Site icon Parşömen

Son Salıncak | Uğur Demircan

Uğur Demircan

Çevremi iyi göremiyordum. Çok sallantılıydı ve bir hışırtı duyuyordum sadece: Üstünde siyah yazılar, resimler olan bir kâğıt sarılıydı etrafımda. Neden sonra bir evin bahçesinde açıldı kâğıt. Güneş gözümü aldı önce, alıştım. Etrafa bakındım. Sağlı sollu bitkiler, fideler su içiyorlardı topraktan. Beni getiren adamı gördüm. Bıyıklı, uzun boyu biriydi. Gür kaşlarının altında çakır gözleri, yanaklarında boylu boyunca çizgileri vardı. Kalender birine benziyordu. Sessiz bir tevekkül içinde bahçeyle uğraşıyordu.

“Al bu senin,” dedi yanındaki çocuğa. Beni uzatmıştı. Çocuk beni eline aldığında sevindi. Nazikçe tuttu. Kırmaktan korkuyordu, anlamıştım.

İğde ağacının yanında, briket duvarın dibinde bir yer açtılar toprakta. Benim sığabileceğim kadar. Usulca koydular beni. Azıcık daha toprak. Fazla yer kaplamazdım zaten. Alt tarafı küçücük bir dut fidesiydim ben.

“Can suyu gerek şimdi,” demişti adam. “Getir dök ki yerleşsin toprağa iyice.” Koştu getirdi çocuk. Oh! Hakikaten iyi gelmişti. Bugün gibi hatırlıyorum. Minicik dallarımı açıp gerindim biraz. Bu arada onlar gitmişlerdi, görmediler. Köklerimi de uzattım biraz gevşek toprağa doğru. Rahattı doğrusu yerim. Şimdilik hiç yaprağım yoktu ama çıkardı nasılsa. Yanımdaki iğdeye baktım, çok yüksekti. Beni fark etmemişti bile.

Çocuk bana çok meraklıydı. Her gün güneş tepeyi az geçince geliyordu koşa koşa. Yakası beyaz kendisi kapkara bir giysisi oluyordu üstünde. Suyumu veriyordu, dallarımı okşuyordu ama büyümem için çok acele ediyordu bana kalırsa.

Bir sabah dalımda kaşıntıyla uyandım. Evet, uyandım. Biz bitkiler uyumayız mı sandınız? Bütün gece ne yapacaktık ya uyumayıp. Neyse, dalımda bir ufak tomurcuklanma başladı. Akşam olmadan da ilk yaprağım çıktı. Ben bile sevindim ne yalan söyleyeyim. Çocuksa havalara uçtu zaten. “Baba,” diye bağırarak eve koştu. Gelmedi ama babası. Adam anlıyordu bizim hallerimizden, belliydi. Geçen gün karşı duvardaki asmaya bir şeyler yaptı epeyce. O gidince sordum, aşıymış. Üzüm versin diyeymiş. Elmayı budadığını da görmüştüm. İşini biliyordu adam.

Gel zaman git zaman epeyce büyüdüm. Bütün dallarım uzamıştı, yaprak doldu. Ben artık meyve veririm, diye düşünüyordum. Ne de olsa avarlıktaki domates ağaçlarının boyuna gelmiştim. Bir gün sulama yaparlarken çocuk -ki bu sulama işlemine bayılıyordu- babasına sordu: “Ne zaman dut verir baba?” “Daha çok var,” dedi babası. “İğdenin boyuna gelmesi lazım!”

Of dedim, bitmez benim bekleyişim. Domates de ağaç değilmiş zaten! Ağaç dediğin iğde gibi olurmuş, öğrenmiştim. İğde de hâlâ yüzüme bakmıyordu. Çok canım sıkılıyordu bu duruma. Büyüyünce onun gibi kibirli olmamaya karar vermiştim.

Bir gece sese uyandım. Bahçe duvarından birinin atladığını gördüm! Evdekilerden biri değildi. Sessizce eve yöneldi. Balkona tırmanıp ufak pencerelerden birini açmaya çalıştı. Uğraştı epeyce. Sonra bir ses duydu galiba, korkup kaçtı, gitti geldiği yerden. Giderken karşımdaki domatesin üstüne bastı. Dallarını kırdı. Çok üzüldük hepimiz. Evdeki adam ertesi gün domatesin kırık bedenine baktı. Duvara baktı. Düşünceli düşünceli dolandı bahçede.

Bir gün evde hareketlilik oldu. Gürültü oldu çok. Akşam baktım ki pencerelerdeki örtüler gitmiş. Evde de ses seda kesilmişti. Terkedilmiştik galiba. Ertesi gün sulamaya gelen olmadı. Korktum, ne yalan söyleyeyim.

