Site icon Parşömen

Ziyaret | Deniz Ezgi Avcı Vile

Deniz Ezgi Avcı Vile

Saatlerce yürüdükten sonra gri, betondan kutu binaları arkamızda bırakıp adımımızı parka attığımızda üzerimize serin ve karanlık bir gölge düştü. Kaç saattir kafamızın tepesinde bir şamar gibi patlayıp duran, insanın gözünü alıp saklayan güneş birdenbire kayboldu. Artık gökyüzüne doğru uzanan ağaçların koyu yeşil yapraklarla sarmalanmış dallarının koruması altındaydık. Bu gölge dünyaya adımımızı atar atmaz bütün duyu organlarımız hiç olmadığı kadar keskinleşti; kısa bir süreliğine de olsa uykuda ölümü yaşadıktan sonra, hiç nedensiz yeniden nefes almaya başlayan hayvanlar gibi etrafı koklamaya başladık.

İlk önce burnumuzu hissettik çünkü. Ellerimizi burnumuza götürüp üzerine birikmiş bir toz kümesini silkmeye çalışır gibi ona hafifçe vurarak burun deliklerimizden girip içimize işleyen ıslak toprak, çürümüş yaprak ve ölmüş hayvan leşi kokusunu bedenimizden defetmeye çalıştık. Sonra kulaklarımız dile geldi. Dört bir yandan hızla iki kulağımıza doğru uçan, ilk önce gagalarını, sonra başlarını kulak deliklerimize sokup, daha sonra kanatlarını çırparak geride kalan bütün bedenlerini ittire ittire içeriye yerleşen kuş sesleriyle doldu kulaklarımız. Kuşların ne dediğini anlamaya çalışırken gözlerimizin yokluğunu hatırladık. Güneşin parlaklığına alışmış gözlerimizin birdenbire körleşmesine karşı iki göğsümüzün tam ortasında hissettiğimiz korku ve çaresizlik başımızı birkaç dakika öylesine döndürdü ki bir anlığına sadece gözlerimizi değil, düşünme kabiliyetimizi de kaybettik.

Yanımdaki sağ eliyle karnını tutup iki büklüm kıvrıldı. İyice küçücük kaldı. Düşmemek için sol elindeki pençelerini koluma geçirdi. Kolumdaki diğer pençe ve diş izlerine bir yenisi daha eklenirken pençelerini geçirdiği yerlerin kırmızıya dönmeye başladığını zihnimde resmedebiliyor, vücudumdan dışarıya doğru akan kanı hissediyor ama gözüme çekilen perdeden kolumun değişen rengini göremiyordum. Bir müddet öylece kaldık; onun pençesi benim kolumda, gözlerime inmiş kapkara bir perde ile.

Gözlerimdeki karanlık kalkıp onun yerine parlak parlak noktacıklar uçuşmaya başladığında ve tam da o anda bu uçuşan parlak ışık huzmelerinin gerçekliğini sorguladığımı fark ettiğimde düşünmeye kaldığım yerden devam ettiğimi anlayıp derin bir nefes aldım. Tam o anda yanımdaki de iki büklüm kıvrıldığı yerden dikeldi, koluma geçirdiği pençesini açtı ve kocaman gözleri ile bana baktı. Sağ elimle sarıya dönen kolumun derisinden, beş ayrı noktadan, beş ayrı tomurcuk gibi kafasını çıkaran kan toplarını sildim. Çantamdaki matarayı çıkarıp önce onu, sonra kendimi suladım. O kadar saat güneşin altında onca yolu yürüdükten sonra şuracıkta düşüp kalmamamız bile büyük bir başarıydı; daha çok onun başarısı. Ne zaman mola vermeyi teklif etsem durmayı reddetti. Ona kalırsa tereddüt etmeye başlamadan, yorulmadan, vazgeçmeden, birbirimizden bıkmadan ve iğrenmeden bir an önce gitmemiz gereken yere varmamız gerekiyordu. Dışına çıkmış birisi ile yapılan yolculuklar en zoruydu. Başka yolculuklara benzemezdi. Neme lazım bir duraklarsa gerisin geri de dönebilirdi insan.

