“ellerim çoğalmayacak dilsiz ve uzaksız yorgun düşmüş seslerde
umduğum bir şeyse yüzümdeki depremi karış karış unutmak”“İki Üzümün Birbirine Eriyişi Kadar Akdeniz” şiirinden[1]
I
Bir süredir bir öğretmen meslektaşımdan okumak üzere ödünç aldığım Mustafa Gazi imzalı, genç bir şaire ait, Kent Vaizi’ne Mektuplar başlığını taşıyan ve altı poetik metinden oluşan küçürek bir kitapla[2] içli dışlıyım. İlgimin başlarda anlaşılır bir merak duygusundan ileri geldiğini itiraf etmeliyim. Kitap ortalama bir baskının üzerinde addedebileceğimiz bir biçimde basılmış. Müellif sanki okurun metin ile arasındaki lüzumsuz perdeleri kaldırıp iştahla yazılanlara odaklanmasını umuyor gibidir. Tabii kitabı bitirdikten sonra hemen o soruyu sordum kendime: Kent Vaizi kim? Ya da bir insanın şahsında kent(ler)in tüm öğüt verenlerine mi sesleniyor müellif? Bir gizem barındıran bu ifadeyi anlamlandırmakta güçlük çekecek bir taraf yok aslında. Bir kişiye yazılmış olması kuvvetle muhtemel olsa bile bir “tip”ten; gençken olgunlaşmamış sorumluluklar taşıyan, derinleşmemiş ideallerin esiri olan, bildikçe kibri kabaran, idrak ettikçe benliğinin dizginlenemeyen coşkusuna kapılan, yaş aldıkça kendi sesinde boğulan, birikimi ölçüsünce hor gören, yaşadıkları ölçüsünce tepeden bakan ve nitekim hoyrat bir öğütçüye (vaiz) dönüşen bir “metropol okuryazarı”ndan dem vuruyor müellif. Bitkin düştüğü anda bile bu “tip”in gösterdiği tutumlardan kendisini muhafaza etmek ister:
“Şimdi içimde bir nebze olsun savaşmak üngüsü kaldıysa, onu, bağışlayan bir öğütçü olmanın uğrunda harcamak istiyorum. Hedef almadan ok atmak istiyorum anlayacağın, şu arık ışık altında sınanırken yöneğim kibirden yana şaşmasın istiyorum, korkulu bir sayrılıktan sonra neyin yavuz neyin hanef olduğu seçikleşsin istiyorum.”
Burada “korkulu bir sayrılık” ifadesi hemencecik dikkati çekiyor. Anlaşılan şiddetli bir hastalıktan sonra kendisini çetin bir sorgulamanın içerisinde bulmuş. Ama buradaki özneyi kendinden ibaret bir anlatı öznesi olarak kabul edersek kitap bize kendini yeteri kadar açmaz. Çünkü kitabın sonuna düşülen notta mektupların 2020’den itibaren ikişer haftalık aralıklarla yazıldığı bilgisi var. Bu da demek oluyor ki bütün o bunalımlı atmosferiyle iliklerimize kadar hissederek yaşadığımız pandemi günlerinde yazılmaya başlanmış bu mektuplar. Yani yaşadığımız uzun, upuzun dört yılın bir öznesi; varlık sancıları çeken, düşünen bir insanı olarak da görmeliyiz buradaki özneyi.
Bir şairin düzyazısıyla karşılaştığımızı daha ilk metinden (“Yazgı Olarak Yazı”) anlarız. Dile dökülemeyen, şerh edilemez bir halin içindedir genç şair:
“Belli bir zihnî ağırlıkla bir şeyler yazmanın ne denli zor olduğunu bilirsin. Tam manasıyla zorlanıyorum. Sürekli gidip gelen bir uyuşukluk, zihne değen, temas eden, zihne ağırlığını veren, oysa bir göz kırpması müddeti kadar süren, mest eden bir uyuşukluk. Gözüm kararmıyor, kapanıyor. Zihnim bulanmıyor, ağrıyor. Yaşamak ağrısı denen şey bu mu? Bir yazgıya mühürlü olmak değil yaşamakla ağulanmak yoruyor.”
