Art arda farklı kitaplar okumak yerine bir yazarın birden fazla eserini okumayı, yani yazarı okumayı daha doyurucu buluyorum. Bu tercihim bana sanatçının hayal dünyasını nasıl şekillendirdiğiyle ilgili pek çok ipucu veriyor. Eylül ayını Donald Ray Pollock kitaplarına ayırdığımda her iki eseri üzerine yazma ihtiyacı hissedeceğimi tahmin etmemiştim, ama öyle oldu.
İlk eseri Knockemstiff’ten sonra Düş Yakamdan Şeytan’ı okuma fırsatı buluyor, böylece öykülerde karşılaştığım Ohaio panoramasını romanda da görüyorum. Her ikisi de İthaki Yayınları’ndan çıkan bu kitaplar arasında doğru bir sıralama yaptığım için seviniyorum. Knockemstiff’te okuru havaya kaldırıp yere fırlatan on sekiz öyküdeki karakterlerin bazılarının romanda yaşadığını fark etmek Ortabatı’yı Pollock’un gözünden görmemi sağlıyor.
Bana kalırsa Düş Yakamdan Şeytan’ın Knockemstiff’ten ayrılan en önemli özelliği roman olması değil, pek çok metaforun ustaca kullanılması. Gözüme çarpanlar arasından ilki çarmıha gerilmiş İsa ikonu. Roman mekânlarının vazgeçilmezi bu nesne aynı zamanda hayatları şekillendiren, karakterleri etrafında toplayan bir tılsım gibi.
“[Ç]iftlik evinin arkasındaki harap kulübeden çıkardıkları tahtalardan yaptıkları eski bir haç vardı.” (s.7)
“[W]illard çiziklerle dolu eski çekmece dolabının üstüne astığı çerçevelenmiş çarmıhtaki İsa resmine baktı.” (s.10)
“[B]ahriyeliyi kulağının arkasından vurdu, sonrada adamı aşağı indirdiler ve çarmıhın dibine yatırıp üstünü kayalarla kapattılar.” (s.19)
“Williard omuzlarını silkti. Gözlerini kıstı, kapının üstünde duran İsa’nın çarmıhını taşımasını gösteren resme baktı.” (s.25)
“Ağaçlarla haçlardan kurtçuklar, kıvranan beyaz yağdan damlalarmış gibi yere düşüyorlardı.” (s.55)
“[Ö]lü bir köpek, korkunç bir İsa’yı andıracak şekilde çivilenmişti.” (s.81)
Dört çivi anlamında Farsça terkip “çehar mıh” görünürde son derece acılı ve onur kırıcı bir idam şekliyken Hristiyan teolojisinde, kurtuluşun zemini, dinin teolojik yapısının akidesi, İsa Mesih’in insanlık adına kendini feda etmesi ve en önemlisi yeniden dirilişi simgeliyor. Sanatçı bu manadan yola çıkarak kurmaca gerçekliği oldukça başarılı bir biçimde yaratıyor. Mesela, Williard Russell’ın (Pollock gibi bir et paketleme tesisinde çalışıyor o da) kanserin her gün biraz daha tükettiği karısını kurtarmak için Tanrı’ya sunduğu kanlar, İsa’nın insanlığın günahlarına karşılık akan kanına eşdeğer. Kuzunun, sincabın, ölmüş hayvanların, Avukat Henry Dunlop’ın hatta Arvin’in en sevdiği varlığı köpeğinin kanı Williard’ın Tanrı’ya bir sunak olarak hazırladığı tahta hacın üstüne dökmesi yeniden diriliş için bir yakarış. İsa’nın kanı başkalarının günahlarını temizlediyse bunlar da Chorlette’nin kefareti olabilir ona göre. Çünkü dirilmekten önce ölmek gerekiyor, çünkü tırtıl tam da dünyasının sona erdiğini düşündüğünde kelebek oluyor.
