İlk kitabın heyecanı ayrıdır. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar tıpkı sonrakiler gibi kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın? Yazarlık bize özgü hatalarımızla, acemiliğimizle birlikte bir uzun yolda yürümek değil mi zaten?
İlk öykü kitapları yayımlanmış yazarlarla 2015 yılından beri “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri yapıyor, ilk kitaplarının heyecanını paylaşıyoruz. Armağan Can, 173. konuğumuz.
Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Benim süreçle ilgili anlatacağım romantik bir hikâyem yok. Okumayı çok seviyorum. Bunu belirtiyorum çünkü okumayı yazmanın eşlikçisi, iki iyi dost olarak görüyorum. Okuyup içim dolunca yazan biriyim. Belki mektup yazan son nesildenim ve yıllarca düzenli günlük tuttum. Elimde bir kalem hep oldu. Ama bunlar olağan şeyler gibi geliyordu bana. Çevremde herkes kitap okuyor, bir şeyler yazıyordu. Şiir defterleri vardı mesela. Sevdiğimiz şiirleri özenerek yazdığımız, kenarlarına süs yaptığımız defterler. Kızım olunca olay başka bir yere evrildi. Sırf tembellikten bazı geceler ona kitap okumak yerine hikâyeler anlatırdım. Baktım bu durumu ikimiz de seviyoruz, ona anlattığım hikâyeleri kâğıda dökerek yazma alışkanlığımı başka bir yere taşıdım. Kızım büyüdü, ben de anlattığım hikâyeleri olgunlaştırdım. Öykü yazmaya gönlümün düştüğü dönem pandemi süreciydi ve çevrimiçi eğitim imkanları, erişilebilirlik artmıştı. Atölyelere katılabildim, online yapılan söyleşilerde bulundum, yazmaya daha çok vakit ayırdım, dergiler, yarışmalar, yarışmalardan gelen dereceler derken kendimi öyküler ile haşır neşir buldum ve en önemlisi bu birliktelikten mutlu olduğumu fark ettim. Yazdıkça öyküler birikti, ilk öykü kitabım ortaya çıktı.
Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?
Beni öyküye yoğunlaştıran etkenlerden biri öykü okumayı sevmemdir. Okuduğum öykülerden çok etkileniyordum. Birkaç sayfada bu kadar çok şey anlatılıyor olması ilgimi çekiyordu. Hele bir de sonu belirsiz ise hayal dünyam coşuyordu. Diğer etken de karakterimdir. Neye başlarsam başlayayım hemen bitsin sonucu göreyim sabırsızlığında biriyim. Hobi kültürüm yok. Yapboza başlasam bitene kadar başka bir şey yapmam, örgü örsem, resim yapsam hemen sonucu görmek isterim. Başta öykünün kısa olmasına kandım, sonra içine girince aslında bu üç sayfa yazıya verilen emeğin aylarca süren zorlu bir süreç olduğunu öğrendim. Lakin artık zehri almıştım. Değişmeye de başladım. Öykü yazmak beni daha sabırlı, disiplinli yaptı. Şimdi yazdığım öyküyü beşinci kez baştan kaleme alırken mutluluktan bilgisayar karşısında gülümsüyorum.
Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler yaşadınız?
Sevgili yayıncım Mahmut Yıldırım ile aramızda espri konusudur. Sözleşme imzalarken bana şöyle demişti: “Söyleşilerde söylersiniz artık, Metinlerarası Kitap az peşimden koşmadı diye.” Ne zaman bir araya gelsek bu diyaloğa güleriz.
