Cannes Film Festivali yakından takip ettiğim; özellikle Altın Palmiye, Büyük Jüri ve En İyi Senaryo ödülleri ile taltif edilen filmleri izlemeye çalıştığım bir festival. Ödüllerin önemi ve geçerliliği tartışılabilir, alınan ödülün aynı olması, kalıcılığın da bir olacağı anlamına gelmez elbette (Nobel Edebiyat Ödülünü kucaklayan herkes, sözgelimi Marquez’in etkisini bırak[a]maz, haliyle); fakat yine de ödüller, öyle ya da böyle bir nirengi noktası teşkil eder. Bir şekilde “Bak, burada kayda değer bir şeyler var” denmiştir ki sadece bu cümle bile, binlerce film arasından sıyrılmak için yeter de artar bile. Cannes Film Festivali, sinema sanatını yakından takip eden kişiler için bu anlamda önemli dayanaklardan bir tanesi: Dünya sinemasının nabzı burada atar ve ödüller, birçok sinemaseverin kadrajındadır.
Açık söyleyeyim, The Substance (Cevher) Cannes’dan En İyi Senaryo ödülüyle dönmeseydi dikkatimi çekmeyecek bir filmdi. Muhtemelen herhangi bir sitede gördüğüm birkaç cümleden müteşekkil özetten sonra izlemekten vazgeçerdim. Öte yandan, önemli bir markanın damgasını taşıdığı için benim için de “izlenmesi gereken filmler” listesine üst sıralardan girdi. Beri yandan bu iyi mi oldu, pek emin değilim doğrusu.
En sonda söylemem gerekeni hemen söyleyeyim: Filmi hiç beğenmedim! Çarpıcı, insanı sarsan, merkezindeki konu üzerine tekrar tekrar düşünme ihtiyacı hissettiren bir film olduğu kanaatinde de değilim. David Cronenberg sinemasıyla azbuçuk tanışıklığı olan; The Fly ya da Crimes of The Future gibi filmleri izlemiş (yeri gelmedi; ama şöyle tamamlayayım: onları da sevmemiş) biri için The Substance’ın özgün bir film olduğunu söylemek çok zor. Tabii burada özgünlük nedir, gerçekten bir özgünlükten söz edilebilir mi; bunlar da tartışılabilir. Bu denemenin müellifinin bilimkurgu/fantastik sinema ve onların da alt dalında body horror janrına pek hakim olmadığını da bu aşamada belirtmek dürüstlüğünü gösterelim. Şunu da unutmamak lâzım: Aşçı ne denli maharetli olursa olsun, siz yemeği sevmiyorsanız konu kapanmıştır. Önünüze kaliteli bir zeytinyağıyla yapılmış, zerdeçalın şahane rengiyle damağın yanı sıra göze de hitap eden, portakallı ve ayvalı bir kereviz de konsa, siz kerevizden keyif almıyorsanız, sofradan tatminle kalkmanız zordur. Benim için “body horror” stilindeki filmler, bu sınıfta yer alıyor; nice uğraşırsam uğraşayım, sevemiyorum. Yönetmen ne denli ehil olursa olsun, ne kadar iyi oyunculuklar izlersem izleyeyim; senaryonun giriftliği, zekaya şapka çıkartma düzeyi ne denli artarsa artsın, benim için pek bir şey ifade etmiyor. Tüm bunları topladığımızda, The Substance üzerine düşüncelerimi iskontolu değerlendirmekte fayda var. Kışkırtıcı bir düşüncemi de dile getireyim: Fargeat’nın filminin “rahatsız edici” değil; “insanın içinde tiksinti uyandıran” bir film olduğunu düşünüyorum ki bence bu iki tanım arasında önemli bir fark bulunuyor. Bu düşüncemi biraz açmakta fayda var.
Alfred Hitchcock, Truffaut ile yaptığı söyleşide gerilim ve şaşırtmaca/korku kavramlarının ilk anda aynı gibi düşünüldüğünü, oysa arada önemli bir fark olduğunu söyler:
“Gerilim” ile “şaşırtmaca” arasında kesin bir fark olduğu halde, hâlâ birçok filmde bu ikisi sürekli olarak karıştırılıyor. Ne demek istediğimi açıklayayım: Şu anda ikimiz son derece masum bir sohbet yapıyoruz. Şimdi, aramızdaki şu masanın altında bir bomba olduğunu varsayalım.
