Çocukluğu yatılı okulda geçen biri için bavul sözcüğü çok dertli, çok kederli. Yatakhanede gelip gidip bavula bakmak, çarşıdan alıp tatilde eve gidileceği zaman götürülecek küçük hediyeleri ara ara bavulu aralayıp yerinde mi diye kontrol etmek, evden bir gelenle gönderilmiş yiyeceği ya da yakın arkadaşın verdiği bir memleket yemişini özenle kaldırılan bavuldan kimsenin olmadığı saatlerde açıp azar azar koklaya koklaya yemek…
Haydar Ergülen, evvelgiden şairlerin bavullarını bir bir açıyor. İçindekileri paylaştıkça iyi ki açmış dedirtiyor. Bir anlamda bir antologya gibi ilerleyen kitapta; kendi şiirine yakın ya da uzak şairlerin bavullarını aralarken onları bize, yeniden hatırlatıyor. Özellikle de dilimize, şiirimize katkılarını, haklarını şiirlerine yaklaşarak duyuruyor. Ve bizi, bir bavulla birlikte o şairleri yeniden okumaya davet ediyor aslında. Kitabı bitirip şairlerin bavullarına bakınca coğrafyamızın ne kadar çoksesli, çokrenkli, çokdilli, çokşiirli olduğunu gözlemliyoruz.
Şair yazar Haydar Ergülen’in Şairin Bavulu / Portreler genişletilmiş baskısıyla bir portreler kitabı. Şiirle düzyazının şölenine bir davet niteliğinde. Bu kitabıyla şiiriyle düzyazısı arasındaki mesafeyi azaltan Ergülen, hem şiire hem de şaire borcunu ödercesine artık aramızda olmayan 50 şair üzerine yazdığı portreleri bir araya getiriyor: Tevfik Fikret, Neyzen Tevfik, Yunus Emre, Yahya Kemal, Federico Garcia Lorca, Nâzım Hikmet, Sait Faik, Oğuz Tansel, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil, İlhan Berk, Salâh Birsel, Attilâ İlhan, Hasan Hüseyin, Can Yücel, Ahmed Arif, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Ahmet Oktay, Özdemir Asaf, Metin Eloğlu, Gülten Akın, Onat Kutlar, Füruzan, Berfe, Seyhan Erözçelik, Enver Ercan, Ülkü Tamer, Ergin Günçe, Metin Altıok, Cahit Zarifoğlu, Âşık Mahzuni, Refik Durbaş, Arkadaş Z. Özger, Behçet Aysan, Muharrem Coşkun, Ahmet Erhan, Nilgün Marmara, küçük İskender, Didem Madak, Manisa Kırkağaçlı şiir yazarı, Şairin bondu.
Soruların(ın) peşinde gezen şair, durmadan cevaplar arar. Kuşkularla, yeni sorularla kaldırdığı taşı yerine koymadan bir başkasına davranır, cevabı bulmadan başka bir soruyla yeniden ve yeniden sorular sormaya devam eder. Evet şiir bir yolsa ki uzun bitmez bir yoldur; şair, onun daim yolcusudur. Bu yolculukta duran, dinlenen, vazgeçen, varan değil de hep giden arayan, tanışan, tartışan, kalkışandır. Yolda sordukça, aradıkça, buldukça bir başkasında kendine varmaya kendini tanımaya bir adım daha atar. İtiraz eder, kalkışır, dener, yok sayar, reddeder işte şiir; bu bitmez yol yürüyüşüdür. Yolda ilk karşımıza çıkanlarla arkadaşlık ederiz bazen. Kimisinde bu arkadaşlık Garip şairleri gibi çocukluktan başlar ve uzun sürer; kimisinde serüvenler, heyecanlar, beklentiler, ideolojiler değiştikçe kısa sürer. Bazen de yolculuk hazırlık gerektirir. Kimlerle nasıl bir yola düşeceğimizi tasarlarız, tartarız, kurarız ve yol bizi bir çıkmaza, bir yalnızlığa, bir uçuruma, bir boşluğa, bir karanlığa bir olmaza, bir ölmeze çıkarır. Yolcunun nereye, ne zaman varacağını yalnız yol bilir. Yol ki hiçbir yere varmayan dipsiz bir kuyudur yalnız yolcunun kendini aradığı, sesini, sözünü, dilini, dişini tarttığı: “sual eylen bizden evvel gelene/ kim var imiş biz burada yoğ iken” Kimler olmuş ve neler demiş onu bilmek isteriz. Bildikçe duymak, duydukça okumak, tanımak… Tanıdıklarından kimini yoldaş yapar kimini arkadaş, kimini ahbap, kimini, unutacak, kimini hiç hatırlamayacak bir yan yaparız.