Şairi yazmaya iten şeyin aynı zamanda onu yazmaktan alıkoyan şey olduğunu öğreniyoruz. Meramını anlayabileceğini düşündüğü muhatabına önce bunu hatırlatmak istiyor. Sancıların öyle bir anda, gelişigüzel, kolaylıkla dile vurulamayan şeyler olduğuna dikkat çekiyor:
“Hatırlamak iyi gelmiyor bana, hatırlamak içimdeki hırçın yerleri edilginleştiriyor. Her şey bir matem gibi çınlıyor, ben maruz kalmaktan başka bir şey yapamıyorum.”
Bu satırlar, Bergsoncu bir hafıza anlayışını içeriyor sanki; sözgelimi geçmiş salt bir hatırlama değil, bugünle hemhal olan ve insanın varlığını biçimlendiren bir süreklilik halidir.[3] Bu bağlamda mektuplar, hatırlamanın hem ağırlığını hem de kurtuluş umudunu içkindir.
Gelgelelim lahza lahza duyumsanan, ama duyumsandığında da zihni bir bakıma hallaç pamuğu gibi dağıtan, gözün kararmayıp sahiden kapandığı, zihnin bulanmayıp sahiden ağrıdığı, kendiliğinden, her eli kalem tutanın duyacağı, daha doğrusu duyması gereken bir fiziksel baskıdır söz konusu olan. Nitekim birlikte anlamlandırmaya davet eder muhatabını: “Yaşamak ağrısı denen şey bu mu?” İnsanı yoran şeyin yaşadıkları ve yaşayacaklarına yazgılı olması değil, yaşadıkları ve yaşayacakları tarafından zehirlenmesi, yani onların kötü, verimsiz tesirleri altında kalması olduğunu vurgulayarak da bu sorgulamayı pekiştirir. Hatırlamanın beraberinde getirdiği huzursuzluk ve sürekli kaygı halinin, şairin ruh dünyasında güçlü bir şekilde yankılandığını görüyoruz. Zaten bütün bütün bir hatırlamanın, nakletmenin mümkün olamayacağına, insanın olsa olsa sezgilerinden aldığı güçle yaşadıklarını hatırlayabileceğine işaret eder.
Yazmak kendinden menkul bir meziyet olmayıp üstlenmekle mesul kılındığı bir “yazgı”dır şair için. Belli ki geçirdiği şiddetli hastalıktan sonra ilk ayırdına vardığı şey bu olmuş: “Doğruyu söylemeyeceksem niçin yaşıyorum? Doğru yaşamayacaksam doğruyu söylememin anlamı ne? Bu soruları gün geçmiyor ki ikrar etmeyeyim. ‘Niçin yazıyorum?’ sorusuna bu iki soruyla cevap verilemez mi?”
II
Kent Vaizi’ni tanımlarken ya da tercih edilen bu ifadeyi anlamlandırmaya çalışırken biraz haksızlık etmiş olabiliriz. Zira mektupların bir yerinde şöyle bir ayrıntı var: “Çünkü gözlerinde serin yaşamaklar yok. Sana aba altından değnek gösteren bakışlar yaraşmıyor.” Hem muhatabına bir alan açan hem de bakışlarının arkasındaki sindirilmiş duyarlılığı hatırlatan bir tutum ile karşı karşıyayız. O halde büsbütün “Vandal” (“[s]anırım gözlerinde vandal itkilerin perdesi var”) bir tip değildir Kent Vaizi. Sadece şartlara yenilmiş yahut akıbeti şartlara yenilmekle neticelenecek bir tip. Zaten kitabın bir yerinde de (“İçimdeki Durudil”) şartların esiri olmuş bir insana şiirin kendisini kapattığına dikkat çekilmez mi: “Biliyorum şiirin şartlara yenilmiş insana verebileceği bir şey yok. O yüzden hayatı eksik sözler bırakmadan yaşamak boynumun borcu. Şol çağın bulaşkan kötülüğünde gecelenmiş bir yanılgı olmaktansa unutulmayı tercih ediyorum.”