“Kasap bıçağıyla hayvanın boğazını kesti, kanı yirmi litrelik bir yem kovasıyla topladı.” (s.55)
“[A]yakkabılarının ucu çamurun içine batana kadar tomruğun üzerine kovalarca kan döktü.” (s.65)
“Bundan kısa süre sonra Willard yolda ölen hayvanları toplamaya başladı: köpekler, kediler, rakunlar, sıçangiller, dağ sıçanları, geyikler. Fazla katı ve kan akıtamayacak kadar kötü olan leşleri, dua tomruğunun çevresindeki haçlara ve ağaç dallarına astı.” (s.55)
Bu durum bana İÖ 370’e ait bir şarap kabındaki Orestes’in arındırılması ritüelini hatırlatıyor. Orestes Delphoi’deki Apollon tapınağında Klytaimnestra’yı öldürme suçundan arındırılırken Apollon, Orestes’in üzerine domuz kanı akıtıyor. Deyim yerindeyse kanla yıkanan Orestes kitonik yeraltı dünyası güçlerini ve anne soyunu temsil eden Erinye’lerin gazabını yatıştırmak için yapıyor bunu. Yine romanın başka bir karakteri Roy’un tanrısal yeteneklerini test etmek için karısını öldürmesi, Arvin’in yeni bir hayata başlayabilmesi için, istemese de etrafındaki her şeyi yok etmesi gerekliliği kanla birlikte dirilişin ön koşulu gibi.
İnsan ruhunun çelişkilerini ortaya koyan bu etkileyici roman kasvetli karakterlerin görünürde bağımsız fakat son tahlilde kesişen hikâyelerinden müteşekkil. Travmatik başlayan daha da travmatik şekilde biten eserde bolca şiddet var. Sezdirmeden gelen şiddet yüzünden karakterlerle empati kurmak zor. Bu açıdan Pollock’u Flannery O’Connor’a yakın bulduğumu söylemeliyim.
Batı Virginia ve Güney Ohio’da geçen roman, II. Dünya Savaşı’ndan 1960’ların başına kadar devam ediyor. Bir dizi iç içe geçmiş hikâyeden oluşan metin ilkin Russell’larla açılıyor. II. Dünya Savaşı gazisi Willard Russell kanser hastası karısının kurtuluşu için dua etmek üzere evinin yakınındaki koruluğa bir dua kütüğü çakıyor. Bütün yakarışına rağmen Tanrı’ya sesini duyuramayan Russell, çareyi bir dizi kurbanda buluyor. Ayinler şiddetini artırıp haykırışlar kasabalıyı rahatsız edecek, hatta ürkütecek hale geldiğinde Arvin için de kötü talihin başlangıcı demek.
“Knockemstiff’te herkes her sabah onların yakarışlarına uyanıyor, her akşam onların yakarışlarını dinleyerek yatıyorlardı.” (s.54)
Russell’ların öyküsüne paralel ilerleyen başka bir hikâyeyse her yıl birkaç hafta boyunca tatil bahanesiyle otostopçu avına çıkan Carl ve Sandy Henderson’ınki. Yeteneksiz bir fotoğrafçıyken asalak kocaya terfi eden Carl, otostopçuları ölüm ağına düşürmek için Sandy’yi kullanmaktan çekinmiyor. Kadını onlara peşkeş çekmesi yahut kadının adamlar yüzünden hastalanması umurunda değil. Carl için maktullerin kanlı fotoğrafları bir seri katilin ödül maması gibi. Üstelik bütün bu eylemleri gerçekleştirirken görüp görülebilecek en yozlaşmış polislerden biri Lee’yi (Sandy’nin ağabeyi) umursamadan yapıyor.
“[I]owa’dan aldıkları başka bir oğlanın ona bir şeyler bulaştırdığından emindi. Doktor bir doz daha alırsa anne olma şansını mahvedeceğini çoktan söylemişti ama Carl fotoğraflarda kondom olmasından hoşlanmıyordu.” (s.91)
Sefil hayatlarına anlam katan Tanrı’nın sesini kiliseleri dolaşıp ilahi hikâyelerle süsleyerek anlatan Roy ve Theodore böcek yiyen bir çift vaiz olarak okurun karşısına çıksa da aslında insanlıktan nasibini almamış birer katildir. Akıl hastası olduğundan habersiz kendini kilitlediği dolabın içerisinde Tanrı’yla konuştuğunu sanan Roy, tekrar diriltebileceği düşüncesiyle Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmek için karısı Helen’i ormanın içinde gırtlağına sapladığı bir tornavidayla öldürüyor. Geride bıraktığı kızları Lenora, Emma’nın himayesinde Arvin’le büyüyor, katil babasının bir gün geleceği umuduyla.
Savaşın kıyıcılığı nedeniyle kasabada büyük bir kıtlık yaşanıyor, insanlar zar zor geçiniyor. Besine ulaşmak sürekli bir sorun ve aynı zamanda itici bir güç.
