Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 237. Gün:
ÜVEYLİK: MASALLARA KONU OLAN GERÇEKLİK
Yedek Subaylığım sırasında mesleğimden ötürü tayinim bir askeri fabrikaya çıktı. İşletmenin üst katındaki odalardan birinde bana bir masa verildi. Günlerim alabildiğine boş geçiyordu. Canım sıkıldığında fabrikaya, üretim bandına inip işçilerin, özellikle de şefin dostça olmayan bakışları altında etrafı hızlıca kolaçan eder, kaçar gibi odama dönerdim.
Odam, komutanım ve fabrika müdürü olan Yarbayın odasının hemen yanındaydı. Yarbay konuşkan olmayan temiz yüzlü, iyi bir adamdı. Onu hiç altlarına çıkışırken görmemiştim. Genellikle de fabrikada olmazdı. Günün belli saatlerinde odasına uğrar gerekli evrakları imzalar sonra ortadan kaybolurdu; ülkenin en büyük Donanma Komutanlıklarından birindeydik.
Bir gün, odamda otururken, bir telefon geldi. Açtım. Yarbayımızdı. Dışarıdan arıyordu. Benden isteği, onun odasına gitmem ve masasının ön veya yan çekmecesindeki bir dosyayı bulup askerle bulunduğu binaya göndermemdi. Neyse ki, masasının gözlerinde çok fazla dosya yoktu, birkaçına göz gezdirdikten sonra, istediği dosyayı bulup kendisine gönderdim.
O dosyayı ararken gördüğüm bir başka dosyanın üzerinde sağlık raporu yazıyordu. Şeytan dürttü, merakla içeriğine göz attım. Rapor yarbayımıza aitti ve bir psikiyatrist tarafından yazılmıştı. Hastanın psikolojik sorunlarından söz ediliyordu. Komutanın yolda karşıdan karşıya geçme korkusu yaşadığını okumam beni şaşırttı. Hayatımızda belki de en sık yaptığımız şeylerden birinden korku duyulması o zamana kadar aklıma gelmeyen bir olguydu ve bundan çok etkilendim.
Kendisine bağlı yedek subayları kollayıp korumasıyla tanınan ve bu konuda verdiği güvenle benim de askerliğin askeri disiplininden kaygılanmadan askerlik yapmamı sağlayan rütbeli bir subayın kendini sokakta yeterince koruyamamaktan korku duyması anlaşılır bir durum değildi.
Bu ve buna benzer çelişkilerle dolu insan psikolojisini anlamamızda bize Dostoyevski kadar yardımcı olan bir yazar az bulunur.
Yaşayanlar arasında Şilili yazar Zambra’nın da insan ruhunun alengirli taraflarını ve hayatımızda yer bulan ama üzerinde yeterince düşünülüp konuşulmayan kavramları anlaşılır kılmaya dönük yazdığını görüyoruz. Bir söyleşisinde Şilili Şair kitabının şiirden çok üvey babalıkla ilgili olduğunu söyleyen yazara göre, romanındaki üvey baba karakteri Gonzalo’nun, “üvey” kelimesiyle boğuşması kitabına damga vurmaktadır.
Okan Çil’in iki yıl önce basılan Üvey adlı bir romanı var. Kitapta, karakterlerden biri olan İbrahim’in “bir kelimenin (üvey) sanıldığından daha büyük anlamlara geldiğini ilk o an fark ettiğini” açıklayan bir cümleye rastlarız.
YKY’nin “Üveylik – Psikanalistlerle Çocuk ve Ergen Söyleşileri” başlıklı geçen yılki etkinliğinin tanıtımında ise, üveyliğin “şiddetli duyguları ve düşlemleri taşıyan zorlu bir konu” olduğu belirtilir.
Şimdi, aynaya bakmamın zamanı geldi: Üvey annemin yeri geldiğinde söylediği bir sözü anımsıyorum. Boynunu büküp, “ne yapalım, adımız büyük,” derdi. Önyargıları defetmek için mahallede kimseye üveyliğimizi söylemezdik, söyleyemezdik. İlkokul arkadaşlarım da bilmezdi. Bir keresinde, misafirlerimizden biri anneme, “çocuğunuz size benziyor,” deyince, gülerek “başka kime benzeyecekti,” demişti.
Üvey annelik ve babalık kolay değildir. Üveylik çocuk için de zordur; psikolojisi, taşınamayacak bir yük haline gelebilir. Yetişkin korkularımızın köklerini uzaklarda aramayalım… İçimizdeki çocukluk ne güne duruyor?!
242. Gün: İKİ FİLM TEK TEMA
Hafta sonu iki akşam art arda film seyrettim. İkisi de, evli ve çocuklu çiftlerde kadın veya erkeğin başka biri için evliliklerini bitirmesi hakkındaydı. Ya da parçalanmış aile dramı.
2022 yapımı The Son Türkçeye Evlat diye çevrilmiş. Filmin başında, bir oğlu ve üst düzey bir yaşamı olan evli bir adamın kendinden genç bir kadınla ikinci evliliğini yaptığını ve ondan da henüz bebekliğini yaşayan bir erkek çocuğu olduğunu öğreniriz. Yıllarca ihmal ettiği büyük oğlunun eğitim sorunlarını eski karısından öğrenen baba, şimdi bir ergen olarak karşısına gelen oğlunu kendi evine almayı kabul eder; kısa sürede kendi babasıyla olan hastalıklı ilişkisini hatırlayacak ve sevecen bir baba olmayı seçecektir. Fakat oğlunun sorunları tahmin edemeyeceği kadar derindedir.