Yaşadığımız çağın çarçabuk bulaşan kötülüğü ve kötülük unsurları arasında dönüşsüz yanılgıya kapılmış biri olmaktansa unutulmayı tercih etmek… burası önemli. Mektupların alelacele basılmasını, Birikim dergisinin internet portalında yayınlanan yazılarını ve Söğüt dergisinde çıkan şiirlerini saymazsak hemen hemen hiç boy göstermemiştir şair; yalnızca “eksik sözler bırakmamak” için basılan, internet dolaşımında kaydı dahi zor bulunan iki şiir kitabı (İklimlerin Bilmediği Olcay, 2017, Sadık Rüyalar Kitabı, 2020) ve en son üçüncü sayısını tespit edebildiğim Kayıp Zaman adında bir edebiyat dergisi (ki onu da müellifin biyografi bilgisinden biliyoruz). Bu durum size de Cyrano de Bergerac’ı anımsatmıyor mu? Hem bunu hem de belki de daha fazlasını anımsatıyor, Don Quijote’yi, Kâtip Bartleby’yi, Rilke’yi, Kafka’yı; hatta belki de genç şairin kitaplarda yaşayan şövalye ruhlu bir insan teki olduğunu bile düşündürüyor. Tüm cazibelerine karşın bunlarla ilgili değilim. Elimin altında tuttuğum nüshanın bende duyurduğu şeylerin izini sürmek istiyorum.
Şiddetli bir hastalıktan sonra genç şairin kendisini çetin bir sorgulamanın içerisinde bulduğunu söylemiştik. Ne çeşit bir hastalık geçirmiş olduğuna ilişkin bilgiden yoksun bulunsak da, “bir şeylerin dışında olduğunun” farkına varmasını sağlayan bir vesile olduğunu tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Artık sağlam bir bütünlük arz etmeyen metinlerde hasretini çektiği bir muhabbet bulamıyordur, iflah olmaz bir “uygunsuz” (non-konformist) olduğunu bile bile şartlara yenilmiş insanlarla ilişki halinde olmaktan yüksünüyordur. Değillenemez bir totoloji oluşturduğunu düşündüğümüz bir anda kendisine dönük şu kritik satırları peşi sıra geliyor:
“Sessizliğin hallerini tek tek denedimse de biliyorum kıyısızlığın beni vardıracağı bir olgunluk yok. Ben zaten aklı uykularda, yorgun bir sermestten başka, gönlünün dağlanmış korkusunu dindiren bertelenmiş bertaraf değil miydim? Hislerin tamusunda yumsuz bir edilgi olmaktan başka kendi batgın vaziyetime hayıflanageldim hep.”
Neredeyse hiç boy göstermediğine ve adeta keşfedilmemiş bir kitapta yaşayan şövalye ruhlu bir karakter gibi bilinmezliğini muhafaza ettiğine dikkat çekmiştik ya hani, peki şimdi bu satırları nereye koyacağız? Bilinmezliğin tüm biçimlerini dene(yimle)yen genç şair, kendisi için bunun artık düştüğü bir çukur olduğunu ve kendisini bir olgunluğa, bir gelişkinliğe, bir atılıma ulaştırmayacağını görmektedir. Çünkü artık alışılagelmiş düşüncelerinin kuşatması altında “bu insan” olmaktan yılmış (“birçok düşüncenin muhasarası altında kendim olmaktan yılmış bir haletiruhiye ile yazıyorum”) ve olmayı özlemle istediği “o insan” olmanın kıyısında beklemekten bunalmıştır (“kendinin taşrasında, kendi olmanın kıyısında beklemekten bunalmış bir sürgün olarak yazıyorum”).
III
Kent Vaizi diye nitelediği muhatabının kendisi gibi bir edebiyatçı olduğunu, onda kendi deneyimlerini açımlayarak bir duyarlılığın uyanmasını arzuladığını artık yavaş yavaş dile vurabiliriz sanırım. Hicap duydukları savruluşlardan, niyetlerinin temizliğine ve ümit etmenin verdiği dinginliğe sığınarak kurtulmayı teklif eder. Bir savruluştan öteye geçemeyen “sürüngen arayış”ı sonunda şairi “gerçek olan”ın (“En Gerçek Olan”) eşiğine getirmiştir. Şiir ve inanmak kavramı arasında gözettiği doğrudanlığın, “şüphenin sürel bir yoksuzluk olduğu saplantısından” kurtulsa bile her vargıya karşı bıraktığı o şüphe payını daha sönümleyemediği anlaşılıyor:
“Yılbeyıl sezinç halinde şiirin gerçekle olan irtibatını duyuş ve hafıza üzerinden kurdum. Çünkü ancak duyulan ve hatırlanan bir şey gerçek olabilir. Ama bağdaşım kuramadığım şey bu değil. Ben, huy fıtrat tabiat bende dirgenmiş ne varsa yeni baştan yaratmak, tamamen değiştirmek istiyorum. Böylece yazgının amansız oluşuna daha amansız olduğunu varsaydığım bir karşılık veriyorum. Duygunun, hafızanın ve yazgının gerçeği halkeden esaslar olduğunu, gerçeğe bir eksik iki tamam yaklaşamayacağımı idrak edemiyorum. Yani tam manasıyla inanmıyorum. Oysa inanmak en gerçek olandır. En hissedilen, en hıfzedilen, en derin’yazı. Ongun bir kimse değilsem, esir düştüğüm râuf bir gece mi dersin?”
