Site icon Parşömen

2024 Edebiyat Soruşturması: Aziz Gökdemir

Parşömen’in 6 yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizler içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, kitapçılara, yayın emekçilerine, akademisyenlere sorduk.

Savaşların ve katliamların gölgesinde bir yıl geçirdik. İyi kitaplar okuyacağımız, barışın hüküm sürdüğü bir yıl olsun 2025.

Aziz Gökdemir

2024 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Şiirden uzak kalmış bir okur olarak “uzaklarda kalmış ama yeni” (2024 basımı) iki çeviri şiir kitabını, Ohannes Şaşkal’ın çevirisiyle önce Yervant Gobelyan’ın Keşke’sini, sonra da Zahrad’ın Bi’ Âlem Gigo’sunu okudum. Sıcakkanlı şiirler bunlar; aradan onyıllar geçmiş olmasına rağmen eskimemişler, betimlemeleri, kaygıları, sevinçleri capcanlı. Ohannes Şaşkal’ın sunuş yazıları da her zamanki gibi derinlikli, ufuk açıcı.

Richard Powers’ın 2018 yılında yayımlanan The Overstory adlı oylumlu romanının 2024’te yayımlanan Kıvanç Güney çevirisini (Her Şeyin Hikâyesi) keyifle okurken bir yandan da yazarın David Mitchell’in (o da Powers gibi dahi bir yazar) Jacob De Zoet’in Bin Sonbaharı adlı romanındaki üslubunu çağrıştıran destansı anlatımı, kitap oldukça uzun da olduğu için sinirimi bozdu demeyeyim ama zaman zaman “fazla geldi.” Powers, Kuzey Amerika’ya yerleşen halkların kuşaktan kuşağa uzanan hikâyesini doğanın, özellikle ağaçların çerçevesinden sunuyor. Bu yaklaşımıyla öncesine ve sonrasına denk düşen iki muhteşem roman –Barkskins (Annie Proulx, 2016; Türkçe çevirisi yok) ve North Woods (Daniel Mason, 2023; Türkçe çevirisi Meltem Yılmaz Deniz, Kuzey Ormanları, 2024)– ile akrabalığından söz edilebilir.

Tarihe emekleri gözümüzün önünde duran ama zihnimizde kitle olmaktan öteye gidemeyenleri öne çıkaran bir yaklaşımı ise İsmail Gezgin’in (kurgudışı) Ötekilerin Arkeolojisi: Uygarlığın Görmediği İnsanların Öyküsü’nde buldum. Bana ister istemez Rosalind Miles’ın Türkçeye çevrilmeyi bekleyen Son Akşam Yemeğini Kim Pişirdi? adlı incelemesini hatırlattı. Profesör Gezgin, “uygarlığımızın” oluşturulmasında taşıyıcı (iki anlamda da) unsur olarak merkezde yer almış kölelerin, işçilerin, hizmet ordularının, kamusal alandan silinen kadınların yanında sık sık göreve koştuğumuz ve bazılarını soframıza “konuk ettiğimiz” hayvanların görünmezlik haline karşı takdir edilesi bir mücadele bayrağı açmış.

Okuma listemde 2024’ün sonuna doğru aynı gün yayımlanan Rober Koptaş’ın Unufak ve Behçet Çelik’in Turuncunun Kıvamı adlı romanları var.

Bir de Gökçer Tahincioğlu’nun “Şehreküsenler ve Şehreküstürülmüş Yusuf” başlıklı yazısıyla yaşamından ve ölümünden haberdar olduğum (artık hep) genç yazar Yusuf Arslantaş’ın öykülerini SRC Yayınevi ne zaman yayımlarsa alıp okuyacağımı not düşmek isterim. Yaşarken kaderine terk ettiğimiz bu yazarı öldükten sonra okumak bir borç.

Size göre 2024 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?

1. Gazze’de taarruz altında bulunan 18 yazarın yazdığı metinlerden oluşan “Vasiyetnameler Kitabı”nın Reem Ghanayem editörlüğünde oluşturulması ve 2026 hedefli yayına hazırlık çalışmaları sırasında (şimdilik) bu yazarlardan üçünün ve bir çizerin kitabın yayımlanışını göremeden ölmüş, yani öldürülmüş olması. Ekim-Aralık 2023 arası da en az 14 Filistinli yazar İsrail’in kesintisiz bombardımanı sonucu öldürülmüştü. Hamas’ın korkunç saldırısıyla başlayan bu evre, yüzyılı aşkın kanlı geçmişi olan bir meselenin sadece bir parçası ve bu dar tarihi aralıkta öldürülenlerin kategorilerine baktığımızda gazeteciler ve sağlık çalışanlarından başlayarak yüzler, binler, onbinlerle ifade edilen rakamlar maalesef o dört edebiyat emekçisini neredeyse “önemsiz” hale getiriyor kamu nezdinde.