Parçalanmış ailelerde, boşanmanın bir nesne durumuna düşen çocuklar üzerindeki yıkıcı etkisi iyi verilmekle birlikte, sürprizli son dışında, filmde izleyiciler için “kör kör parmağım gözüne” hazırlanmış birkaç tuzak çok itici duruyor. Sağlam bir film çekme çabasına karşın, neden böyle bir çuval inciri berbat eden saçmalıklara gerek duyar bir yönetmen acaba? Avustralyalı aktör Hugh Jackman’ın baba rolünde oldukça başarılı olduğunu teslim etmeliyim.
Ertesi akşam izlediğim filmin orjinal adı Lost Daughter idi. Anlaşılmaz şekilde Türkçeye Karanlık Kız adıyla çevrilmiş. Senaryo yazarı ve yönetmen Maggie Gyllenhaal’ın ilk uzun metrajlı filmi, bir Amerikalı edebiyat profesörünün (İngiliz aktör Olivia Colman oynuyor) Yunan adalarından birindeki tatili sırasında geçiyor: Plajda ilk günün yalnızlığını ona hemen unutturacak kadar kalabalık bir aile grubu tekneyle adaya ulaşır. Sonraki gün, ailenin küçük kızlarının bir anda ortadan kayboluşunun acı veren şaşkınlığıyla düşünce yeteneğini kaybeden anneye (“öleceğimi sandım”) yardım profesörden gelir ve çocuğu bularak geri getirir. Bu davranış bir kadın dayanışmasına ve yakınlaşmanın sağladığı karşılıklı birbirini anlama isteğine dönüşecektir.
Filmde, çocuğun kaybolma sahnesinden itibaren başlayan ve sık sık yinelenen geri dönüşlerle profesörün yaşam öyküsü anlatılır ve onun şimdideki söz ve davranışlarının ipuçları geçmişinde yaşadıkları arasından verilmeye çalışılır. O, gençliğinde iki küçük kızını ve kocasını bırakarak, bir meslektaşıyla yaşamayı seçen bir annedir. Film, çocuklarına kritik yaşlarında annesizliğin acı deneyimini bilerek yaşatmış olan, şimdi olgun yaştaki annenin kendine (ve bir başka kadına) itiraf edemediği pişmanlığının kabuğu içindeki tutsaklığını perdeye getirir. Annenin kendi kızlarına duyduğu nefretin zaman içinde tüm küçük kızlara yöneldiği, filme ağırlığını koyan oyuncak bebek olayı ile sembolize edilir. Kariyerindeki zaaflarını kız çocuklarına duyduğu nefretin ardına gizleyerek yaşayabilmekte oluşu profesörün kişisel dramıdır. Profesörün gençliğini oynayan Jessie Buckley ve otel sorumlusu Ed Harris’in adları anılmaya değer.
Evet! Her şey güzel de sinema da son analizde bir sanattır ve bir film neyi nasıl anlattığını bilmelidir: Anlamsız ve bağlamdan kopuk diyaloglarla dolu senaryosuyla, karmaşık kurgusuyla, yakın çekimde gereksizce ısrar eden kamerasıyla, psikolojik bir drama yapma niyetiyle yola çıkıp yönünü –son sahne dahil– bir türlü bulamayan yönetmeniyle Karanlık Kız alabildiğine sorunlu.
Filmin bu haliyle Venedik Film Festivali dahil birden fazla senaryo ödülü kazanması şaka gibi. Her yönden potansiyel taşıyan bu film İspanyol sinemasının elinde bambaşka olurdu, diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
248. Gün: KEKEME
Kalabalık bir grup bir araya geldik. Ben hısım, onlar akraba. İçlerinde bir ben çakma Trakyalıydım. Aramızda tam Trakyaca “h”siz ve “ç”yi “j”ye çevirerek konuşanlar da vardı. Bir ara kekemelik konusu geçti. Orada öğrendim: Trakyalılar kekeme yerine “keke” deyip kestirip atıyorlarmış.
Konuşmamız bana halk şairi Abdi İmam’ın Pepename tarzı kekeleyen şiirini anımsattı. Şiiri buldum.
Bu bu bugün gö gö gördüm yü yü yüzün dilberâ
Ba ba baktım gö gö gönlüm olmuştur ziyaâ
Di di dilim pe pe peltek sö sö söyler zebanım
Ne ne ne derse de de desin demesin tek sana
A a aşkım me me meni ha ha hayran eyledi
Şö şö şöyle bi bi bilkim sa sa sana iltica
Ya ya yarım ha ha haşa se se senden dönmezem
Gü gü günde ka ka kalsın ba ba bana sun cefâ
De de derdim ço ço çoktur me me merhem isterim
U u ummam se se senden ga ga gayrıdan şifâ
Su su suçum ha ha hadsiz se se senin katında
No no n’ola ba ba bahşet ke ke kerem kıl atâ
A a Abdi gi gi gibi ni ni nice âşıkın
Va va vardır şa şa şahım ca ca canlar verir sana
255. Gün:
çok erken gideceğim
bu dünyadan
içinde sen olan
yıllarımı sayarsam
yaşadığıma.
Nazmi Özüçelik