İşte burada Kent Vaizi olarak adlandırdığı edebiyatçı ile münasebeti başka bir boyut kazanacaktır: çünkü ancak bir dosta duyulan yakınlığın dışavurumu böylesine aleni bir sahiciliği içerebilir. Madem ki zihinden zihine bir teati, kalpten kalbe bir paydaşlık kurulmak isteniyordur, o halde muhatabının kalbinde bir duyarlılığı ve zihninde bir farkındalığı uyandırma isteğinin ötesine geçmesi gerekmektedir; nüvelendiğini gördüğü dayanaksız düşüncelere dayanağı olan sözlerle karşı çıkmalıdır:
“Salt sana vergi bir yazgıyı yaşamadığını, bu yazgıyı ‘bizim olan korku’nun soydaşlarıyla paylaştığını içindeki sorgularda uyandır istiyorum; ben burada yaşamak ağrısıyla sancırken beni umursadığın endişelerden kovmanı anlamıyorum. Ben de aynı kaygıların paydaşı değil miyim? Sanırım gözlerinde vandal itkilerin perdesi var, ne beni rüya kuran bir anlayışta bulabiliyorsun, ne de bakışlarını sözün gözüne yöneltebiliyorsun? Dilinin cüreti seni dilsiz bırakmış meğer, rüyasızlığının bedelini yüreğini susturarak ödüyorsun. Halbuki zihninin yoksunluğu yüreğini duymadıkça dinebilir mi; insan yüreğini duymadan neyi akledebilir?”
Rüyasızlıktan tam olarak neyi anlamalıyız? Tek boyutlu bir hayat anlayışını mı? Ayrıca ağzından çıkan sözleri kalbinde hissetmeden sarf etmesi, o insanı verdiği vaazların papağanı yapmaz mı? Hakikat bildiği öğretileri nüfuz etmeksizin sayıklayan “rüyasız” insan; dil, edebiyat, toplum, tarih vb. konuları araçsallaştırmakta herhangi bir beis görmez, aksine gerekli sayar. Onun nezdinde her şey istenilen sonuca varmak içindir. Ayrıntıların, ince farkların herhangi bir önemi yoktur. Örneğin bir yabancı dil öğrenmekten ömrünce kaçınmaya eğilimlidir o. Talih yüzüne gülmüş, anadili dışında dillerle bir ilişki kurmuşsa da (İngilizce, Arapça vs.) bunu hep kendi uğraşılarını doğrulamak için kullanacaktır. O “kendi bildiğini okumak” tabirinin mürekkep yalamış insanlar katındaki vücut bulmuş halidir.
Şayet genç şairin maksadı Kent Vaizi’ni bu sıraladığım özelliklerin toplamı olmakla itham etmekse pekala onu da bu mektupların taşıdığı duyarlılığın müellifi olmamakla itham edebiliriz. Ama öyle olmadığını, onda kent vaizlerinin yaş aldıkça kendi sesinde boğulma halinin bir belirtisini görmüş olmaktan duyduğu endişeyi taşıdığını mektubun son paragrafını okuyunca anlıyoruz:
“Her zaman bir başkasıdır okur, bu doğru; peki ya ‘bir okur olarak sanatçı’yı nasıl yorumlayacağız? Kendine söyler gibi yazıyorsa bile bizatihi yaşattığı o ‘bir başkası’na hitap ettiğini, konuştuğunu nasıl görmeyiz!”