Yanımdaki iğde ilk kez konuştu. “Hah,” dedi, “Bunlar da gitti işte. Şimdi eve yeni birileri oturuncaya kadar su filan bekleme!” Ağlamaya başladım. “Yapma,” dedi. “Suyunu boşa harcama!” Farkımdaymış demek benim, diye düşündüm. Teselli buldum biraz ama çocuğu şimdiden özlemiştim.

Ertesi gün babasıyla çıktı geldi çocuk! Bir elinde çapa, bir elinde kâğıtlar vardı. Beni götürmeye gelmişti. Sevinçten ölebilirdim! Toprağımdan dikkatle çıkardı. Kâğıda sararken, “Hoşça kal,” dedim iğdeye gülümseyerek. İğde olgun ve endişeli bir şekilde “Güle güle,” dedi. “Umarım tutarsın gittiğin yerde.”

Epeydir yağmur yağmıyor. Sulayan da yok zaten. Bu seneki meyvemden kuşlar dışında yiyen olmadı. Biraz da arılar, o kadar. Yanı başımdaki inşaat bittiğinden beri bahçeye gelen olmadı. Bina da çok yüksek oldu hani. Güneşi zor görüyoruz artık. Günde bir saat ya var ya yok.

Çocuğu görmeyeli yıllar oldu. Taşındıkları her eve beni de götürüp ekmişti. Ben de elimden geldiğince köklerimi derine salarak yerleşmeye, çocuğu üzmemeye çalıştım. En son bu eve taşınmışlardı. Postane Sokağı’ymış burası. Bu bahçede epeyce büyüdüğümden sökmediler beni artık. Babasının boyunu bile geçmiştim. Buradan da gittiler. Meyvelerimden yiyemedi hiç çocuk. Ona üzülürüm hâlâ.

Şimdi epeyce büyüdüm. Gövdem insanlardan geniş. Dallarım bir evlik yer kaplıyor. Bazen yıkık duvardan mahallenin çocukları atlayıp meyvelerimi silkelemeye çalışırlardı. İp atıp salıncak kurarlardı dallarıma. Bu yıl onlar da gelmedi. İnşaattan korktular galiba.

Dün birileri geldi bahçeye. Sağa sola atılmış tahta parçalarını, öteberiyi topladılar. Ellerinde uzun bir şeritle ölçüm yaptılar bahçede. Bana baktılar sonra. Aralarında biraz konuştular. Tam duyamadım yapraklarımın hışırtısından ama bugünle ilgili bir şey dediklerini duydum. Ne olacak ki bugün?

Bakın işte geliyorlar. Dünkü adamlar bunlar. Bir iki kişi daha var fazladan. Ellerinde çeşitli aletler. Bidondan bir sıvı döktü alete, adamın biri. Aletin ipine asıldı birkaç kez. Korkunç bir gürültü çıkarmaya başladı alet. Üzerime geliyor. Onunla ne yapacak ki? Ah be çocuk, neredesin?

Ah be çocuk! Bugün yine söyleyemedi.

Affedersiniz, size anlatmadım: Belediyenin önündeki parkta bir bank oldum ben! Kesildikten sonra bir atölyeye götürdüler, orada daha büyük aletlerle şekilli şekilli kestiler, vidalarla birleştirip boyadılar. Kuruyunca da getirip buraya koydular. Meyve veremiyorum ama yine de fena sayılmaz durumum.

İnsanlar oturup dinleniyor her gün üstümde. Çoğunlukla da yaşlılar oturup şehrin eski güzel günlerini yâd ediyorlar. Şimdi şehrin ne kadar büyüdüğünden, kalabalıklaştığından, böyle parkların, ağaçların ne kadar azaldığından söz ediyorlar. Beni kestikleri yeri düşünüyorum. Sanırım yine bir bina yapılmıştır oraya da. Çocuklar nereden bulup da dut yiyecekler şimdi diye düşünüyorum. Salıncak kurabiliyorlar mıdır o yeni binalara?

Geçenlerde benim o çocuk geldi. Çok sevindim. Büyümüş, yakışıklı bir delikanlı olmuş kerata. Bir kızla buluştu. Oturdular iki ayrı ucumda. Havadan sudan konuştular. Sonra kız gitti. Bugün yine buluştular. Kıza bir şey söylemeye çalışıyor, belli ama yine söyleyemedi. Ben de yardım edemiyorum ki. Yapraklarım olsa meselâ eskisi gibi, düşürsem bir tanesini aralarına. Ah be çocuk!

 Uğur Demircan

Exit mobile version