“Bu şehirde bir kâse salata bile bulamazdınız. Buradaki insanlar yağ ve daha fazla yağdan başka bir şey yemiyorlar.” (s.17)
“Arvin üç tane kızıl sincabı yukarı kaldırdı. Babasının tabancasını beline sokmuştu. ‘Bu akşam ziyafet çekeceğiz,’ dedi. Emma dört gündür fasulye ve kavrulmuş patatesten başka bir şey yapmıyordu.” (s.141)
Rahip Sykes kürsüye çıktığında, daha çok insanın kiliseye gelmesini umarak cemaati iki kez sayıyor, çünkü sepetteki para ne kadar çok olursa karısıyla kuru ekmekle sincap eti dışında bir şeyler yeme şansı o kadar artıyor. Karşımızda sincap derisinin altındaki kel yumruda biriken larvalara bile muhtaç bir topluluk var. Larvalar çarmıhtaki İsa’dan sonra önemli bir metafor. Roy’un örümcekleriyle Peder’in kemirgenleri birlikte yaşamaya çalışan fakat gerektiğinde birbirlerini kullanmaktan çekinmeyen insanları simgeliyor. Bu nedenle Kilisenin küçük korosunun (iki erkek ve üç kadın) ayağa kalkıp “Günahkâr, Hazırlansan İyi Olur” ilahisini söylemeleri hiç şaşırtıcı değil.
Knockemstiff kasabasının tanrıları ne kadar gerçekse Düş Yakamdan Şeytan’daki tanrılar da o kadar gerçek. Karakterlerin karşılaştıkları yıkıcı sorunlarla başa çıkmaya, kurtarılmaya ne kadar ihtiyaçları olsa da Tanrı burada yalnızca, acımasız ve kaotik bir dünyayla savaşmak için yaratılmış erkek çocuklarının fantezilerinin bir malzemesi olarak yer alıyor.
Knockemstiff öykülerinde Hristiyanlık göndermeleri romana nispeten seyrek fakat Düş Yakamdan Şeytan’ın sayfalarına derinlemesine nüfus ediyor. Kitabın ilk bölümünde Willard’ın savaşta Güney Pasifik’te tanık olduğu vahşetten dolayı zayıflamış aklı, Tanrı’nın fedakarlığını onurlandırması ve inancını ödüllendirmesi umuduyla sunağına adaklar adamasıyla ya da giderek daha sert önlemlere başvurduğunda bozulmaya başlıyor. Küçük Arvin, bir süre sonra dua etmenin mi yoksa içki içmenin mi daha kötü olduğuna karar veremiyor, ama iki ebeveynini de kaybettiği gün dua etmeyi bırakıyor.
“[Ç]amurlu yaprakların üstüne diz çöksün diye oğluna işaret etti. Williard damarlarında viskinin akmadığı her sabah ve akşam bu açıklığa gelir, Tanrı’yla konuşurdu. Arvin içkinin mi, duanın mı daha kötü olduğunu bilmiyordu. Kendini bildi bileli yakasından düşmemişti şeytan.” (s.7-8)
“‘Şu diğeri, Matthew, Kitabı Mukaddes’ten, değil mi Carl?’ dedi Sandy.
‘Kitabı Mukaddes’ten olmayan bir şey mi var be,’ dedi kocası, ön camdan dışarı bakarak.” (s.87)
“Öte yandan Lenora dine doymak bilmiyordu. Nereye giderse gitsin, yanında Kitabı Mukaddes taşıyordu, tıpkı Helen gibi helaya giderken bile yanındaydı kitap…” (s.124)
Okur, bu hikâyeden sonra, yani Arvin’in babasının savaştan Batı Virginia’daki Coal Creek’te bulunan evine döndüğünde, gezgin iki vaiz Roy ve Theodore’la tanışıyor. Roy kilise cemaatini Tanrı’nın kendisini kutsadığına inandırmak için zehirli örümceklerle dolu kavanozu başından boşaltabilecek bir hayalperestken, Theodore Tanrı’ya ulaşmak için kimyasallar içip sakat kalan bir müzisyen.