Nurdan Gürbilek’in “Yazarın Kibri: Bir Başkası Olarak Okur” başlıklı denemesine[4] açıktan bir gönderme vardır burada. Gelgelelim bağlamını dönüştürmüş, tersine çevirmiştir müellif. Belki de düğümü çözecek olan bu sorudur: Salt kendine sakladığı, okura açmayacağı bir yazı uğraşı içerisinde bile olsa, sanatçı, yazdıklarının bir okuru olarak kendisine, yani yine “bir başkası”na hitap ettiğini nasıl göremez?
Muhatabının elinde tuttuğu kozu çürütme hamlesinden çok, o kozdan bizzat kendisinin feragat etmesini ister gibidir müellif. Sonraki mektubun (“Sözün Gözü”) kendine dönük muhtevasına bakılırsa olumlu bir etkileşimin gerçekleştiğini söyleyebiliriz.
IV
Kitabın söylemediklerini söylemeyi amaçlamıyorum aslında. Oturmuş düşünümsel çatısı ve okuduğumuz altı poetik metnin hem kronolojik hem de müellifin zihinsel yolculuğunun işaret durakları olması bakımından bilinçli olarak seçilip yanyana dizilmesi, kitabı açık yoruma elverişli kılıyor sadece. Örneğin yine onca mektup atlanarak sunulan mektubunda (“Sözün Gözü”) önceki mektubun (“Aynı Kaygıların Paydaşı”) bir izdüşümüyle karşılaşıyoruz: “Renkler çürüyünce sözün hilekârlığına karşı zağlanmak da fayda etmiyor.” İnsanı hayatta diri tutan şeylerin soluklaşması onu özümsenmemiş bir duyuşsal yönelimin tuzağına çeker çünkü. Hangi tutumu takınırsa takınsın kendi gerçekliğinden uzak kalmaya yazgılı olacaktır. Ki buna paralel peşi sıra şu satırları okuruz: “Taşıdığım bu uraz sonsuzluğun alametlerine üzerli değil diye daha kaç sahtegil gerçeğin tuzağına düşeceğim; aklın tutkularına bu defa hangi sezginin bilgisiyle bileneceğim?”
Müellif, Kent Vaizi ile cedelleşmeyi artık terk etmiş, daha ziyade kendi açmazlarını sorgulamayı sürdürüyor, hatta “biz” olmaklığın imlediği tanımları kurcalıyordur:
“Farkında mısın, tamamlanmamış birer proje gibiyiz dünyada. İçimizde Tanpınar’dan kalma bir telaş – Li Po’dan gelme bir umur böyle melcem mülcem bir yaşantıyı sürdürmekten sanki ne anlıyoruz? Bir estetik formun peşinde bakışımız sözün gözüne değmiyorsa o padişah şairlerden ne farkımız kalır?”
Önceki mektupta (“Aynı Kaygıların Paydaşı”) muhatabını “bakışlarını sözün gözüne yöneltmemekle” eleştiren genç şair, bu defa hedef tahtasına kendisini de yerleştirmiştir. “Sözün gözü” ile anlam kastediliyor olsa gerek. Meramlarının taşıdığı anlamın hafifliği, diğer bir deyişle edebiyatlarının bir meziyetten ibaret kalışı onları haksızlığa karşı duran sanat anlayışından alıkoyacak, bir bakıma egemen olanın sözcüsü yapacaktır.
Sınıfsal bir tutumdan mı söz ediyor yani şair, veya açıkça bir faşizm eleştirisi mi yapıyor? İçindeki Tanpınar’a özgü telaştan, bir yarayı iyileştirecek bir merhem olamamaktan (“Farkında mısın, tamamlanmamış birer proje gibiyiz dünyada”) rahatsızdır çünkü. Shakespeare’in Julius Caesar oyununa atıfla yazdığı mektubunda (“Caesar Korkusu”) insanın özgürlüğü üstüne yaptığı vurgu söz konusu kanıyı güçlendirmektedir:
“İnsanlar yalpalamadan yaşama dirayetini hep takdirle karşılarlar, fakat, zorluklarına talip olmayı rasyonel bulmadıkları için nedense istemezler. Tam düşecekken vargücünle doğrulmayı bilmenin aslında hiç de öyle keramet göstermekle vesaire bir ilgisi yok, aksine bütün bütün sebat etmekle bir ilgisi var, halis niyetler beslemekle bir ilgisi var, dosdoğru bağlılıklar taşımakla bir ilgisi var. İnsan elif’ten ye’ye bir tutukluğu yaşayabilir, kim içindeki şeytanı kolaylıkla susturabilmiş ki zaten, fakat uzun soluklu susuşlarının altında yatan şeyin ne olduğunu kesinkes bilmesi gerekir. Diğer türlü hep bir ‘Caesar korkusu’ ile tükenir ömrü, tıpkı Shakespeare’in Flavius’a söylettiği gibi: ‘Caesar’ın kanatlarında büyüyen tüyleri yolalım ki / fazla yükseklere uçamasın alabildiğine: / Yoksa insanüstü yüceliklere ulaşıp / bir köle korkaklığı içinde yaşatır bizi.’ İnsan köle ruhlu yaşamaktansa ölmeyi istemeli. Bir edebiyatçı dayatılanın esiri olmaktansa yazmamayı tercih etmeli.”
