“Yaşıtlarım çoktan öldü” diye sayıklamıştı dedem. Sadece ceviz ağaçlarının olduğu bahçeye bakan odasında, divanın üstünde, önünde rahlesi. Sesi ağlamaklıydı. Duyduğumu hiç belli etmeden halının üzerindeki oyunuma devam etmiştim.
“Yaşıtlarım çoktan öldü. Hepsi.”
Yarı aralık pencereden içeri giren ceviz yaprağının o keskin kokusu bugün bile burnumda. Ve tüm pencereyi kapatan sarı yaprakların görüntüsü. Sonbaharda, ki bana göre biraz da ceviz mevsimidir, ceviz ağaçlarının bol olduğu yerlere sık gitmemde, o enfes kokuyu doyasıya içime çekmemde dedemin penceresinden baktığım bahçenin, çocukluğum boyunca orada aldığım kokunun etkisi var mı, bilmiyorum. Tatlar, renkler, kokular, hisler o kadar iç içe geçer ki hangisinin öncü olduğunu anlamak çok zor.
Öldüğünde resmiyette 107 ama dayımın iddiasına göre 114 yaşındaydı. İkisi de çok uzun. Soğuk bir kış günü, bir dağın tepesindeki mezarlığa defnettik. Kocaman ceviz ağaçları vardı, mezarlık için tuhaf bir ağaç, ama kendiliğinden çıkmış hepsi. Sincapların yaramazlığı. Ya da unutkanlığı. Bu büyülü ağacın mitolojide hiç yer alamamasını hep çok yadırgamışımdır. Devasa bir gövde, kat kat kabuklarla korunan küçücük yemişler. Dünyanın tuhaflığına iyi bir örnek.
Tristan da kardeşi Samuel’in kalbini söküp kuş avladığı kanyonun tepesine gömmüştü, çünkü kardeşinin en mutlu olduğu yerdi, öyle kalmıştı aklında (Bir yere gömülmek için oldukça mantıklı bir gerekçe). Vücudunun geri kalanı ise Avrupa’da, Almanlarla çarpıştığı cephede kalmıştı. Oysa babası Albay William Ludlow, ordudayken Kızılderili Savaşları aracılığıyla tanık olduğu; yerinden, yurdundan, canından edilmenin dehşetini onların yaşamasını istemeyip Montana’da insanlardan, iktidarlardan uzak bir çiftliğe yerleşmiş, karısı bu ıssız yere tahammül edemeyip onları terk ettiğinde bile çiftlikten ayrılmayı düşünmemişti.
Ama Albay buna rağmen oğullarını koruyamadı. Hem de dünyanın öbür ucundaki korkunç savaştan. Yaşamalarını istemediği ne varsa yaşadılar. Acı çektiler, savaştılar, hırpalandılar, aynı kadını sevdiler, birbirlerine düşman oldular, öldüler. Her nesil kendi trajedisini, Kafdağı’nda da olsa arayıp buluyor galiba. Ve anne babaların bu konuda ellerinden hiçbir şey gelmiyor.
Tristan (Brad Pitt) ve Albay Ludlow (Antony Hopkins), Edward Zwick’in yönettiği İhtiras Rüzgârları isimli filmin karakterleri. 1994 yapımı bir film. Karamazov Kardeşleri de anımsatmıyor değil, çünkü bir aile üzerinden insanlığın bütün karanlığına şahit oluyoruz. Anımsatarak geçiyor hayat zaten, tekerrür ede ede. Öyle ki geriye doğru Habil ve Kâbil’e kadar uzanır hikâye. İleriye doğru nereye varacağını ise henüz bilmiyoruz. Ama insanlığın binlerce yıllık tarihini düşününce döngünün kırılmasını beklemek biraz safça.
