Üniversiteye başlamıştım. Unutmuyorum babama altı yüz liraya bir kamera aldırmıştım. Handycam. Sony. O yaz köyde bir sürü düğünü, gelin almasını, kız kınasını, cami hocasını kayda almıştım. Ama en çok da babaannemi konuşturmuştum. Güzel konuşurdu. Babaannem şiir okurdu. Güzel de bir kadındı. Kamerada hoş çıkardı.
Buradan kalkıp memlekete gitsem o mini dv kasetleri bulur muyum, bulsam onları dijital bir ortama aktarıp birilerine izletir miyim, izletsem de Sezen Aksu’nun şarkı bittikten sonra tatlı tatlı bakması gibi babaannemin bana olan bir bakışını onca kasetin bir yerinden bulup çıkartabilir miyim bilmiyorum.
Bildiğim şey şu. Sesi takip ederim. Sesleri diyorum takip ederim. Beni götürdüğü yerde gözlerimi kapatıp sesleri takip ederim. Ve nereye gidebiliyorsam orada beklerim.
Ama ben memlekete gitmeyeceğim. En azından şu sıralar. Kasetleri bulmayacağım. Babaannemi hep çok seveceğim.
Ama yönetmen Fatih Akın memlekete gitmiş.
Fatih Akın 2000’li yıllarda gittiği memleketten, İstanbul’dan, seslerin arasından, sokaklardan, İstiklal’den, Taksimden, Beyoğlu’ndan, kokulardan, ışıklardan, insanlardan bir cümbüş, bir dert, bir mesele haline getirdiği belgeselini yenilenmiş haliyle yeniden yayımladı. Mubi’de gösterimde. Burada aklıma bir espri geldi. Bunu İstanbul’a ilk gelenlere yaparlar. “Beyoğlu, Taksim, İstiklal aynı yer” derler. Aynı yerdir ama sesleri başkadır. Uzaktan bakınca aynı insana benzese de yaklaşınca, başka başka insanların, başka başka hallerinin, gülüşlerinin, bir şehrin diyorum binbir türlü halinin, sesinin, ritminin, halden hale girişinin resmidir. İstanbul. Özlemelerin en güzelidir.
Fatih Akın memlekete gitmiş. Ben de gitmiştim. Seneler önce. Sesi aramış şehri aramış hikâyeyi aramış. Sokakları, kokuyu, gürültüyü, acıyı, renkleri bir bir kayda almış. Ve bunları o senelerde bazısı yolunu çizen, bazısı mücadele eden, bazısı da insana yön gösteren müzisyenlerle yapmış.
Sesi açmış şehri en azından duymaya çalışmış: Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul / İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek (2005).
Belgeselde yer alan isimleri de sayacağım ama önce bilet mi baksam diyorum. Zira belgeseli izleyince, insan acıkıyor. Acıkmak akla evi getiriyor. Sokak insana ses duyurur. Kimlik aratır. Bağırmasını söyler. Öyle oluyor işte. İnsan bu belgeseli izlerken Boğaza, Tarlabaşı’na, Ömer Hayyam’a, gece işçilerine, taksicilere bakıyor, gözleri doluyor, acıkıyor. Acıkmak insana evi hatırlatıyor.
Belgesel, ya da düz bir ifadeyle, İstanbul’un sesleri, insanı tam olarak hangi zamana götürüyor bilmiyorum. Şu andan bu seslerle özlediğimiz herhangi bir zamana gitmek mümkün mü emin değilim. Ama belgesel insana, hafif arabesk ama daha çok politik bir tınıyla garip bir şekilde o senelerdeki renkliliğe, yokluğa, izbeliğe, bangır bangır gelen değişime götürüp, İstiklal’de ağaç olmasına vay be dedirtip bol bol ağlamaklı hale sokup sonrasında iyi bir oyun havasıyla kafasını dağıtıp, bak gördün mü belki de tam olarak budur bizim sesimiz dedirtiyor.
Gerçekten belki de budur bizim sesimiz. Aynur’dur mesela. Selim Sesler’dir ritmimiz. Baba Zula ile başlayan ve onunla biten bir değişik adem olmaktır halimiz. Sezen Aksu’nun masum masum baktığı o kısacık an ya da rahmetli Hasan Saltık’ı görünce hissedilen kederdir ahvalimiz.
Bilmiyorum.
Belgeselin anlatıcısı Alexander Hacke, sonunda “Derinine inemedim ama aşık oldum” diyor. Derinine inemedim ben de ama katılıyorum. Aşık olmuştum İstanbul’un seslerine. İstanbul’un şarkısına. Replikas’ın efendiliğine, Ceza’nın meselesine, Müzeyyen ablamın yine o elmayı kırmasına, MacCrimmon’un zarafetine. Ve yıkılan binalara, eski paraya, ekonominin yeniden aynı yere gelmesine, AB uyum sürecine.
Güneş doğuyor.
Kim içerde kim dışarda bilmiyorum. Belgeseli izleyince hissettiğim bu oldu. Hepimizi, sizi beni, annemi babamı, caddeyi sokağı insanları işte, almışlar ve bir zamana hapsetmişler gibi. Türkiye bir zamanlar renkli bir yermiş. İstanbul bir zamanlar renkli bir yermiş. Ben bir zamanlar çocukmuşum gençmişim. Sokak aralarına girer asansörlerden çatı katlarına çıkar şehre yukarıdan bakar müziğin ritmine kendimi kaptırıp yaşamak be dermişim. Sonra ne olmuşsa olan olmuş. İstanbul’u ya da beni ya da oradaki herkesi almışlar bir yere koymuşlar. Zaman geçmiş bizler şehrimizi filmlerden belgesellerden izler olmuşuz. Özleyip özleyip durmuşuz. Gerek yok ama belirteyim. Yokluk övmüyorum. İstanbul’u özlüyorum. Sesleri dinliyorum. Takip ediyorum. Kulağımı dayıyorum. Bir cümbüş bu. Bir dünya bir devran. Yine de umudumu yitirmiyorum.
Sinema seni çok seviyorum.
Halil Yörükoğlu
