1.Aralık.24
Nur Sürer başta olmak üzere çok iyi oyuncuları izleyebileceğiniz Mukadderat filmi yüzeyden gidiyor gibi görünse de derine doğru kesikler atıyor. Sinemadan çıkarken umutlu bir gülümseme yerleşiyor yüzünüze. Bencileyin kırk yılda bir sinema salonuna gidenlerdenseniz iyi bir tercih olacaktır.
5.Aralık.24
Hüsnü Arkan’ın son romanı Atıf Bey ve Diğer Muhteremler’deki bıçkın kedi Gündüz Hanım’a rastlıyorum bu aralar. Bazen eve dönerken, bazen öğle araları, farklı yerlerde. Bıyığının altından ettiği küfürleri duyar gibiyim. Hayrolsun.
10.Aralık.24
Bu ülkenin bebeleri mutsuz, bu ülkenin emeklileri, çalışanları, çırakları, kalfaları, dedeleri, neneleri mutsuz.
Bu ülkenin öğretmenleri, öğrencileri, öğretim üyeleri, ilkokul mezunları, orta ikiden terkleri, doktoralıları, “yüksek yapanları” mutsuz.
Bu ülkenin sayısal loto bayileri, imamları, halk eğitim eğiticileri, sözleşmeli öğretmenleri, nüfus memurları, manavları mutsuz.
Bu ülkenin yayıncıları, ilk kitabını yayımlatmak isteyen yazarları, ikinci kitabını yayımlatmak isteyen yazarları, üçüncü kitabını yayımlatmak isteyen yazarları, şairleri, editörleri, tasarımcıları mutsuz.
Bu ülkenin metalürji mühendisleri, İngilizce öğretmenleri, tır şöförleri, taksi şöförleri, emekli marangozları mutsuz.
Bu ülkenin hemşireleri, doktorları, laborantları, fizyoterapistleri mutsuz.
Bu ülkenin meyhanecileri mutsuz.
Bu ülkenin fizik öğretmenleri mutsuz.
Bu ülkenin coğrafya, matematik, kimya, Türkçe, beden eğitimi öğretmenleri mutsuz.
Bu ülkenin garsonları mutsuz.
Bu ülkenin psikologları mutsuz, bu ülkenin senaristleri mutsuz.
Bu ülkenin dindarları, bu ülkenin laikleri, bu ülkenin yabancı düşmanları, ırkçıları bile mutsuz.
Bu ülkenin elektrik tesisatçıları, boyacıları, elektrik mühendisleri, bu ülkenin bakkalları, bu ülkenin kuryeleri mutsuz.
Bu ülkenin temizlik işçileri, kimyagerleri, emekli SGK genel müdürleri bile mutsuz.
Bu ülkenin şairleri, yazarları, öykücüleri, romancıları, denemecileri mutsuz.
Bu ülkenin yayınevi sahipleri mutsuz ve de umutsuz.
Bu ülkenin fırıncıları, pazarcıları, zeytin üreticileri mutsuz.
Bu ülkenin tarih öğretmenleri mutsuz.
Bu ülkenin madencileri, belediye işçileri, mimarları, berberleri, terzileri mutsuz.
Bu ülkenin sekreterleri, iş güvenliği uzmanları, mübaşirleri, avukatları, gardiyanları, sağlık memurları, zabıtaları, çiftçileri, kasapları, nalburları mutsuz.
Bu ülkenin Kürtleri, Arnavutları, Zazaları, Yörükleri, Pomakları, Alevileri, Sünnileri, Rumları, Yahudileri, Süryanileri, kentlileri, köylüleri, apartman yöneticileri, kapıcıları mutsuz.
Bu ülkenin boyacıları, overlokçuları, seyyar satıcıları, işportacıları, ayakkabı tamircileri, tezgahtarları, balıkçıları mutsuz.
Bu ülkenin bağımsız sinemacıları, tiyatrocuları, mevsimlik işçileri, EGO şoförleri, çöp toplayıcıları mutsuz. Bu ülkenin şarkıcıları, bateristleri, saksafoncuları mutsuz.
Bu ülkenin mütercimleri, tercümanları, güvenlikçileri, konferans tercümanları, turist rehberleri, savcıları mutsuz. Bu ülkenin hakimleri, ana okul öğrencileri, belediye meclis üyeleri mutsuz.
Bu ülkenin albayları, erleri, bekçileri mutsuz.
Bu ülkenin acil tıp teknisyenleri, diyetisyenleri, akademisyenleri, radyocuları, kameramanları mutsuz. Bu ülkenin diş hekimleri, aile hekimleri, çocuk bakıcıları, şarkı sözü yazarları mutsuz.
Bu ülkenin emlakçıları, aktörleri, arkeologları, kütüphanecileri, aşçıları, kuaförleri, manikürcüleri, çocuk bakıcıları, hasta bakıcıları, oto tamircileri, yedek parçacıları, bakırcıları, bankacıları, büyükelçileri, cerrahları, çiçekçileri, çöpçüleri, dalgıçları mutsuz.
Bu ülkenin pilotları, hostesleri, gişe memurları, kasiyerleri, diplomatları, kantincileri, ebeleri, ekonomistleri, borsacıları, eleştirmenleri, müteahhitleri, basketbolcuları, bas gitaristleri mutsuz.