Bu ziyaret fikrini yıllarca kafasında demlenmiş ama her defasında bir maraza çıkarmış, bahane bulmuş, para yetiştirememiş geçiştirip durmuştu. Son zamanlarda her yaptığım teklife bin bir mazeret üreterek benimle vakit geçirmekten kaçınır; yorgun olduğunu söyler, canı evden çıkmayı istemez. Bu kez “ziyaret” lafını duyunca yüzü aydınlandı; şimdiye kadar gördüğü cihan bulanıkmış da onu netleştirmek istiyormuş gibi gözlerini olduğundan daha fazla açtı. Benimle parka gelmek istediğini söyledi. Küçükken, belki sekiz yaşlarında var mıydı daha, gitmişti o parka; hatırlıyordu! Parktaki heykeller nasıl da büyük görünmüştü gözüne! Nasıl da tam da tıpatıp aslının aynı, gerçek gibiydiler! Gökyüzünün içine dalan, devasa tanrıçalar! Şimdi onları yeniden görmek fena olmazdı. Bir kez daha yeniden dünya gözü ile görebilmek!

Ben, parka nasıl gidebileceğimizi araştırmaya koyulmuşken, o odanın içinde ileriye geriye yürümeye başlamış; ne zamandır bir ağaç bile görmediğini, yeniden bir ağacın altında oturmanın, hatta şöyle bir uzanıp vücudunu öylece toprağın insafına bırakarak ağaç dallarının altında uyuyakalmanın nasıl bir his olduğunu bile artık hatırlayamadığını anlatıyordu bana. O kadar uzun zaman olmuştu. Bir ömür sanki! Ağaçları düşündükçe heyecanlanıyordu. Vücudunu ayak parmak uçlarında kaldırıp kollarını tavana dokunmak istercesine yukarıya doğru uzatıyor, el parmaklarını ve arada sırada heyecandan dışarıya sivri sivri çıkan uzun pençelerini ileriye geriye oynatarak rüzgârda hışırdayan yapraklar gibi sallıyordu onları. Konuşurken arada sırada ağaçlara heykel diyor, sonra yeniden heykelleri unutup ağaçları anlatmaya başlıyordu. Yan gözle ona bakarak bilgisayar ekranındaki park tanıtım yazısını okurken rotamızı belirlemeye çalışıyordum. Bir noktaya kadar araba ile gidebilirdik ama ondan sonra kullanabileceğimiz bir taşıt yoktu. Arabayı bıraktıktan sonra ne bir eşyanın ne de bir canlının var olabildiği, üzerinde güneşten kurumuş çalılardan başka bir şey olmayan o bomboş, sarı bozkırda yaklaşık on üç kilometre yürümemiz gerekiyordu. Bu yolculuğu göze alarak gidip geri dönenler tanıtım yazısının altına dönüş yolunda insanın kendini baya yalnız hissettiğini, ama bütün zorluklara değen bir yolculuk olduğunu anlatan yorumlar bırakmıştı. Havada ileriye geriye kıpırdayarak ağaç yapraklarına dönüşen ince, kemikli parmaklarına bakarken bu yolculuk için hazır olup olmadığını kestiremediğimi hatırlıyorum, ama işte buradayız. Vardık.

Parkın derinlerine doğru girdiğimizde ikimiz de birazcık dinlenmiş, karnımızı doyurmuş, hatta havadan sudan sohbet etmeye bile başlamıştık ki yanımdaki aniden beni ana toprak yolda bırakıp sağa doğru dönen daracık bir patikada insan üstü bir hızla ilerlemeye başladı. Arkasından bağırarak nereye gittiğini sorduğumda arkasına bile bakmadan bu yolu hatırladığını; bu patikanın onu heykellere götüreceğini söyledi. O kadar hızlı hareket etmeye başlamıştı ki o daracık patikaya girip arkasından koşmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Cebimdeki haritayı çıkarıp nereye gittiğini anlamaya çalışırken onu gözden kaybediyor, sonra yeniden koşmaya başlayıp bir yılan gibi kıvrılan patikanın sonunda yere çömelip avucunun içine aldığı toprağı kokladıktan sonra koşar adım ilerleyen küçük bedenini yeniden görüyordum. Haritanın üzerinde buradasınız yazan kırmızı noktadan başlayarak bir tükenmez kalemle göle kadar çizdiğim çizgiden gittikçe uzaklaşıyorduk. Kaybolduğumuzu anladığımda kafamın ortasında hissettiğim sıcaklık ve yanma hissi sırtımdaki çantanın ağırlığına eklenip beni yere doğru çekmeye başladı. Arkasından koşturmaya çalışırken elimde bir balta olsa sevdiği bütün bu ağaçları gözümü bile kırpmadan kökünden kesecek kadar bileniyor, öfkeden gözlerime dolan ateşin onları yaşlarla doldurması yerine her tarafı yangın yerine çevirdiğini hayal ediyordum. Hep böyle yapıyordu! Ben onu takip edeyim, onun yaptığını yapayım, onun gittiği yöne gideyim istiyordu. Onun gibi giyineyim, onun gibi yemek yiyeyim, onun yaşamak istediği yerde yaşayayım; yamacından ayrılmayayım, tıpkı, aynı onun gibi olayım… Oysa ben baltalamak, yıkmak, yakmak istiyordum onun hayat diye bildiği köyü.

