal, politik ve ahlaki süreçlerden bağımsız olamayacağını, bireyin toplumu ve dünyayı algılamasında ve yorumlamasında önemli bir araç olacağını belirtmiştir. Bu önemli tartışmada, her ne kadar bir kurgudan ibaret olsa da, insanın kendisiyle ve çevresiyle olan ilişkisinin bir kaydı niteliğinde olan edebi eserin politik bir duruşu olduğundan, olması gerektiğinden yanayım.
En son okuduğum, ödül almış iki kitap üzerinden Sartre’ın da dediği gibi “Edebiyat nedir?” ve “Kimin içindir?” sorularını yanıtlamaya çalışacağım.
Kitaplardan ilki, 2024 yılında Nobel Edebiyat ödülü alan yazar Han Kang’ın Vejetaryen adlı romanı; diğeri ise 2024 yılında Sennur Sezer Emek ve Direniş Öykü ödülünü alan Cansu Selçuk Çağlar’ın öykü kitabı: Bir Varmış İz Yokmuş.
Ödül sonrası yapılan bir röportajında Han Kang, kendisinin öncelikle çok iyi bir okur olduğunu belirtiyor. Çok sade bir hayat sürdüren, sakin günlük rutinleri içerisinde anda kalmaya çalışan ve yaşadığı her anın kıymetini bilen bir yazar. Genç yaşlarda okuduğu bir hikayedeki karakterin gözüne yansıyan alevlerin kıvılcımının mucizevi olarak kendisinde yazma isteğini ortaya çıkardığını belirtiyor. Kang’a göre belleğin sınırlarını genişletmenin, bir başka insanın derinliklerine inmenin yolu edebiyat okumaktan geçiyor.
Vejetaryen kitabında ruhunun derinliklerine indiğimiz iki kadın karakterimiz var: Yonğhe ve İnhe kardeşler.
Yazar, okuru kurgusu çok güçlü ve girift bir yolculuğa sürüklüyor. Gerçek ve rüya, yaşam ve ölüm ile ilgili algılarımızı sürekli sorgulatıyor. Anlatımında hem güzel olanın estetiğini hem de gerçeğin acımasız sertliğini aynı anda veriyor. Kitabın ilk iki bölümünde kocasının ağzından Yonğhe’yi tanıyoruz. Karısını sevip hayran olduğu için değil de, özel bir cazibesi olmayan, dünyadaki en sıradan kadın olduğu için tercih ediyor. Yonğhe’nin kendi halinde biri oluşu, kocasının aşağılık kompleksiyle dolu varlığını normalleştirmesi için bir fırsat oluyor. Yonğhe’nin gördüğü bir rüya üzerine vejetaryen olması bütün dengeleri bozuyor. Yonğhe giderek kendi içine kapanıyor, giyinmekten hoşlanmıyor adeta rüyalarında yaşayan, gerçek hayattan silinen birine dönüşüyor.
Yonğhe’nin sütyen takmamak, hayvansal hiçbir ürünü yememek, sevişmek istememek gibi tepkilerle bir şekilde var olan sisteme olan direnci üzerinden yazar toplumsal birtakım normlara değinmiş. Toplum kendinden olmayanı hemen ötekileştirip günah keçisi ilan eder; Yonğhe’nin ailesi ve etrafındaki insanlar da bu direncine verdikleri tepkilerle, önyargılarını en çıplak haliyle yansıtıyorlar.
Toplumun ve yönetim erkinin farklı olana tahammülü yoktur. Bunu kitapta geçen yemek bölümlerinde çok acı bir şekilde hissettiriyor yazar. İnsanın yemek ile olan ilişkisi bir anlamda politiktir. İnsanlar çoğu zaman sınıfsal farklılıkları yeme alışkanlıkları üzerinden belirlerler. Bir iş yemeğinde et yemeyen biriyle yemek yemeyi iğrenç bulan insanlar, vejetaryenliği bir tür geçici oluşum olarak görüyorlar, tıbbı ya da dini bir gerekçe olmadıkça bunun anlamsız ve gereksiz olduğunu düşünüyorlar.
Diğerinde ise Yonğhe kendi ailesiyle yemek masasında bir araya geliyor. Annesi vejetaryenliği bırakması için ikna etmeye uğraşıyor; babası ona zorla et yedirmeye çalışıyor ve yemediğinde de şiddet uyguluyor.