Bir antolojinin sayfalarında hiç duymadığı ve çok sevdiği bir sesle karşılaşmak; yitirdiğini bilmediğin kardeşini bulmak, çocukluğuna kavuşmak gibi bir şeydir. Antolojiler bir yoldaşlık rehberidir. Haydar Ergülen bize bu yolu göze alacaklar için ağzı kapanmayan, sıkı bir bavul hazırlamış: Şairin Bavulu / Portreler. Bu bavul yukarda da dediğim gibi bir anlamda bir antoloji; bugün hayatta olmayan ama şiirleriyle hayatımızda olan şairlerin bavulunu, valizini, çıkınını, çantasını tek tek bize açan Ergülen’in yol arkadaşlarını, yolunu, arayışını işaret ediyor. İlk baskısına göre oldukça hacimli olan bavul, diğer yandan hayatımızdan çekilen şairlerin de işareti.
Şiirden ayrı bir yere koyamayacağınız inci gibi bu denemeler için şair, “yol şiirleri” dese olurmuş. Okuyanda sürgün bir duduk duymuş gibi yaralayıcı iz bırakan “şairin bavulu” şiire açılan, şairi aralayan en sevdiğim Haydar Ergülen deneme kitabı. Ergülen; trenlerden sinemaya, hayattan edebiyata, sosyal konulardan öteberilere varan birçok denemesini, kitabını yazmasa bile sadece bu bavulla denemeci olarak anılırdı. Sait’in bavulundan çıkan Dağlarca’nın şiirini paylaşmak isterim: “Ölmüş Sait / Deniz mavisinden erken / Bunca sevgiden sonra / Ölmüş annesini öperken… Ölmüş eli ayağı uzak / Camların üstü buğu / Ölmüş çocuklar izin vermeden / Yüzünde sarışın çocukluğu”
Çocukluğu yatılı okulda geçen biri için bavul sözcüğü çok dertli, çok kederli. Yatakhanede gelip gidip bavula bakmak, çarşıdan alıp tatilde eve gidileceği zaman götürülecek küçük hediyeleri ara ara bavulu aralayıp yerinde mi diye kontrol etmek, evden bir gelenle gönderilmiş yiyeceği ya da yakın arkadaşın verdiği bir memleket yemişini özenle kaldırılan bavuldan kimsenin olmadığı saatlerde açıp azar azar koklaya koklaya yemek… Bavul; toparlanmak, yola bakmak, yolculuğa hazırlanmak, varmaktan çok yola çıkmak, yolda olmak… Çok içli çok acıklı daha fazla açtırmayın dağıtmayın beni bavullar.
Kıraçta, şehre gidecek dolmuşu bekler gibi çarşambaları mektubunun gelmesini beklediğimiz şairin, açık mektuplarından biri elime değmiş sanki ve açıp okuyorum. Kitapta en içli bavul, Endülüs kırlarından Granada’ya, Madrid’e oradan Amerika’ya varan ve 38 yaşında bir ağustos sıcağında bedeni bir tepelikte faşistlerce delik deşik edilen Lorca’nın: “La baraca ile köy köy dolaşarak devrimci bir anlayışla İspanyol klasiklerinden oyunlar sergiler. Kanlı Düğün, Yerma oyunlarını yazar.”
“Çocuk portakal yer / (balkonumdan görürüm onu) orakçı ekin biçer / (balkonumdan işitirim) / ölürsem açık bırakın balkonu!” diyen Lorca’yı okuyan biri, yerde nar görse bin parçaya dağılır, kanar kanar durmadan kanar… Şair; Lorca’yı da kendinden, bizden, buradan ayırmadığı için açmış bavulunu bizimkilerle bir. Bir anlamda da Lorca üzerinden edebiyatın sınırsızlığını ortaya koymuş, hemşehrisi saymış, şiirden, Granada’dan, nardan, zeytinden, faşistlere karşı durmasından…
Sevgisiz, kara, karanlık günlerden, aylardan, yıllardan geçiyoruz. Bir süredir coğrafyamız 1940 Almanyası gibi umutsuz, tek sesli, tek renkli, tek tek tek… Bazı şairler, yazarlar bize hayatı sevdirir, insana yaklaşmayı öğretir, dünyaya umutla bakmayı gösterir, kirazın tadını anlatır, kederle, hevesle, acıyla, hüzünle. Okudukça şuna inanıyorum; Haydar Ergülen okuyan biri dünyaya kötülükle bakamaz, bir yerden sevgiye kapısını aralar, ışığa sokulur, karanlığı yırtar. Bizi bu teklikten alacak, evlere tıkıldığımız kendimize sığındığımız hatta sıkıştığımız bugünlerde özenle hazırlanmış bavullarla şair; Cemal Süreya’ya göz kırpıyor, onun 99 Yüz’ünü selamlıyor zekâ, ironi, üslup, dil yeteneği ve şiirden ayrı düşünülemeyecek düzyazı kardeşliğiyle.