1. Ortada hiçbir şey yokken ansızın “Booom!” ve bir parlama… İzleyici şaşırıyor. Biz, bu şaşırtmacanın öncesinde, izleyiciye son derece sıradan, hiçbir özelliği olmayan bir sahne gösterdik. Şimdi bir gerilim durumunu oluşturalım.
2. Masanın altına bir bomba konmuş ve izleyici bunu biliyor. (…) İzleyici, bombanın saat 1’de patlayacağını da öğrenmiş; şu anda saat bire çeyrek var dekorda bir duvar saati yer alıyor. (…)
Birinci durumda izleyiciye patlama anında 15 saniyelik bir şaşırmaca yaşattık. İkinci durumdaysa 15 dakika boyunca bir gerilim söz konusu.
Hitchcock’a göre korku/şaşırma anlık bir duyguyken, gerilim –hele ki usta birinin elinde– uzun süreye yayılarak hücrelerimize sirayet edebilecek kuvvette bir duygudur. Gerilimin Ustası, ikisinin farklı duygular uyandırdığını, farklı noktalara dokunduğunu; özetle, farklı enstrümanlar olduklarını söyler.
Benzer bir ayrımı “rahatsız edici” ile “tiksindirici” arasında yapmakta da fayda olduğunu düşünüyorum. Aynı sahneyi, “Benim filmlerim hayattan değil, pastadan bir dilimdir!” diyen Hitchcock’a küçük bir selam göndererek biraz değiştirelim: İki kişi, bir masanın başındalar ve pasta yiyorlar. Yine iki durum hayal edelim:
1. Ortada herhangi bir şey yokken karakterlerden biri aniden duruyor, yemeyi kesiyor ve masaya kusmaya başlıyor. Kamera sürekli bunu gösteriyor; bütün masa kusmuğa bulanıyor biz, karakterin ağzına yakın plan çekimlerle odaklanıp bunu izliyoruz.
2. Karakterlerden bir tanesi pastayı yerken aniden kalakalıyor, biz bunu görüyoruz. Derken kamera diğer karakteri göstermeye başlıyor: Korku dolu gözlerle karşıya bakıyorsa da biz sadece sesler duyuyor, herhangi bir şey görmüyoruz; fakat diğer karakterin istifra ettiğini, bir şeylerin yolunda gitmediğini anlıyoruz.
İlk durumda anlık bir tiksinme duygusu yarattık. İkincisinde ise müthiş bir rahatsızlık hissi var: Evet, bir şeylerin ters gittiğini anlıyoruz; fakat bir türlü göremiyoruz. Bu duyma; ama görememe hali, sinir tellerimizi gerer ve rahatsızlık hissini giderek arttırır.