Muhafazakâr toplumlarda, sistem şiddet ve bastırma üzerinden kendini var eder. Bireyler hakları, düşünceleri ve tercihleri için karşı çıktıklarında suçlu ilan edilip zulümle ıslah edilmeye çalışılır. Özellikle kadın üzerinde kurulan hegemonya hemen hemen her kültürde onu türlü istismara ve şiddete maruz bırakır.
“Şiddetle direnen karıma küfürler savurarak, üç denemeden birinde içine girmeyi başarıyordum. Böyle zamanlar karım sanki savaşta zorla kaçırılmış bir seks kölesi gibi donuk bir suratla karanlıkta uzanıp tavanı izlerdi.” (Vejetaryen, s.31)
Edebi metnin kurgu dahi olsa tarihsel olaylardan toplumsal travmalardan bağımsız olamayacağını vurgulayan bu bölümde yazar, Kore’nin Japonya tarafından istila edildiği dönemlerde Japon askerleri tarafından seks kölesi yapılan kadınları hatırlatıyor bize. Kang da tıpkı bizim toplumumuzda olduğu gibi şiddetin her dönem baskın olduğu bir tarihin insanı.
Kitapta rüyaların özel bir yeri var. Yonğhe’nin bastırılmış utanç, nefret ve korku duygularının ortaya çıktığı yerler. Kendini çoğu zaman kan ve şiddetin ortasında görüyor. “Öldürülen miyim yoksa öldüren mi?” çelişkisiyle uyanıyor çoğu zaman. Bu durum onun yemekten, giyinmekten, çalışmaktan uzaklaştırıyor; hatta hayvani dürtülerden de arınmış olarak adeta bir bitki gibi yaşamayı tercih ediyor.
Yonğhe’nin ablası İhne bir sanatçıyla evli. Bir oğlu var, güzellik salonu işletiyor ve evin geçimini ve çocuğun bakımını genellikle kendisi sağlıyor. Kardeşinin vejetaryen olarak başlayıp daha sonraları tamamen yemeyi kesmesini o da bir delilik olarak görüyor. Küçükken babasının gönlünü hoş tutmak için çabalayan, onun her istediğini yapan İhne büyüdüğünde aynı tavrı kocasına karşı gösteriyor. Kız kardeşinin hayata dair her şeyi reddettiği noktada İhne de var oluşunu sorgulamaya başlıyor.
“En büyük kız olarak gösterdiği sadakatin olgunluğundan değil namertliğinden, korkaklığından olduğunu biliyordu. Bu, hayatta kalmanın tek yoluydu.” (Vejetaryen, s.151)
Her iki karakterde de yabancılaşma etkisini vurgulamış yazar. İnsanın diğer canlılara uyguladığı şiddete ortak olmaktan dolayı utanç duyan, rüyalarında vicdan azabıyla boğuşan ve artık bir bitki gibi kök salıp toprağa bütün varlığını bağışlamak isteyen Yonğhe bir dönüşüm yaşıyor. Toplumsal baskıları kabullenip boyun eğen İhne ise hayatının kendisine ait olmadığını, aslında uzun zamandan beri ölü olduğunu, yorucu hayatının bir tiyatro oyunundan ya da korkunç bir hayaletten öte gitmediğini düşünüyor.
Vejetaryen kız çocuk, evli kadın, anne, kız kardeş ya da çalışan kadın rolüyle etiketlenen kadınların, farklılıklarını ortaya koymak istediklerinde toplumsal şiddet ve normlar karşısında ne kadar savunmasız ve çaresiz kaldığını derinden hissettiriyor okura. Ve de bunu neredeyse hiç konuşmayan, olayların adeta bir nesnesi olan karakterin insanlığa meydan okumasını anlatarak başarıyor.
Cansu Selçuk Çağlar’ın ilk göz ağrısı olan Biz Varmış İz Yokmuş, yaşamını mücadeleye adayan bir kadın şairin adıyla anılmayı her bir öyküsünde hak ediyor. Kendisi de bir röportajda kadın olarak kendine dönmenin, bulunduğun yere ve yaşamına dâhil edeceğin insanlara gönlünce karar vermenin, erkek olarak bunları yapabilmekten daha fazla gayret gerektirdiğini ve bunu başarabilen kadınların sayısının en az erkekler kadar çok olmasını gönülden dilediğini söyleyerek aldığı ödülün önemini vurgulamış.
