“Acı, gidenin değil, kalanın hikâyesidir ve hikâyeler kalanlara aittir.” Stefan Zweig’a ait olduğu söylenen bu özlü sözün, insan yaşamına dair acı gerçeklerin yoğun bir ifadesi olduğunu düşünüyorum. İnsanı en derin acılarından, en yoğun kederinden yakalıyor ve yüreğinde çoğalan yas süreçlerini duyumsatıyor, anımsatıyor bu söz. Sevdiklerinin ölümü karşısında derin bir kedere kapılan, hayata küsen öyle çok kişi var ki dünyada. Ölüm acısının, sevdiğini sonsuza dek kaybetmenin yarattığı hüzün ve kederin evrenselliği karşısında şaşırıyor ve büyük bir çaresizlik yaşıyor insan.
Eğer sonsuza kadar kaybedilen kişi bir evlatsa yaşanan kederin, üzüntünün ve acının tarifi yoktur. Bu noktada, Birten Demirtaş Özbek’in kaleme aldığı Bir Fırat Hikâyesi: Sonsuza Kadar adlı otobiyografik anlatı kitabı geliyor aklıma. Bir annenin sessiz feryadının, satırların arasından süzülerek yüreğimde bütün gücü ve şiddetiyle yankılanmasını unutamıyorum. Ayrıca, anlatının sağlamlığını, içtenliğini ve dilinin akıcılığını buna eklemem gerekiyor. Yazar, kendi içini döktüğü bir yas anlatısı oluşturmasına rağmen, metnini, yazınsal estetikten ödün vermeyen bir yaklaşımla kaleme almış ve kederini sayfalara bütün içtenliğiyle yansıtmış.
Birten Demirtaş Özbek kurmacaya başvurmadan, tamamen gerçeklere dayanan bir anlatı oluşturuyor Bir Fırat Hikâyesi’nde. Oğlu Fırat’ın kısacık yaşam öyküsünü, hem bir anne hem de bir aile olarak yaşadıklarını, bütün ayrıntılarıyla dile getiriyor. Az rastlanan doğumsal bir hastalıkla dünyaya gelen Fırat’ın yaşantılarını ilgiyle, merakla ve içimiz parçalanarak okuyor; daha bebekliğinden itibaren, bütün ömrü hastanelerde, tedavi süreçlerinde geçen, sık sık rahatsızlandığı için normal yaşamdan uzaklaşmak zorunda kalan ve her şeye karşın büyük bir cesaretle hastalığa direnen, okula giden, başarılı olan, dünyayı anlamaya çalışan, sorgulayıcı, anlayışlı, zeki bir çocuğun serüvenine kaptırıyoruz kendimizi.
Ne yazık ki dokuz yıl sürüyor bu serüven. Bir gün, koşulsuz sevgisiyle onu yıllarca sarıp sarmalayan, umutla büyüten annesinden sonsuza kadar ayrılıyor Fırat. Elbette, hikâyenin yarım kalmasıdır anneleri en çok üzen. Çocuğunun geleceğine dair umutlarının söndüğünü, hayallerinin bir anda kaybolduğunu gören annelerin kederi dilin sözcüklerine sığamaz; sözün bittiği yerdir o nokta. Birten Demirtaş Özbek, bütün yaşantılarını, melankoliye dönüşen yas sürecini yüreğinin şefkatli sesiyle yazmış. Öyle ki, yaşadığı yoğun kederi okuruna duyumsatabilecek kadar canlı bir dille oluşturmuş metnini.
Birten Demirtaş Özbek’in, Bir Fırat Hikâyesi’nin tümünü, oğluna hitaben kaleme aldığına tanık oluyoruz okurken. Her sayfada Fırat’a seslenen annenin, oğlundan, onun anılarından kopamadığını, ayrılamadığını; sanki o yaşıyormuş, hiç ölmemiş gibi onu gözünün önünde canlandırdığını görüyoruz. Evladını sonsuza kadar kaybettiğini kabullenemeyen bir annenin diliyle, bir yas durumundan çıkmayışın, bir melankoli halinin tezahürüyle… Birten Demirtaş Özbek, anlatı boyunca, içindeki onulmaz acıyı, endişeleri, yoğun duyguları ve dönemin toplumsal olayları karşısındaki düşüncelerini hep oğluna seslenerek dile getiriyor.
Gezi’den pandemi günlerine, yıllar boyunca Türkiye’de ve dünyada ölen ve öldürülen çocuklara, sağlık sisteminin aksaklıkları nedeniyle çocukların ve ebeveynlerin yaşadığı zorluklara kadar pek çok toplumsal gerçeği oğluna hitaben dile getirmesi, Birten Demirtaş Özbek’in yaşadığı “yarıda kalmışlık” ve oğlundan kalan o inanılmaz “boşluk” duygusundan da kaynaklanıyor. Fırat hayatta olabilseydi, büyüyebilseydi belki bütün bunları onunla bol bol konuşacak, anne-oğul birlikte dertleşip tartışabileceklerdi.
Ankara Garı faciasında, dokuz yaşında yaşamdan koparılan Veysel Atılgan, Gezi’de Berkin Elvan, Bodrum’da sahile cansız bedeni vuran küçük mülteci Alan Kurdi… Yakın tarihe tanıklık eden sayfalarla yan yana ilerliyor Fırat’ın hikâyesi.