Kitabı bitirince bir an şöyle hissettim: Uçakla yurda dönmüşüm ve havaalanında bavulların döne döne geldiği platforma bakıyorum. Birbirine gizli bağla bağlanmış gibi belirli aralıklarla şair bavulları geçiyor önümden. En önce Koca Yunus’un Türkçe kelimelerle dolu çıkını, ardından yüz yıl önceden karanlıkla savaşan Fikret’in bugüne bakan kırgınlığının kabardığı o zalimleri korkutan sisler içinden gelen öfkeli bavulu, uzun bir bekleyişten sonra gurbetten seslenen Yahya Kemal’in Paris görmüş bavulu, Nâzım’ın cezaevlerinde çürümüş memleket kokan tahta bavulu, adaların kokusunu, deniz sevgisini doldurmuş Sait’in bavulu, peşinden Marmara kadar içmiş ve içi ney sessizliğiyle dolu Hiçoğlu’nun yersiz yurtsuz bavulu, defne yaprağı ve güneş kokusu ile dolu ve içinden ağaç dalları taşan Oğuz Tansel’in bavulu, Can Yücel’in küfreden bavulu, Ahmed Arif’in kurşunlanmış tabelalar gibi deşilmiş bavulu, Edip Cansever’in Turgut Uyar’la yan yana çıkıp gelen sıkılgan bavulları, evden kaçan Garipçilerin haylaz bavulları, Garip’e İzmir’den bakan Necati Cumalı’nın içi imbat dolu lirik bavulu, Ece’nin kaymakamlık katından itilen çok gezmiş bavulu, Gülten Akın’ın devrimci oğlu için hazırladığı bavulu, Afyon garında bulunan Cemal’in bavulu, ironi dolu at gibi koşturan Ülkü Tamer’in bavulu, Ahmet Oktay’ın düşüncelerle, düşünürlerle, yazılarla dolu dolu bavulu, Özdemir Asaf’ın ev hali gibi dünya hali gibi insanlık hali gibi duran o oyunbaz bavulu, bir yalnızlıktan dönen ve onu kimselere vermeyen Metin Eloğlu’nun rengârenk bavulu, Hasan Hüseyin’in acılara tutunan ve kuşlara yuva kalan dirençli bavulu, Balkanlar’dan parasız yatılıya uzanan Füruzan’ın sarışın bavulu, Onat Kutlar’ın elyazmalarını yakıp küllerini dolduran öykülerle şiirlerle sinema film şeritleriyle bağlı bavulu, Arkadaş’ın dövülmüş bavulu, Metin Altıok’un, Behçet Aysan’ın yobazlarca yakılmış bavulları, iskender’in coşkuyla patlamış küçük walizi, Berfe’nin efendimiz acemiliğe çalışan fokların taşırdığı kalfa bavulu, kanatlanmış Nilgün’ün bavulu, adliye evrakından çok şiirle dolu Didem’in çantası, Erhan’ın annesine seslendiği hayırsız bavulu, Sina Akyol’un şırılşenlik solucanlarla kuşlarla dolu bavulu, Seyhan Erözçelik’in sihirbaz hüneriyle hazırlanmış bıçak ve güllerin birbirine değmediği keskin bavulu, Sabahattin Ali’nin kimsesizliğe gömülmüş kayıp bavulu, Necatigil’in evde kalan bavulu, Attila İlhan’ın cinayetler duymuş tuhaf bavulu, gencölmüş bir şairin bavulu, bağlamasını sığdırdığı mucizevi Mahzuni’nin bavulu, Lorca’nın nar çiçeği kokan acıklı bavulu…
Cenk Gündoğdu