Dedemin defnedildiği tepede çocukken kuş avladığını sanmıyorum, mutlulukla tırmandığını ya da çocukluğunun herhangi bir anında kaygısızca, korkusuzca mutlu olabildiğini. Sadece bir kez görmüştüm onu orda. Ölümünden on yıl önceydi. Anneannemi defnetmiştik. Kıştı yine. Mezarlıktan tüm kıvrımları görünen aşağıdaki nehir donmuştu. Mezarlığın sağındaki şelale de. Karşı dağdan şelale üstüne akıyormuş gibi görünen dedemin iki katlı evi yoktu artık. Bahçesindeki ceviz ağaçları duruyor ama. Yaşlanmış ve yarısı kurumuş ceviz ağaçları. Defnedip döndüğümüzde saat gece yarısını geçmişti. “Yetmiş yıl sonra ilk defa onsuz uyuyacağım,” demişti. Sonra da sabaha kadar uyumuştu. Bir daha bahsettiğini de hatırlamıyorum. On yıl boyunca bir kez bile. Mezarları var ama. Yan yana. Annemin ailesinde bir ilk. Dağın tepesinde. Dedemin ablası Sıdıka Bibi’nin saklanmak zorunda kalan babasına ve arkadaşlarına gizlice yiyecek taşırken aşmak zorunda kaldığı dağ. Hayatı boyunca doktora hiç gitmemekle övündü durdu bibi. Sağlığını, gizlice beslediği kişilerden aldığı dualara borçlu olduğunu söylerdi. Yüz on yıl yaşadı. Şimdi o dağda yatıyor o da.
Güneşli bir sonbahar günü Dağkapı Meydanı’nda bir tabureye oturmuş çayımı yudumluyorum. Açık olsun dememe rağmen her seferinde zift gibi koyu bir çay geliyor. Mide bulantım, baş ağrım dayanılmaz. Buna rağmen altıncı bardağı istiyorum. Etrafta koşturan insanlar, bağıran satıcılar, sürekli tıkanan trafik, kornalar, koca koca tur otobüsleri. Tam bir keşmekeş. Yıllardır ara ara geçip gittiğim bir yer. İlk defa oturmuş soluklanıyorum. Her şeyin güzel olması gerekiyordu, ama değildi. Uzaktan Şakiro’nun sesi geliyor, “Xezal dine.” Dedemin, anneannemin dünyasına saniyesinde beni tutup atan bir ses. Oysa kafamın o gün başka bir şeyle meşgul olması gerekiyordu, bu yüzden bulduğum ilk yere oturmuştum, bu yüzden kalkıp gidecek gücü kendimde bulamıyordum. Farkında olmasam da hep o dünyadaydım, çıkamıyordum. Canımın yerli yersiz yanışı tam da artık arkamda bırakmak istediğim o dünyadan alıyordu kaynağını. Nereden yara alırsam alayım, sızısı hep aynıydı. Yüz yıldır nesilden nesile aktarılan kolektif bir sızı. Ve ülkenin geçtiğim her köşesinde karşıma çıkıp unutmamı zorlaştıran o sızının ayak izleri. Üniversite okuduğum şehirde, kardan ve tipiden yirmi saat mahsur kaldığım o İç Anadolu dağında, Torosların dibindeki küçük kasabada, katar katar sürgünün taşındığı o köhne Akdeniz istasyonunda ve şimdi, her şeyin başladığı yer olan Dağkapı Meydanı’nda.
Babaannemin dedesi ve arkadaşlarının katledilip cesetlerinin atıldığı çukur belki oturduğum taburenin altındaydı. Belki arkamda, karşımda, sağımda ya da solumda. Kendileri yok ama enerjileri tam o an, orada benimle. Dedemin dedesi, babası ve anneannemin babası ise bu katliamdan hemen sonra yakalanıp atıldıkları zindanda katledilecek ve nereye gömüldüklerini hiçbir zaman öğrenemeyecektik. Ailenin geri kalanlarına sürgün, dillerini bilmediği şehirler, yokluk, yoksulluk. “Bu tarihi kim yazdı yavrum” diye soruyordu şair. Bu talihi?
“Lanet olsun sana Tanrım, lanet olsun,” diye feryat etmişti Tristan, kardeşi Samuel’in kalbini sökerken, çünkü dünyanın bu denli dehşet verici yüzüne tanıklık edebileceğini, kardeşinin kalbini sökmek zorunda kalabileceğini asla tahmin edemezdi. Albay da edemezdi. Şahit olduklarından sonra çekildiği inzivada ona ve oğullarına artık hiçbir kötülüğün ilişmeyeceğini, hiçbir kötülüğe şahitlik etmeyeceğini sanıyordu.
Amerikan İç Savaşı sırasında yaşanan bir aşk hikâyesini anlatan Soğuk Dağ isimli filmde Reneê Zellweger’in hayat verdiği Ruby karakteri, korkunç bir can pazarı yaşanırken şöyle diyordu:
“Tanrı eninde sonunda işe el koyacak, çünkü dünyanın bu kötü gidişine daha fazla izin vermez.”
Bugüne ve dönüp geriye bakınca oldukça iyimser bir düşünce. Yüz yıl önce dönüp bakılsa da iyimser bir düşünce. Ya da tarihin herhangi bir yerinde dönüp bakınca.