2. Mine Kırıkkanat’ın Elif Şafak’a açtığı intihal davasını kazanması. Bu konuda nihai karar için yargı serüvenin tamamlanmasını bekleyeceğiz. Olayda dikkatimi çekenlerden birincisi bilirkişi raporuydu. Yazarlar veya akademisyenler yerine bir dilbilgisi öğretmeni / ders kitapları yayıncısı, bir avukat ve bir mali müşavirden oluşan bilirkişi heyetinin yetkinliği, yani Bit Palas’ın Sinek Sarayı’ndan yararlanıp yararlanmadığını saptama amaçlı bir incelemeyi yapabilecek oluşuma sahip olup olmadığı sorgulandı. Birebir alıntı tespit edemeyen raporda yer alan “varsayımsal” yüzde beş oranda örtüşme gibi garip çıkarımlara bakınca raporun tümünün ve vardığı sonucun sorgulanmasının doğal ve kaçınılmaz olduğunu söylemek zorundayım. İkincisi, Elif Şafak’la yıldızı barışmayan isimleri de barındıran kalabalık bir grubun yayımladığı destek mesajıydı. Bu olumlu bir gelişmeydi, kişilerden bağımsız olarak doğru bildiğimize doğru diyebilmenin risk içerdiği camiada. Destek mektubunun akabinde uçuşan “yardakçılık, liboşluk” suçlamalarıysa toplumsal düzeyimizi bir kez daha ortaya koydu; şaşırtıcı olmadığı için belki anmaya bile gerek yok. Bu konuda hafıza tazelemek ve iki romanın benzerlik derecesiyle ilgili biraz daha ayrıntılı bilgi/yorum okumak isteyenler için Şehmus Ay’ın ve Metin Celâl’in yazılarını önerebilirim.

Sinek SarayıBit Palas davasında mahkeme kararını müteakip kazan kaynarken birçok kişinin gözden kaçırdığıysa 2015 ve 2018 yılında yayımlanan iki yazıda Hazal Halavut’un işaret ettiği daha eski bir olaydı. 2005 yılında kamuoyunu uzun süre işgal eden “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” temalı konferansta Elif Şafak’ın “Sürekli Sürgün: Zabel Yesayan Üzerine Bir İnceleme” başlıklı sunumunun neredeyse tamamı, Marc Nichanian’ın “Writers of Disaster: Armenian Literature in the Twentieth Century” adlı 2002 yılında yayımlanan kitabında yer alan Yesayan bölümünden ibaretti ve metin Nichanian’ı birkaç kez kaynak gösterse de sunumun bir akademisyenin yapıtının deyim yerindeyse “kapsamlı bir aktarımı” olduğu belirtilmemişti. (Hazal Halavut’un yazıları bu dar çerçeveyle sınırlı değil; okumak isteyenler için Notos, sayı: 55, Aralık 2015-Ocak 2016; Gazete Duvar, 3 Mayıs 2018)

İntihal alanında kimsenin pek ilgisini çekmeyen başka bir gelişme daha vardı 2024’te: Ayfer Feriha Nujen, Yavuz Ekinci’nin Sırtımdaki Ölüler adlı kitabının Hasan Ali Toptaş’ın Sonsuzluğa Nokta adlı kitabından hemen hemen değiştirilmeden alınmış cümleler içerdiğini 2008 yılında Celal Üster’in bir yazıyla gündeme getirdiğini hatırlatarak yine Yavuz Ekinci’nin Cennetin Kayıp Toprakları’nın Jaklin Çelik’in daha önce yayımlanan kitabı Öfkenin Şenliği’yle sahne sahne paralellikler barındırdığını, bazı açılardan bir uyarlamayı andırdığını belirten uzun bir yazı yayımladı. İşin ilginci, Yavuz Ekinci’nin adı geçen romanlarından ilkinin dosyasını Toptaş’a, ikincisinin dosyasını da Çelik’e yayımlanmadan önce bir nevi “nazire” duyurusu olarak göndermiş olmasıydı.

3. Cormac McCarthy’nin 16 yaşındaki bir kızı “himayesine” alıp ilk yılları tecavüz suçu teşkil eden uzun süreli bir ilişki sonucu elde ettiği malzemenin birçok romanına kaynak oluşturduğunun ortaya çıkması. Edebiyat olayları derken edebiyat dünyasında olup biten ve aslında edebiyatla doğrudan ilişkisi olmayan (İlhan Sami Çomak’ın 30 yıllık mahpusluğunun son bulması gibi) birçok olay var; McCarthy’yi burada anmamın nedeni kitapların bu girdabın içine çekilmiş olması. Cormac McCarthy’nin yazdıkları okur kitlesinin genişlemesine paralel olarak kıyasıya tartışılagelmişti, içerdikleri şiddet, kadın tiplemeleri veya kadınların yokluğu ve sair açılardan. Bu son gelişmeyi müteakip romanlar tekrar didik didik edilecektir. En yakınındakilere dahi sürekli kötü davranan, tecavüz eden, döven, söven, hatta öldüren müseccel marka, “Yemeğim niye gecikti Şaziye? Çoraplarımı yıka Consuela!” modeli erkek yazar tipolojisi, bu tür olaylarla keskinleştikçe edebiyat dünyası (ve genel olarak dünya) biraz daha kirlenecek.