Modern ve serbest bir Dr. Jekyll & Bay Hyde uyarlamasını da zemininde barındıran The Substance, kendini birinci basamakta konumlandıran bir film: Bol bol kusmuk görüyoruz! Rahatsız edici olmayı değil, tiksindirmeyi amaçlıyor ve –hakkını teslim etmek lazım– bu konuda epey başarılı. Bunu yalnızca karakterlerin vücutları üzerindeki operasyonlarda değil söz gelimi, yemek sahnelerinde de görebiliyoruz: Tiksindirici bir şekilde mideye indirilen karidesler, az sonra izleyeceklerimize dair önemli ipuçlarını içeriyor. Bu noktada içerik-biçim uyumuna da değinmek iyi olabilir: Yönetmen yalnızca anlatım biçimiyle değil, anlattıklarıyla, bizzat hikâyenin kendisiyle de tiksindirmeyi amaçlıyor. Fargeat, “gençlik ve güzellik” algısı ile ilgili tiksindirici (altını çizerek söyleyelim: tiksindirici) bulduğu bir algıyı, bir toplumsal kabulü, izleyenleri de tiksindirerek yüze vurmak istiyor. Tamamen bu tiksinti üzerine kurduğu hikâyeyi, yine body horror janrınınhakkını vererek, oldukça tiksindirici bir perspektifle beyaz perdeye taşıyor. Filmi bitirdiğimizde, ister istemez, modern dünyanın bilhassa kadına yönelik güzellik ve gençlik kavramları üzerine bizi –artık– tiksindiren algısına dair olumsuz düşüncelerin zihnimize yapıştığını hissediyoruz. Belki de şöyle demek gerekir: The Substance gençlik, güzellik ve kadın bedeni algısı ile ilgili kendimize dahi itiraf etmekten imtina ettiğimiz bazı düşünceleri, midemizi ağzımıza getirerek bize tekrar hatırlatıyor. Metaforik bir gözlükle perdeye bakarsak film bir nevi, sindirim sistemimizin nihai çıktısı olan, üzerine asla konuşmak istemediğimiz, kokusundan rahatsız olduğumuz, kapalı kapılar ardında kurtulduğumuz ve üzerine sifon çekerek vedalaştığımız bir şeyi, film boyunca gözümüzün önünde tutuyor. Yönetmene göre toplumun güzellik, gençlik algısı ve buna uymayanlara yaptığı muamele ile her birimizin o şeye yaptığı muamele arasında hiçbir fark yok: Biz sindirim sistemimizin nihai çıktısını görmek ve üzerine konuşmak istemeyiz; toplum da kendi koyduğu güzellik normlarının dışına çıkan ve gençliğini o güzel atların üzerine oturtarak uğurlayan birini ekranda görmek istemez! Bu tiksinti verici düşünceyi hikâyesinin merkezine koyan The Substance’ta Fargeat, anlatım biçiminde de mide bulandırıcılığı elden bırakmıyor.
Filmi sevmememin ilk sebebi sanırım bu: Evet, zihnimize birtakım düşünceler yapışıyor; ama buna, bir tiksinti duygusu eşlik ediyor. Filmin kullandığı yöntemle (rahatsız edici değil de tiksinti veren bir ton tutturmak) bir alegori yapalım: Bir yemeği yedikten hemen sonra istifra edersek, en azından bir müddet, o yemeği düşünmek dahi midemizi bulandırır. The Substance tam olarak böyle bir etki yaratıyor: Güzellik algısı üzerine düşünmek dahi, filmden sahneleri aklımıza getirerek içimizde bir tiksinti uyandırıyor. Her ne kadar yönetmenin istediği bir şey olduğunu düşünsem de yanlış bir tercih olduğu kanaatinde olduğumu da söylemeliyim: Film, bizi bu dertle ilgili derinleştirmiyor, sadece midemizi kaldırıyor. İzlemeyi bitirdiğimizde, iyi bir kurgu eserin midemize attığı yumruğun sızısını değil, istifra etmiş bir midenin kasılmasını hissediyoruz.
The Substance bu tiksindirme halini, derinlikli bir şekilde yapmayı başarabilen bir film değil; esas problemin de burada olduğunu düşünüyorum. Yönetmen, bütünüyle body horror etkisine dayanıyor; farklı katmanlardan müteşekkil bir yapı ortaya koymaktansa aynı yöntemle, aynı şekilde, aynı şeyi tekrar tekrar önümüze koyuyor: Yaşlı (kadın) görmek istemeyen, gençliği ve güzelliği fetişleştiren toplum algısı! Filmdeki yegâne tema bu ve aynı nokta, durmaksızın bir görsel bombardımana tutuluyor: Yaşlı (kadın) görmek istemiyor musunuz, o halde sürekli yaşlı (kadın) göstereceğim. Onun vücudunu görmekten mi kaçıyorsunuz, sizi sürekli bu çıplaklığa maruz bırakacağım. Kelliği midenizi mi bulandırıyor; bekleyin, elimde sizin canınızı yakacak bir silah var. Yönetmenin bu tercihleri, filmin finaline kadar devam ediyor ve nihayetinde, artık karikatürize hale gelecek bir noktaya evriliyor.