Benden gittikçe uzaklaşan küçük bedenin birden yere kapaklandığını gördüm. Ayağı bir kök, bir taş, bir hayvan leşine takılmış olmalıydı. Hızımı arttırmaya çalışırken yerden kalkmasını, toparlanmasını, yeniden yola devam etmesini bekledim ama kalkmadı. Kollarımı sırtımdaki çantadan kurtarıp ağırlığı yere bıraktım ve nereden geldiğini anlayamadığım bir güçle daracık patikada hızla koşmaya başladım. Koşup onu yakalayacak, ayağını sıkıştığı iki taşın arasından kurtaracak, onu yerden kaldıracak, üzerindeki toprağı, çamuru, çürümüş dalları, yaprakları ve parçalanmış hayvan leşlerini silkeleyecek; yola devam etmesini sağlayacaktım. Nefes nefese yanına vardığımda iki büklüm oturuyordu. Başını yukarıya doğru kaldırmış ileride, gökyüzüne doğru uzanan ağaçlara bakıyordu. “Bak!” dedi, “Heykeller! Buradalar işte!” Üzerini gittikçe kaplayıp vücudunu sarmalamaya başlayan çamur, çamurun içinden başlarını çıkaran gri solucanlar, çürümüş leş parçaları ve erimiş yaprakları üstünden silkilemeye çalışırken gözlerimden ellerime ve onun bedenine düşen su damlaları çamurun içinde küçücük bir aydınlık oluşturuyor ve kayboluyordu.

Kollarından yakaladım ve vücudunu var gücümle yukarıya doğru çekmeye başladım. Bir milim kıpırdamıyordu yerinden. Ağırlaşmış, taşlaşmış, kök salmıştı sanki ormana. Gözlerime dolan yaşlar etrafımdaki bütün resimleri birbirine karıştırırken avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım.

“Heykel değil onlar!” “Ağaç! Ağaç onlar! Bildiğin ağaç işte! Kalk hadi! Kalk! Heykel filan yok orada!”

Oturduğu yerden ellerini uzatıp onu içine doğru çekmeye çalışan topraktan kurtarmaya çalışan kollarıma dokundu. Elleri bir mermer kadar soğuk ve beyazdı. Dişlerimi sıkıp gözlerimi kapattım. Bir saniye sonra derimden içeriye girecek olan pençelerin yeni bilenmiş bir bıçak kadar sivri uçlarına hazırlanırken kaskatı kasılmış vücudumda dolaşan garip bir ürperme hissettim. Gözlerimi açıp aşağıya baktığımda taşlaşmaya yüz tutmuş gözlerinin yeniden, çocukluğumda gördüğüm iğde yeşiline döndüğünü, görmeye görmeye nasıl bir şey olduğunu unuttuğum gülümsemesinin suratını aydınlattığını, gençleştirdiğini gördüm. Buz gibi mermer parmak uçları ile kollarımdaki izleri okşuyor, seviyor, onları yavaşça üzerimden silkelemeye çalışıyordu.

Toprağa ve taşa dönmeye başladığı aşağılardan bir yerden kocaman iğde yeşili gözleri ile “Şu haline bak!” diye fısıldadı. “Kollarındaki şu diş, pençe izlerine bak yavrum!” Buz gibi mermer parmak uçları ile okşadığı kollarımdaki diş ve pençe izlerine onları ilk defa görüyormuş gibi baktım.

Ormanın gölgesinden çıkalı bir on dakika kadar olmuştu. Güneş batmış, etrafa karanlık çökmeye başlamıştı. Sırtımdaki ağır çanta ile tek başıma bu uçsuz bucaksız, sarı bozkırda yavaş adımlarla ilerlerken arada sırada duruyor, arkamda bıraktığım parka bakıyor ve yürümeye devam ediyordum. Botlarımın altında ezilen taş ve toprak sesinden başka bir ses yoktu etrafta. Dönüş yolu söyledikleri kadar vardı; insanın kendini bundan daha yalnız ve hafif hissettiği bir an daha olamazdı şu sarı bozkırda.

Deniz Ezgi Avcı Vile

Exit mobile version