4. Müslüm Yücel’in “Türk Entelektüelleri” başlıklı biraz dağınık yazısıyla gündeme geldikten sonra Fırat Aydınkaya’nın daha derli-toplu denemesiyle (“Türk Entelektüellerini Ne Yapacağız?”) perçinlenen, Yakup Kadri, Tanpınar gibi kanonik yazarlardan başlayarak Ferit Edgü’ye kadar uzanan, Türk edebiyatında diğer milletlerin betimlenişine yönelik eleştiriler. Bu konuda başka yazılar için bkz. Orhan Koçak, “Halay Düşmanlığı”; Selim Temo, “Hakkâri’de Her Mevsim”; Serdar Şengül, “The Ship of Ferit Edgu, The Island of Hakkari and Literature at the Limits of the World.”

5. “Türk edebiyatı” dedim, onunla bitireyim: “Türk edebiyatı mı Türkçe edebiyat mı?” konulu bitmeyen tartışmanın bu kez Kasım ayının sonlarına doğru şiddetle hortlaması. Evrim Kepenek’in Bianet haberinde aktarıldığı üzere, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü’nün Atatürk Kitaplığı’nda evsahipliğini yapmayı planladığı “Türkçe Edebiyatın Flanözleri, Evden Dışarı Çıkmak: Nezihe Muhiddin, Suat Derviş, Leyla Erbil” başlıklı etkinlik, “Türk edebiyatı” yerine “Türkçe edebiyat” dendiği için yoğun tepkiye maruz kaldı, etkinlik iptal edildi ve etkinliği düzenleyen Dr. Senem Timuroğlu, hedef gösterildiğini ve hakarete uğradığını belirterek suç duyurusu yaptı.

Elbette bu konu böyle bir soruşturmanın cevabına sıkıştırılacak şey değil. (Denemedim değil, ama cevap uzayınca yeri burası değil, sevgili yayıncımızı bezdirmenin âlemi yok, belki ayrı bir yazı olarak kalmalı düşüncesiyle kırpıp bir kenara koydum.) Karşıt görüşler içeren kapsamlı yazılar yazıldı, tartışıldı. Benim için haber değeri taşımasının nedeni, işin bir etkinliği iptal ettirecek kadar büyümesiydi.

Düşüncelerimi dört-beş paragrafta toparlamayı deneyeyim… Türk edebiyatı, Türkçe edebiyat, Türkiye edebiyatı benim gözümde kendi başına geçerli olabilen, örtüşen fakat az da olsa farklı çerçeveleri tanımlamakta kullanılabilecek kavramlar. Saf tutup siper alma malzemesi haline gelmeleri, meselenin neredeyse beka korkusunu tetiklemesi mantıksız geliyor açıkçası. “Türkçe edebiyat” kendisini Türk olarak tanımlasın tanımlamasın Türkçe yazan herkesi kapsayan edebiyat demek bana göre. Başkaları bu tanımı geçersiz bulabilir, tamamen aynı şeyi kastederek “Türk edebiyatı” diyebilir. “Türk edebiyatı”nı tercih edenler arasında Türkçe yazan bazı yazarların kendilerini Türk olarak tanımlamama özgürlüğüne karışmayan, “Türkçe edebiyat katılmadığım bir seçim, ama kendi bilecekleri iş” diyebilenlerin çoğalmasını ummaktan başka çarem yok. “Türk edebiyatı”nı ben de kullanıyorum elbette; haliyle Türkçe yazanların çoğu Türk! Türk olup Türkçe yazmayan yazarları da (örneğin Elif Batuman, Kenan Orhan) Türk edebiyatının bir parçası kabul ediyorum, ama yazdıkları Türkçe edebiyat değil. Tıpkı Ermeni edebiyatının en tanıdık yazarı William Saroyan’ın Ermenice edebiyatın parçası olmaması gibi. Türkiye edebiyatına gelince, Türkçe veya başka bir dilde, Türkiye’de veya başka bir yerde yazılmış ama okuduğunuzda işte Türkiye diyeceğiniz her edebiyat eserini bu tanıma dahil edebilirsiniz. Zaven Biberyan’ın Karıncaların Günbatımı adlı romanı gibi. Tanımların tam olarak örtüşmediğini gösteren böyle birçok örnek var; dünya daha karmaşıklaştıkça, sınırlar eski gücünü yitirip kimlikler harmanlandıkça örnekler çoğalacak ve yerleşmiş terminolojileri bize yeniden düşündürtecek. Burada dünyayı anmamın nedeni, olgunun Türkiye’yle sınırlı olmaması. Son yıllarda İtalyanca yazmaya başlayan Jhumpa Lahiri, Çin öykülerini ABD’de İngilizce yazan Ha Jin ve Yiyun Li, vb…