“Tekerlekli sandalyedeki oğlan kargabüken özü mü antifriz mi ne içmiş, o yüzden tutmuyor bacakları. Yazık yani. İmanlarını sınıyorlarmış öyle diyorlar.” (s.33)
Emma, oğlu Williard’ın savaştan sağ dönmesi karşılığında Tanrı’yla pazarlığa oturmaktan çekinmeyen, her pazar kiliseye giden dindar bir büyükanne. Bütün bu karakterleri birleştiren büyük resme bakınca gördüğüm şey, İsa’nın öldüğü ve Hristiyanlığın sunduğu daha iyi bir yaşam vaadinin umutsuz insanlar için bir fantezi olması, yıkıcılığa dayanamayan ve gerçek hayatın potasında erimeye mahkûm insanların bir yanılsaması olduğu. Din, Hasan Sabbah’ın kurduğu sahte cennet, gerçeklik tarafından ezilmesi kaçınılmaz olan bir umut yalnızca. Arkasında bıraktığı enkazsa sadece şiddet, şehvet, ihanet ve hayal kırıklığı. Şiddet demişken Pollock, Sandy ve Carl’ın katliamlarını ince işlediği nesri sayesinde her zaman sıkı sıkıya tutuyor. Dili çağrışımla yüklü, dokunaklı olduğu kadar net. Bu bende korkunç ve tiksindirici olmasına rağmen gözümü alamadığım bir şeye bakıyormuşum hissi uyandırıyor. Karakterlerden ne kadar etkilensem de her biri gerçek hayatta tanışmak istemeyeceğim tipler. Benim aksime Pollock, bütün karakterlere eşit mesafede duruyor, onları küçümsemeden yahut melankoliye düşmeden, duygusallıktan uzak bir şekilde yazıyor. Onları çok iyi tanıyacak kadar yakın fakat tercihlerinin, aptallıklarının, sapıklıklarının da son derece farkında.
Böylesi karanlık bir kitabın umut taşımadığı söylenemez. Belki Knockemstiff okuru için şaşırtıcı olabilecek bir durum var: Dini çarpıtan, daha kötüsü, başkalarının inancını aşağılıkça sömüren karakterler olsa da Hıristiyanlığın romanda olumlu bir rolü olduğu söylenebilir. Mesela Arvin’le büyükannesinin Coal Creek’teki vaizi, bir türlü kurtulamadığı kötü alışkanlığı ağzındaki tütüne rağmen iyi kalpli bir adam. Kansere yakalanınca emekli olmak zorunda kalıyor. Yerine gelen yozlaşmış vaizin yarattığı hayal kırıklıklarına ve trajedilere rağmen Emma, İncil’ini okumaya devam ediyor. Arvin, bu örgü yumaklarını birbirine bağlayan en renkli ip. Eserin sonunda kalbinde taşıdığı inanç ciddi zararlar görmesine rağmen Arvin, fırtınalı geçmişinden kurtulmak için Knockemstiff’e döndüğünde tekrar dua etmeye yöneliyor.
“Çarmıha gerili İsa’ya baktı, gözlerini kapattı. Tanrı’yı gözlerinin önüne getirmek için elinden geleni yaptı ama aklı başka yerlere kayıp duruyordu. Sonunda pes etti, anne ve babasının onu yukarıdan izlediğini daha kolay hayal edebildiğini gördü. Bütün hayatı, söylediği ya da yaptığı her şey bu an içindi sanki: En sonunda, çocukluğunun hayaletleriyle yapayalnızdı.” (s.298)
Hal böyle olunca belki de diyorum seri katiller, orospular, sakat pedofiller, sarhoşlar, zorbalar, sahtekârlar ve hayal kırıklığına uğramış inananların yaşadığı böylesi bir dünyada umudun ayık kalması anlamlıdır. Yazar bir umut kırıntısı bırakmasaydı, diyorum, belki de başka hiçbir şey bu tür insanlara ya da kendimize tiksintiyle ve umutsuzlukla yüz çevirmeden bakmamızı sağlamazdı.
Bence Arvin’in dönüşümünü başlatan en önemli olay babası Willard’la ormanda dua etmek için diz çöktüklerinde arkalarındaki iki avcının Willard’ın karısı hakkında müstehcen yorumlarını babasının görmezden geldiği o sahne. Arvin babasının tepkisizliğine çok şaşırıyor. Bir zayıflık işareti olarak gördüğü bu sorun birkaç gün sonra babasının onu arabayla gezmeye davet etmesiyle çözülüyor. Willard’ın iki avcıyı dövüp itaat ettirdiği o ân küçük Arvin için tam bir ders niteliğinde:
“Kamyonete binince koltuğun altındaki bir beze uzandı, ellerindeki kanı sildi.