47 kişinin katledilip kimsenin bilmediği bir çukura atıldığı bulunduğum bu yerde başka katliamlar da olmaya devam edecekti. Sokaklar doksan yıl sonra da yakılıp yıkılacak, yıkımın altında kalan insan uzuvları iş makineleriyle süpürülüp atılacak, yıkılan yerlerde lüks konutlar yapılacak ve o konutların bazı pencerelerinde korkunç bir devletin paletleri altında ezilen bir halkla dayanışmak adına Filistin bayrağı asılacaktı.
Yorulmuştum. Dünyanın her halinden. Kendi halimden. En çok da dilsizliğimden. Canımı yakan esas şeyi anlatmayı bir türlü beceremiyordum. Kıyısından, köşesinden ayrılmıyordum konunun ama sadede bir türlü gelemiyordum. Dedem ve anneannem gibi.
Açlıktan öleceğinden korkan dedemin, evine sürekli teneke teneke peynir, yağ, bal almasını; ön balkonun yazın kavun karpuz, kışın elma portakalla dolu olmasını; her gidişimizde söylene söylene çürüyenleri çöpe dökmemizden sonra koşup yine almasını; ekmek yapmadıkları halde çuval çuval un yığmasını; evsiz kalacağından korkup edindiği her arazinin üstüne ev yapmak istemesini ve benzer bir sürü şeyi bir dil saymazsak, dilsizdi dedem.
Anneannemin mutsuz ve çaresiz kadınlara, “Bırak kocanı gel, ben sana bakarım” deyişini; tanıdığı bütün kadınlara sürekli ped, iç çamaşırı, pijama, çorap almasını bir dil saymazsak, dilsizdi. Çok genç yaşta dul kalan olağanüstü güzel annesi, ailenin kadınları için büyük bir “tehlikeydi.” Kocaları nikahına alacak korkusuyla onu canından bezdirmiş ve gitmesi için her şeyi yapmışlar, o da baş edemeyip sürekli küsüp gitmiş ama kalacak yeri olmadığı için her seferinde mecburen cehennemine geri dönmüş. Evini, kalbini zor durumdaki kadınlar için annesinin yeryüzünde bulamadığı yurt yapmaya çalıştığının farkında değildi elbet anneannem.
Yaşanılanların acısını içlerine atıp kabuklarına çekildikleri, o kabuklarına çocuklarını, torunlarını da hapsettikleri için yer yer öfkelensem de, onları korkaklıkla, siniklikle suçlasam da bir türlü kurtulamadıkları kederleri içimi parçalıyor.
Babalarının, dedelerinin, amcalarının ve pek çok yakınlarının katledildiği, mezarlarının dahi olmadığı bir dünyada yalnız, savunmasız ve aç kalan, yakınları tarafından hırpalanan iki küçük çocuk hayata karşı tam olarak nasıl bir dil, nasıl bir tavır geliştirmeliydi, bilmiyorum.
Kendilerini asla ait hissetmedikleri bir dünyada, sürmek zorunda kaldıkları uzun ömrü cehennem azabı olarak görmekte haklıydılar elbet.
Kederlerini hafifletecek bir yol bulabilir miydim, diye düşünmeden edemiyorum bazen. En azından ömürlerinin son yıllarında. Kim olduklarını artık hatırlamadıkları o son yıllarında bile onları terk etmeyen kederlerini. Sanırım bu da onlardan miras; herkese, her şeye iyi gelme telaşı. Can yakıcı her olayda durup “işlerin bu hale gelmesi benim suçum mahcubiyeti.”
Tristan, Samuel’i o ıssız tepede yalnız bırakmaz. Yitirdiği her parçasını onun yanına gömer. Babasını, karısını, çok sevdiği ama bir arada olmayı bir türlü başaramadığı Shanonn’u. Tristan’a olan aşkı uğruna canına kıyan Shanonn’u. Samuel’in nişanlısıdır aslında Shanonn ama Tristan da abisi Alfred de görür görmez aşık olur ona. Hatta baba Albay Ludlow’un bile ona aşık olduğundan şüpheleniyorum. Shannon ise Tristan’a yanıktır. Hem de ne yanmak.
Kanyonun tepesi Ludlowların ebediyen kalacakları bir yerdir artık. Kimliklerini koruyabilecekleri bir yer. Varlıkları çiftliğe de başka bir şeye de bağlı değildir hiçbirinin. Ölüleri düşmüştür toprağa çünkü. Dünyadaki her yerleşimden daha büyüktür bunun anlamı.