“Türk edebiyatı” derken Cumhuriyet öncesi ve sonrası Türk kimliğinin farklı tanımlanmış olmasının belirleyiciliğini savunanların yorumlarını tartışmanın alevlendiği başka bir dönemde okumuştum. Özetle, Osmanlı döneminde milli kimlikler din bazlı olduğu için Müslümanların eserleri Türk edebiyatına dahil, Müslüman olmayanlarınsa değil. Cumhuriyetle birlikte dinden bağımsız yurttaşlık kavramı yürürlüğe girdiği için, her vatandaş yazar ve şair Türk edebiyatına dahil. Bu benim benimsediğim bir sınıflandırma değil (aynı gayrımüslim yazarın 1923 öncesinde ve sonrasında Türkçe verdiği eserlerden birinci bölümü Türk edebiyatı sayılmıyor, ikinci bölümü sayılıyor), ama aynı terimi farklı anlamda kullanabildiğimizi göstermek için burada özetlemeye çalıştım.

Edebiyatı tanımlarken kimliği değil dili öne çıkarmak, bazılarının sandığı ya da savunduğu gibi “dünyada görülmemiş” ya da “eski köye yeni icat” değil. Önümde kırk yıl öncesinin, ortaokuldan beri sakladığım bir edebiyat ders kitabı duruyor, kapağında English for Today: Literature in English, yani “Günümüz İngilizcesi: İngilizce edebiyat.” (Serinin adı English for Today, altıncı ve son cildinin adı da Literature in English.) Aynı yıl daha kapsamlı bir ders kitabına geçmişiz, onun adıysa Moments in Literature. Onda da ulus adı kapağa girememiş. Bu kitaplarda Birleşik Krallık, ABD, Nijerya, Kanada, Avustralya, İrlanda ve diğer ülkelerden İngilizce yazan yazarlar; Fransızca, Rusça ve Almanca gibi dillerden çeviriler; (Yunanca) mitolojik anlatıların ve (Aramice) kutsal kitapların kimi zaman tarihe mal olmuş ve İngilizcenin gelişimini yönlendirmiş çevirileri var.

Kütüphanemde ulus veya topluluk odaklı İngilizce edebiyat kitaplarım da var, örneğin Contemporary American Poetry, Right On! Anthology of Black Literature, Norton Anthology of Literature by Women, The English Novel, English Literature. Ben bunlar yanlış demiyorum ki. Yalnızca yeri geldiğinde dile odaklı tanım daha doğru diyorum. İstisnalar bir yana bırakılırsa Türkçe edebiyatın Türk edebiyatından daha geniş bir çerçeve olduğu gibi.

Emperyalizmin tarihini unutuyor değilim. Hepimizin bildiği gibi İngilizcenin (ve diğer belli başlı Batı dillerinin) bu kadar farklı millet tarafından konuşulup yazı dili haline gelmesinin “özel” bir nedeni var. Ama Türkçenin de birden fazla millet tarafından yazı dili hatta eş anadil olarak sahiplenilmesinin “özel” bir serüveni var, öyle değil mi? Dünyadan çok farklı, apayrı bir yerde değiliz. Ama galiba bunu unutmaya meyilli ve gönüllüyüz.

Düzenli olarak takip ettiğiniz bir edebiyat dergisi var mı?

Gayet düzensiz olarak takip ettiğim edebiyat dergileri Kitap-lık, Dünyaların Çoğulluğu, Duvardaki Delik, Notos.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

İçinde yaşadığımız veya tarihte coğrafyamızda / dünyada yaşanmış son derece zengin bir olay / olgu / konu “menüsü” olmasına rağmen aşçıların (yani yazar ve şairlerin) bir kısmının bambaşka bir menünün peşinde koşması, yazdıklarının pek ilgi görmemesi, bu ilgisizlik veya kopukluk genel çerçevede edebiyata ilgisizlikle birleşince boş kalan meydanı derinlikten uzak, fabrikasyon ürünlerin doldurması; döngü tekrar ettikçe toplumun git gide edebiyata ne değer verecek ne de konu oluşturabilecek bir topluluğa dönüşmesi.

Eminim yeterince okumadığım için bu izlenimimi değiştirecek yazarları, kitapları kaçırıyorum veya çok geç karşılaşıyorum.

Exit mobile version