‘Geçen gün ne dediğimi hatırlıyor musun?’ diye sordu Arvin’e.
‘Servisteki çocuklarla ilgili olan mı?’
‘Evet, onu diyorum,’ dedi Williard, başıyla avcıyı işaret ederek. Bezi arabanın penceresinden dışarı fırlattı.
‘Doğru zamanı kollaman yeter.’” (s.13)
“Babası o adama hiç unutamayacağı bir ders vermişti; birileri onunla bir daha uğraşırsa Arvin de aynısını yapacaktı.” (s.14)
Willard’ın savaştan döndükten sonra kuşandığı şiddeti sonunda kendi ailesine de uzanıyor, özellikle de Arvin’in ölmekte olan annesi için yeterince dua etmediğine inanmaya başladığında. Merak ettiğim şey bu karakterin ve diğer baba psikozu yaşayanların Pollock’a yakınlığı oluyor. NPR ile yaptığı bir röportajında Pollock, Willard’ın kendi babasına bir gönderme olmadığını ve hikâyelerindeki hasarlı karakterlerin yakınında bulunmasa da büyüdüğü ortamın bir sentezinden doğduğunu söylüyor: “İçki içen ve ortalığı karıştıran birçok baba gördüm ve ailelerine pek iyi davranmıyorlardı. Biliyorsunuz, belki gidip bir süre çalıştılar ve yeterince para kazanana kadar, bilirsiniz, bir başka içki alemine gittiler veya her neyse ve aileyi kendileriyle ilgilenmek zorunda bıraktılar. Yani evet, babalar benim işimde oldukça zor zamanlar geçiriyorlardı.”
Anlaşılan Carl ve Sandy çifti Pollock’un hayatından çekip çıkardığı karakterlerden değil ancak Pollock daha önce Nailed Magazine ile yaptığı bir röportajda konuya olan ilgisinden şöyle bahsediyor: “Seri katiller hakkında yazmaya neden başladığımı açıklayamıyorum. Onlar hakkında tuhaf şekilde büyüleyici bir şey var. Bunu birkaç kez söyledim ama ön sayfada bir seri katille ilgili ve bir de kumbarasını yerel evsizler barınağına bağışlayan bir çocukla ilgili iki gazete makalesi varsa insanların çoğu önce seri katil hikâyesini okuyacaktır. Seri katiller hakkında yazılmış yazılara ve filmlere gelince kitap üzerinde çalışırken bunların hiçbirini okumadım veya izlemedim. Başlamadan önce seri katiller hakkında bazı kurgu olmayan şeyler okumuştum. Örneğin, Tim Cahill’in John Wayne Gacy hakkındaki kitabı. Bununla birlikte temas ettiğim her şeyden etkilendiğime inanıyorum, bu yüzden kitaplardan ya da filmlerden bir dereceye kadar etkilenmemek mümkün değil.”
Aynı röportajda, eserlerinin genel olarak neden şiddete yaslandığını açıklamaya devam ediyor:
“Sanırım şiddet hakkında çok yazıyorum çünkü çocukken çok fazla şiddete tanık oldum. Cinayet değil, birkaç bıçaklama ve epeyce yumruk dövüşü, ayrıca erkeklerin kadınlara şiddet uygulaması, bunun gibi şeyler. Şiddet tehdidi her zaman yakınımda olduğu için buna çok dikkat ettim ve sonuç olarak bu tehdit çalışmalarımda yer aldı.”