Bu noktada body horror sevmememden bağımsız birtakım yargılardan da bahsedebilirim sanırım: The Substance, aynı noktaya ateş etme haline o kadar bağlı ki sonunda kendi kendisinin karikatürü haline geliyor ve derinleşemediği gibi, o ana kadar kurduğu yapıyı da çökerten, insanda “Zaten anlamıştım, neden bunu yapıyorsun?” öfkesi uyandıran bir noktaya evriliyor. O ana kadar anlattığı her şeyi, kör kör parmağım gözüne, son bir kez daha söylüyor ki öfkelenme sebebimiz tam olarak bu: “Zaten anlamıştık, neden bizim zekâmıza hiç güvenmiyorsun?” Bu noktada film, seyirciyi aptal yerine koyan demesek de epeyce ucuz bir noktaya evrilmeye başlıyor. Bu kısmın önemli olduğunu düşünüyorum; seyircinin zekasına güvenmeden ortaya konan kurgu eserler, bir noktadan sonra “Şairimiz burada…” çiğliğini hissettiren cümlelerin zihinde yankılanmasına sebep oluyor. Benzer bir çiğlik, alelade bir hikâyede bu raddede rahatsızlık vermeyebilir; öte yandan The Substance gibi, ana dayanak noktasını seyirciyi tiksindirmek olarak belirleyen bir filmin sonunda bu çiğliği hissetmek, yalnızca tiksinme hissini arttırmıyor; aynı zamanda filmin seyirci nezdinde puan kaybetmesine de sebep oluyor.
Elbette şöyle bir gerçek var: The Substance öyle bir ana damara ateş ediyor ki, buraya bir yan damar koymak ve bunu hakkıyla işleyebilmek çok zor. Büyük bir ışık kaynağının yanında diğer ışıkların sönük kalması gibi; bu kadar sert bir konunun ve oldukça sert bir anlatım biçiminin yanına ne konulursa konulsun “Ha bir de şöyle bir şey vardı” etkisi yaratarak güdük kalacağı aşikar. Bu tip büyük fikirli senaryoların esas probleminin de bu olduğu kanaatindeyim: O kadar büyük bir fikir/büyük bir ışık kaynağı (yaşlılığına çözüm üretmek için bir ilaç kullanarak kendi genç klonunu yaratan; fakat bir noktadan sonra o genç klonun cazibesinden kopamadığını fark ederek yaşlı klonunu yok etmeye çalışan insan) ortaya konulduğu zaman, bir filme derinlik katan tüm küçük düşünceler, yan yollar görünmez ve anlamsız olmaya başlıyor. Bir de bu fikir, bir görüntü bombardımanı ile aktarılınca seyircinin damağında yoğun fakat tekdüze bir tat bırakan, herhangi bir derinliği olmayan, varsa bile seyircinin bu derinliği anlamasına zaman ve imkân tanımayan bir eser ortaya çıkıyor.
The Substance, konumu, merkezine aldığı ana konu itibarıyla, üzerine olumsuz bir şey söylemeyi oldukça zorlaştıran filmlerden bir tanesi; beri yandan, yönetmenin tercihlerinin çok başarılı çıktılar ürettiğini söylemekte zorlanıyorum. Bu haliyle The Substance, girift bir senaryoya sahip olan fakat seyirciyi, görüntüler aracılığıyla bir tiksinti bombardımanına tutarak ona düşünme fırsatı vermeyen, sadağındaki tüm okları aynı noktaya atarak bir noktadan sonra kendi kendisinin karikatürü haline gelmekten kaçamayan bir film. Yönetmen, dışarıdan bakıldığında tiksinti vermesi gereken bir konuyu tiksinti verecek araçlarla aktarıyor, görüntü bombardımanının eleştirisini benzer bir görüntü bombardımanı ile yapıyor; fakat tam da bu nedenle, her şey bitip yazılar akmaya başlayınca seyircinin damağında, bir türlü derinleşemeyen ve kalıcı bir sarsıntı yaratamayan; maalesef bir ıskalanmışlık duygusunu insanın içine oturtmaktan öteye gidemeyen bir film izlemenin sası tadı kalıyor.
Deniz Kıral