“Güzel gözlü, güzel yürekli çocuklar ölüyor bu ülkede oğlum. Ben seni yaşatmaya çalışırken sadece hastalıktan ölmüyor çocuklar; kazalarla, ihmallerle, bombalarla, mermilerle, hatta açlıktan ve susuzluktan ölüyorlar. Ölen çocukların annelerini düşünüyorum, acılarını anlamaya çalışıyorum… Evlat acısı ve anlamak… Yok, bu iki kelimeyi yan yana getiremiyorum.” (s.64) Başka bir sayfada, “Çocuklar, ah çocuklar! Hastalık, savaş, göç, açlık… ölmeniz için ne kadar da çok sebep var ve hiçbiri sizin suçunuz değil. Ama en ağır bedeli siz ödüyorsunuz.” diyor yazar. Böylece, dünyadaki çocuklara da seslenerek, hiçbirinin ölmemesini, öldürülmemesini diliyor.
Koşulsuzca seven bir anne olmasının yanında toplumsal konulara duyarlı bir aydın ve iyi bir hukukçu olan Birten Demirtaş Özbek, oğluyla birlikte yaşadığı hüzünlü serüveni dile getirirken, zor durumdaki başka çocuklara açıyor yüreğini. Oğlunu kaybettikten sonra pek çok çocuğa umut olacak çalışmalarda bulunuyor.
Genç anne, kaybın sarsıntılarını yaşarken, ölümü ve evlat kaybını psikolojik ve felsefi süreçlerde de ele alıyor. Bu konuda yazılmış pek çok kitabı okuyor; o kitapların içindeki fikirleri yorumlayıp sorguluyor. Kitapta ölümün ve ölüm ötesinin sorgulandığı bölümler gerçekten etkileyici. Ayrıca sayfalarda varoluşçu felsefenin izleriyle karşılaşmak mümkün.
“Elbet bir açıklaması vardır/ yokluğunun/ Ama hiçbir inanç/ Hiçbir felsefe açıklamıyor/ Yokluğunun açtığı yarayı” diyen Birten Demirtaş Özbek, insanın yas sürecini, kendi acısı üzerinden derin bir bakışla işliyor: “Yaşadığın acıdan kaçarak, o acının içinden geçmeye cesaret etmeyerek nasıl acını yaşayabilirsin ki? Yaşamadığın acının içinde anlam da bulamazsın. Belki ben de acımın içindeki anlamı hiç bulamayabilirim, belki acının içinde anlam da yoktur. Ancak, acıdan kaçarak, onu bastırarak, erteleyerek hiçbir anlama ulaşılamayacağından da eminim.” (s.253)
Kitabın sayfalarını çevirdikçe Birten Demirtaş Özbek’in toplumsal sistemi eleştiren sorgulayıcı bir yazar olduğunu görüyoruz. Özellikle, kapitalizmin güdümündeki psikolojinin ve psikiyatrinin “normal” kavramını sorguluyor; yas süreci ve iyileşme / normalleşme konusundaki standart söylemlere karşı çıkıyor.
Anne ve oğul olarak birlikte, yan yana yaşanan büyük bir mücadeleyi okuyoruz sayfalar boyunca. Birten Demirtaş Özbek, belleğinde kalanları en küçük ayrıntısına kadar yazmaya özen göstermiş. Sanki oğluyla yaşadığı tek bir ânı bile atlamamış; ona dair her şeyi âdeta zihnine nakşetmiş. Bütün bunları, sessiz çığlıklar halinde, anlatı metnine ince ince işlemiş ve “kalbî” bir anlatı oluşturmuş.
Birten Demirtaş Özbek, ruha dokunan şiirsel bir dille şöyle sesleniyor oğluna, bütün annelere, çocuklara ve tüm dünyaya:
“Bu kitap sana olan sevgimin ve özlemimin dili olsun. Yazdım, yazdıklarım sana ağıdım olsun.
Hikâyesi yarım kalan çocuklar için, dünyanın adaletsizliğine isyanım olsun. Dünyanın herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan, ötekileştirilen, baskı ve zulüm gören, yaşam mücadelesi veren çocuklar için mücadele edeceğimin yemini olsun.
Dünyanın herhangi bir yerinde, nedeni ne olursa olsun evladını kaybeden, yüreği bu acıyla kavrulan her anneyi ebedi kız kardeşlerim olarak kabul edişim, yüreğimin yüreklerine dokunuşu ve onlara sımsıcak duygularla sarılışım olsun.” (s.308)
Fırat, yeryüzünde hafif adımlarla yürüyen küçük bir yolcuydu. İnişli çıkışlı, bazen neşeli bazen hüzünlü bir yolculuktu onunki. Kentlerden kentlere, hastanelerden hastanelere, tahlilden tahlile… bazen bir ameliyatın, bazen bir çarenin, bazen bir umudun peşinde bir yolculuk. Yarıda kalmış görünse bile bütün sevenlerinin yüreğinde devam eden bir yolculuk oluyor bu. Annesi Birten Demirtaş Özbek’in onu yazıda ve kitap sayfalarında ölümsüzleştirmesiyle birlikte, Fırat, bütün duyarlı okurların; hepimizin çocuğu olarak bilinçlerde, vicdanlarda yaşamayı, nefes almayı sürdürüyor.
Hülya Soyşekerci