Pollock şiddet konusunda zaman zaman aşırıya kaçsa da o korkunç eylemlerin çoğunu okurun hayal gücüne bırakıyor. Eylemler ve bölümler arasındaki geçişler hiç sekteye uğramıyor, hikâyeler her seferinde yeni yollarla açılmayı başarıyor. Karakterlerin iyi çizilmesi sayesinde örneğin Şerif Bodecker’a karşı, empati duymaktan kendimi alamıyorum çünkü her zaman doğru olanı yaptığını düşünüyor. Ne kadar yozlaşmış ve hırslı olması yahut kız kardeşi Sandy’yi ihmal etmesi umurumda değil. Aynı şey Carl ve Sandy için de söylenebilir. 60’ların başında yalnızca birer baş belasıyken bu zamanda Carl’ı cinsel bir saldırgan, Sandy’yi suçun iştirakçisi ve her ikisini de seri katil olarak tanımlayabilirim. Bir rutinleri olan bu karakterler daima yoldalar ve yalnızca otostopçuları seçiyorlar. Eylemleri genellikle seks, sapıklık ve cinayetse de Sandy’yi hep araba kullanırken ya da bir otelde Carl’la tartışırken tanıyoruz. Yukarıda bahsettiğim gibi okura cinayetlerin nasıl işlendiği anlatılmıyor. Birbirinden farklı yollarda ilerleyen hikâyeler küçük ipuçlarıyla birbirine bağlanıyor ve böylece karakterlerin bir yerde kesişmesi kaçınılmaz hale geliyor. Şerif, rahibeler, vaizler, katiller, Arvin… Kim kiminle çarpışacak ya da nasıl, bunu düşünürken geriliyorum fakat bir prime time dizisindeki bir katilli pusuda beklerken tırnak yemeğe benzemiyor bu çünkü Pollock çok daha fazlasını yapıyor. Bir yerde soru şimdi kimin öleceği değil, kan dökme döngüsünün kırılıp kırılmayacağı. Son tahlilde yazarın amacını kavrıyor ve şöyle düşünüyorum: Pollock’a göre Tanrı’nın kötü dünyasının bu küçük parçasında yaşayan insanlar yalnızca kötü insanlar değiller, onlar daima şeytan.
Eserin birkaç aksayan yönünün altını çizmek istiyorum. Bunlardan biri bazı karakterlerin boynuna asılan “İyi Adam” tabelası. Earskell Dayı ve Emma bir ok işaretiyle iyi olduklarının altının çizildiği karakterler olarak karşıma çıkıyor.
Pollock’un eserinde bahsetmek istediğim diğer bir konuysa seri katilleri konu alan bir eserde soğukkanlı şiddetin bulunması gayet doğalken cinsellik içeren sahnelerin sığlığı. Merkezdeki şehvet ya da ahlaksız seksin metnin bütünlüğünü bozduğunu söylemiyorum elbette. Georges Bataille’ın Göz’ün Öyküsü’yle Düş Yakamdan Şeytan’ı karşılaştırırsam Bataille’da daha ayrıntılı cinsel sahneler olduğunu söyleyebilirim fakat orada aynı zamanda felsefi bir derinlik de buluyorum. Böyle olunca Pollock’un anlatısı yalnızca pornografik demek geliyor içimden. Bu döngüde karakterler şeytan istilasına karşı birer kale görüntüsü verse de bütün kasaba hatta kilise toptan şeytanın pençesine teslim oluyor.
Babasının hayat boyu verdiği mücadeleyi kaybetmesini izleyen Arvin, şeytanın herkesi yendiğini, direnmeye çalışanları cezalandırmaktan özel bir zevk aldığını öğreniyor. Pollock’un şeytanı reddedilemez, onunla ancak anlaşma yapılabilir. Bu özelliklerden esere gotik demeyi doğru bulmuyorum. Fakat eserde ölüm sıklıkla karşımıza çıkıyor ve çok canlı. Böylesi bir durumda hayatın oynadığı rolü unutmak kolay oluyor. O’Connor’ın hikâyelerindeki “şeytanın topraklarındaki lütuf”unu dramatize eden ifadeyi hatırlayarak Pollock’un şeytanının elinde tuttuğu topraklarda lütfun olup olmadığını kendime soruyorum. Bence tam olarak öyle değil. Pollock, gerçek dışılığı doğrulamaktan ziyade, insanın bakmaya devam etme ihtiyacının gerçekliğini doğruluyor. Bana göre yazar karakterleriyle aynı labirentin içinde, onların sıkıntılarına sempati duyuyor fakat asla onların eylemlerini yahut arayışlarını yargılayan bir bakış açısını tercih etmiyor. Pollock, vaizleri küçümsediğini vaizlik yapmayarak gösteriyor. Sonuçta ortaya çıkan şey şu gibi: Eğer bu dünya Tanrı, ilahi güç, takva veya duayla yolunu bulamazsa, başka bir yol bulacaktır. Bunu tepeden tırnağa arzuyla isteyenlerse her zaman şiddetin ajanları haline geleceklerdir.
Carl ve Sandy’nin kurbanlarından birinin dediği gibi, “İyi bir hayat yaşamak zor, Şeytan bir türlü yakamızdan düşmüyor sanki.” (s.258)
Şeyda Başer Eroğlu