Yazar zengin sembollerle, ritimli sözlerle ve sesleri uyumlu kullanarak öykülerinde akıcılığı koruyor ve okuru sıkmadan kurgusunu tamamlıyor. Karakterlerin iç seslerini yansıttığı bölümlerde sessiz diyalogları dile getiriyor, karakterin ruh haline ayna tutuyor. Ayrıntılı gözlemlerle ve derin metaforlarla aktardığı olayları sanki yanımızda yaşanıyormuşçasına hissedebiliyoruz. Kalıplaşmış ifadelerdense otantik bir anlatım tercih ederek dilin sınırlarını zorluyor.
“Ömrü boyunca bu süs havuzu gibi eğreti hissetmişti kendini. Yamuk bir masanın ayağını yükseltmek için kullanılan kalın bir kitap ya da saksı olarak kullanılan bir çaydanlık kadar özüne hasret.” (Biz Varmış İz yokmuş, s.13)
“Pazar Karası” öyküsünde, daha oyun çağındayken çalışmak zorunda kalan çocuk işçinin emeğinin sömürülmesinden dolayı bizim de boğazımız düğümleniyor. “Sınav” öyküsünde, sonu gelmeyen sınavlarla çocukluğunu yaşamasına izin verilmeyen, hayalleri daha oluşmadan bastırılan gencin isyanında Salinger’in karakteri Holden Caulfield’ın yetişkin dünyasıyla ilgili kafa karışıklığı ve hayal kırıklığını görebiliyoruz. “Cigaradan Manifesto” adlı öyküsü, bu memlekette emeğin ve insan hayatının ucuzluğunu dramatize etmeden en yalın haliyle hatırlatıyor bize.
Çağlar öykülerinde sosyal bir varlık olma yolunda toplumsal kabullerle çelişen kadınların yaşadığı baskılara, haksızlıklara, sevginin bile toplumun tekelinde olduğu düzende yaşanan adaletsizliklere değinmiş:
“Çoktan seçmeli demokrasilerinde seçenek sayısı kadar özgür ve mutluydular. Her sorunun tek doğru cevabı varken üstelik. Tek tanrılı dinler makbuldü, insan tek eşliydi, tek yol devrimdi. Tek başına olmazdı. Yalnızlık Allah’ındı. Kadınken erkek, erkekken kadın olunmuyor, gibiler sevilmiyordu. Kafam karıştı. Her soruda birden fazla seçeneği karaladım. Onlar da beni karaladı.” (Biz Varmış İz Yokmuş, s.37)
Birbirinden farklı coğrafyalarda, bambaşka hayatlar sürdüren bu iki yazarın ortak noktası yazmak ve yazdıkları yoluyla bize insanca yaşamanın, bir arada ve aynı zamanda tek başına var olabilmenin en temel değerimiz ve hakkımız olduğunu vurgulamak. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…
Han Kang her yazısını bitirdiğinde, başladığı kişiden farklı biri olduğunu, değiştiğini ve geliştiğini ifade ediyor. Bizden uzakta, hatta tanımadığımız insanları bile anlama yeteneğine sahip bireyler olduğumuzu, okuyarak ve yazarak bu yeteneğimizi dünyayı ve diğer insanları anlamak için kullanabileceğimizi belirtiyor.
Cansu Selçuk Çağlar da, harcanan bir şeye boşa gitmiş, israf edilmiş gözüyle bakıldığını; emek harcamaktan, zaman harcamaktan, para harcamaktan imtina edildiğini; oysa üretmek söz konusu olduğunda harcamak sözcüğünün şaşırtıcı bir şekilde biriktirmek anlamına geldiğini fark ettiğini belirtiyor. Günlük hayatta kalbini sıkıştıran bir olay, bir söz ya da bir ayrıntıyı ele alıp işlediğinde onu umutsuzluğa götüren duyguların bir çıkış yolu bulabildiğini ifade ediyor.
Sadece kendi ülkemizde değil, dünyanın pek çok yerinde sistemin giderek halkın yaşam alanlarını gasp edip şiddet ve korku yoluyla insanları sindirmeye çalıştığı günlerden geçiyoruz. Böyle sancılı zamanlarda sağduyumuzu kaybetmemek ve yaşamın bir illüzyona dönüşmesine engel olabilmek için daha çok üretmeli, daha çok okumalıyız.
Züleyha Çelik