Bu ülkenin hurdacıları, itfaiyecileri, jinekologları, kalaycıları, menajerleri, muhtarları mutsuz. Eczacı kalfaları, saat tamircileri, müze çalışanları, sosyologlar, kütüphane memurları mutsuz.
Bu ülkede tuhafiyeciler, papazlar, imamlar, hahamlar mutsuz.
Bu ülkede veterinerler mutsuz.
Bu ülkede kediler, köpekler, kirpiler mutsuz.
Bu ülkede gazeteciler, muhabirler, genel yayın yönetmenleri mutsuz.
Bu ülkede edebiyat dergileri, edebiyat okurları mutsuz.
Bir avuç imtiyazlı dışında herkes mutsuz ve umutsuz bu ülkede.
Mutlu olma hakkımızın peşine düşeceğiz, başka yolu yok!
11.Aralık.24
Refik Halid, 22 Temmuz 1941’de Tan’da yayımlanan “Asıl Defineyi Bulan” adlı yazısında definecilerden söz eder. Ve asıl definenin toprak eşelemekle değil, “işi rast gitme” sayesinde bulanacağını tatlı bir sivrilikle yazar ve şöyle bitirir yazıyı:
“Hakikî define, beklemediğiniz saatte, hiç aklınızda yokken tahmin edilemeyen tesadüfle size isabet eden ‘şans’a denir. Sürpagop Mezarlığı’nın üstüne, yarın kim muazzam bir apartman kuracaksa işte asıl defineyi bulmuş olan adam odur. Yoksa ham hayale kapılıp bu ölüler ülkesinin toprağını boş yere eşeliyen biçare iki hemşeri değil!”[1]
Surp Agop Mezarlığı arazisi Vehbi Koç’a satılır. O da arazinin üstüne apartman filan değil, otel kondurur. İspanya’daki o duvar yazısı geliyor aklıma ister istemez: “Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin.”
Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, defineciler de değil; bizi soyanlar buralı ve zengin.
Buralı demişken, “buralı” olmak da çok havada, boş bir ifade aslında. “Buralı” olanlardan önce, birileri muhakkak vardı “orada.” Başka oralılar. Anadolu bin yıldır “Türk yurdu” derler, değil mi? Peki ondan önce?
İnsan, sudan karaya çıktığı andan beri göçmen. Uluslararası Göç Örgütü’nün 2024 verilerine göre dünya genelindeki uluslararası göçmen nüfusu 281 milyon. İnsan, eski çağlardan beri çeşitli nedenlerle göç etti hep. Savaşlar, iklim değişiklikleri, afetler, daha iyi şartlarda yaşama isteği, iş göçü, beyin göçü… Pek çok nedeni ve türü olabilir göçlerin. Hoş, göç etmek için birilerinin makul bulacağı bir gerekçeye de ihtiyacımız yok aslında. İnsan aptallığının ve evrenin sınırının olmadığını söylerler. Dünyada da sınır yok. Birileri sınır diye bir şey icat etmiş, o sınırları geçmek için pasaportunuzun ve banka hesabınızın olması gerekiyor.
Öte yandan, söylemlerini “göçmen karşıtlığı” üzerine kuran siyasi partiler var ve destekçileri hiç de az değil. Bu partilere ve destekçilerine göre göçmenler işlerimizi elimizden alıyor, pis kokuyor ve çok çocuk doğuruyorlar. Ve daha bir sürü şey…
Onlar bunları söylerken, birileri mezarlıkların, taze yanmış ormanlık arazilerin, ölü zeytinliklerin, hazine arazilerinin üzerine otel konduruyor. Madenler açıp dağları delik deşik ediyor.
12.Aralık.24
Jacques Audiard’ın yeni filmi Emilia Perez beni hem hikâyesiyle hem de üslubuyla etkiledi. Önceden hayatta yapamadığım, bugünlerdeyse sıklıkla başıma gelen “filmleri yarıda bırakma” eyleminden kurtardı beni.
Bilhassa filmin müzikale döndüğü kısımlar, anlatım olanağı bakımından ilgimi çekti doğrusu. Tekrar izlenesi bir film Emilia Perez. Belki tek olumsuz yanı karanlık renkleri. Koyuluk. Ya da benim gözlerim bozuk. Aylardır ertelediğim gözlük değiştirme işini yapmam için bir uyarı bu belki de. Kim bilir, insan hiçbir şeyden emin olamıyor bugünlerde.
Filme dair emin olduğum tek şey, başroldeki üç kadın oyuncunun ışıl ışıl parladığıdır.
***
Bir yıl daha bitiyor. Sağlığımız, huzurumuz olursa, daha önemlisi hevesimiz olursa yazmaya devam ederiz belki. Biz varsak zaman var. İyisi mi, Hoca Nasreddin’le kapatalım.
Hoca’ya çocukken “Sen mi büyüksün, kardeşin mi?” diye sormuşlar. “Validem geçen sene, biraderin senden bir yaş büyük demişti. Bu hesaba göre bu sene ikimiz aynı yaşta olmamız lazım,” demiş.
Seneye, hepimiz aynı yaşta olduğumuzda görüşürüz.
Onur Çalı
[1] Refik Halid Karay, İnsanlık Halleri Huy Arabeskleri, İnkılâp Kitabevi, Hazırlayan: Tuncay Birkan, 2021, s.93