Başka bir yerde de şiirin “Roma” ile olan ilişkisinin sanatın siyasal niteliğini idrak etmekten geçtiğini belirtir. Önce Roma, sonra Caesar… Burada geçen “Roma”nın doğrudan tarihsel olgu olarak yer bulmadığını, zira Tanpınar’dan devralındığını ileri süreceğim. Tanpınar “Şiir ve Dünya Ölçüsü” adlı makalesinde bu ifadeyi bir benzetme olarak “yurt” anlamında kullanır.[5] Sadece bu ifade değil, dil üstüne dikkatlerinde (“nahvı kullanışlı, kelime dağarı geniş, yüksek, özgün bir dilde ısrar”), edebiyat / tarih / felsefe / sosyoloji okumalarında (N. Gürbilek, S. Mallarme, M. Heidegger, T. Bernhard, H. Bergson, W. Shakespeare vb.) ve diğer ilgilerinin üzerinde de Tanpınar’ın elinin gezindiğini hissederiz. Haksızlık etmek pahasına bu konuyu deşmekten kendisini alıkoyamaz:
“Farslardan aldığım dokunun [Sadık] Hidayet’in karanlık ruhu değil de Sohrab’ın [Sepehri] duyarlılığı olduğuna inanageldim hep. Bazen bunun yanılgıdan, hüsnüzandan başka bir şey olmadığına kanaat getiresim geliyor. Ben o karanlık ruhu Tanpınar’ın yenilgileri üstüne ekleyerek aldım belki de, karşı durduklarıma Caliban, Prospero’ya karşı tavrı takındım, ve ömrüm yenilgiyi beklemekle geçerken hiçsindim kolsuz kanatsız kaldım. Anlıyorum ki haksızlık etmek kadar haksızlığa uğramaktan da korkmalıydım; gelgelelim kendimi açık hedef görecek kadar budanmamalıydım.”
V
Evet tüm “başıdiktutmalarına” karşın yorgundur, ama kötümser değildir genç şair. Hayatın tatsız, geleceğin karanlık olduğu kuruntularını lafıgüzaf sayıyor, aydınlıkçı bir bakışı savunuyordur. Her ne kadar bir oto-anlatı dokusu taşısa da, kitap, çağın insanına, onun varoluşsal sancılarına ve modern dünyanın yıkıcılığına karşı bir ayna tutmaktadır aslında. Edebiyatın yalnızca bir ifade vasıtası değil, aynı zamanda insanın hakikati arama ve insanın kendini anlama çabası olduğunun da bir kanıtı niteliğindedir.
Ayşe Rabia Söylemez
[1] Mustafa Gazi, “İki Üzümün Birbirine Eriyişi Kadar Akdeniz”, Söğüt, sayı 23, Eylül-Ekim 2023, s.182.
[2] Mustafa Gazi, Kent Vaizi’ne Mektuplar, Nihrir Sahaf, İstanbul, 2024.
[3] Henri Bergson, “İmgelerin Hayatta Kalışına Dair: Bellek ve Tin”, Madde ve Bellek, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2007, s.115.
[4] Nurdan Gürbilek, “Yazarın Kibri: Bir Başkası Olarak Okur”, Mağdurun Dili, Metis Yayınları, İstanbul, 2008.
[5] Ahmet Hamdi Tanpınar, “Şiir ve Dünya Ölçüsü”, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1977, s.40.