Filmi izlerken bir nevi dejavu da yaşadım. Norman Maclean’ın otobiyografik romanından uyarlanan ve yönetmenliğini Robert Redford’un yaptığı Bizi Ayıran Nehir filminin bir karesinde olduğumu hissettim zaman zaman. Aynı muhteşem Montana, yine Brad Pitt ve yine yitirilen kardeş. Bu filmde yitirilen kardeş Paul’dür (Brad Pitt) ve geride kardeş acısıyla baş etmekte zorlanan bir abi kalır: Norman Maclean. Norman’ın kalbi Montana’yı kuşbakışı gören bir tepeye değil, tepeleri yarıp geçen bir nehre sığınır, çünkü onu kardeşi Paul’le birleştiren hep nehir olmuştur. Yara aldıklarında, birbirlerinden uzakta kaldıklarında, kendilerini de ilişkilerini de hep nehirde balık tutarak onarmışlardı. Bu filmdeki baba ise bir rahip ve sert görüntüsüne rağmen tıpkı Albay Ludlow gibi oğullarına çok düşkün bir babadır. Ama onun da oğullarını korumaya yetmez ne sevgisi ne gücü. Paul’ün ölümünden sonraki pazar ayininde şunları söyler cemaatine:
“Herkes bir gün yardıma ihtiyacı olan bir sevdiğine bakacak ve aynı soruyu soracaktır, ama ya bir şeye ihtiyacı yoksa? Bize yakın olanlara her zaman yardım edemediğimiz doğrudur, onlara bir parçamızı vermek isteriz ama hangi parçamızı vereceğimize bir türlü karar veremeyiz ya da vermeyi daha çok istediğimiz parçamız istenmez. Bu yüzden birlikte yaşadığımız insanların bizden kaçtıklarını bilsek de onları yine de sevebiliriz. Onları tam olarak anlamadan sevebiliriz.”
Bu sözler cemaatine değil kendisine söylediği sözlerdir aslında. Paul’ü günden güne saplandığı içki ve kumar bataklığından çıkarmaya gücü yetmez, daha doğrusu nasıl yardım edeceğini bilmez, çünkü Paul’ün bir yardım talebi olmamıştır asla. Tristan gibi asi ve başına buyruktur. Dino Buzatti’nin muhteşem romanı Tatar Çölü’nde şöyle der anlatıcı:
“Drogo insanların birbirlerini ne kadar sevseler de her zaman uzak kaldıklarını anlıyor; biri acı çektiğinde bu acı tamamen ona aittir, başkası bu acının zerresini alamaz; biri acı çektiğinde sevgi ne kadar büyük olursa olsun başkaları bu acıyı hissetmez, bu da hayatta yalnızlığa neden olur.”
İnsan sevdiğine bir parçasını vermek ister ama hangi parçasını vereceğine bir türlü karar veremez.
Çok istememe rağmen onların acılarının zerresini alamadım, onlar da benimkini alamazdı.
Tarih mezarda başlar, der antropolog Eva Domaska. Bizden öncekilerin varlığına işarettir mezar. O varlığı bizim devam ettireceğimize. Toprakla, hayatla kurduğumuz bağa. Bu bağ üzerinden kurulacak bir geleceğe. Mezar olmayınca olası bütün bağlar kurulmadan yok olur. Ölümle yaşam arasında kimsenin bilmediği bir yer inşa etmek zorunda kalır geride kalan. Kimsenin görmediği, anlamadığı bir yer.
Bize olan buydu sanırım.
İhtiras Rüzgârları filmi pek çok detayıyla aile tarihimi çağrıştırsa da yine de benzer olamazdı hikâyemiz. Dedem Albay Ludlow ile değil, ailesini ve halkını kaybeden Kızılderili şef Keskin Bıçak’la aynı dünyadandı. Her ne kadar sonradan tövbe etmiş olsa da Albay katilin safındaydı. Son Kızılderili kalana kadar beklemiş ve onu da yanına alıp bir ömür sadakatinden faydalanmıştı. Şef Keskin Bıçak’la da tam burada ayrılıyor yolumuz.
Ama Tristan başka. Kahramanım o benim. Kardeşini o korkunç cephedeki ceset yığınları arasında bırakmadı. En azından kalbini. Mutlulukla attığı yere, yurduna getirip gömdü. Bunun anlamını çok iyi biliyordu.
Roza Alkan