Kendisi çok önceden dosyamla ilgilenmişti ama ben öykülerimi bir kitabın içinde hayal edemedim, erkendi. Ödülü, öykü dosyasının basılması olan bir yarışmada birinciliğim de vardı. Ama tercihim Metinlerarası Kitap oldu, bundan da çok memnunum. Karar verdikten sonra birkaç ay içinde süreç nihayete erdi. Ben biraz telaşlıydım, titiz bir tarafım da var. Sorunlar çıktı, paniklediğim anlar da oldu ama aynı zamanda editörlüğümü de yapan Mahmut Yıldırım her sorunu çözdü. Öyle ki dosyayı teslim ettiğimde bir isim koyamamıştım, zaten isim bulma konusunda çok da başarılı değilimdir, “Hallederiz,” dedi, kitaba güzel bir isim buldu, beni dinledi, söylediği takvime uydu, aksaklıkları bana yansıtmadı. Bu uyumlu süreç kitabım çıkarken keyfini sürmemi de sağladı.
Kitabı yayıma hazırlanma sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?
Ben öykülerimin ham halini herkese okutabilen biri değilim. Yazmayı düşündüğüm öyküyü söze döktüğümde dahi kelimeler benden uzaklaşıyormuş gibi hissediyorum. Bu yüzden sınırlı bir çevrem var. Her kafam karıştığında, öykümün aksayan tarafını bulamadığımda ulaştığım, okuyup dönüt veren Hakan Sarıpolat, kitabımdaki öykülerimin çoğuna da büyük destek oldu. Bazen bir kelime için karşılıklı mesajlaşıp durduğumuz, uzun uzun konuştuğumuz editörüm Mahmut Yıldırım var, iyi ki var. Eğer zaman kaygım yoksa öykülerimi yazıp silmeyi, tekrar yazmayı, uzun uzun üstünde çalışmayı çok seviyorum. Oyun gibi, bilgisayarın karşısına geçerken karakterlerle konuşup ellerimi ovuşturuyorum “Bugün kim ön planda olmak ister, nasıl bir son talep ediyorsunuz bakalım?” diye onlara laf atıyor, farklı sonlar yazıyorum. Bir öykümden tek cümleyi alıp kalanını çöpe attığım çok oldu. İçime sinen öyküyü bulmayı da böyle böyle öğrendim ama daha öğrenecek çok şey var bunu da biliyorum.
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?
Her anlamda mutfağı çok severim. Dergileri okumayı da içinde yer almayı da seviyorum. Üç yıl önce “Vasati 40 Çöp” isimli öyküm İshak Edebiyat’ta yayınlanmıştı. O mutluluğu hiç unutamam. Sonra E-dergi veya basılı dergiler olsun söyleşilerim, kitap incelemelerim ve gözbebeğim öykülerim yayımlandı. Her aldığım olumlu geri dönüşte çok mutlu oldum, oluyorum. Düzenli olarak Porsuk Kültür’de “Tabiri Caizse” isimli bir köşede seçtiğim bir tabiri anlatan yazılar yazıyorum. Kitabım çıktığı hafta o heyecan ve telaşın arasında okuyup çok beğendiğim bir kitabın yazarı ile söyleşi yapma derdindeydim. Artık kitap da çıktığına göre dergilere öykü göndermek istiyorum. Çünkü dergi okuyan iyi bir okuyucu kitlesi olduğuna inanıyorum. Sessizce ama sevdiği yazarı sıkı bir takiple okuyorlar.
İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz, ne buldunuz?
Kitabım daha çok yeni. Çokça şaşkınım. Kişilerin teveccühü karşısında mutluyum. Ben hep edebiyatın hassas kalpleri buluşturduğuna inandım. İnancımla paralel giden bir yazın maceram var. Kitaba benim kadar çok sevinen, kitabımı sahiplenen dostlarım olduğunu görüyorum ve bu durum beni çok duygulandırıyor. Kitabın içeriği, kapağı, her detayı içime sindi. Şimdi beklentim okurla buluşmasıdır. Lakin samimiyetle şunu da söyleyeceğim, sizin de belirttiğiniz gibi ilk kitabın günahı olmaz, elbette kusurları vardır. Bunlar da konuşulsun isterim. Ben okuduğum kitapların yazarlarına ulaşmaya hep özen gösterdim. Genel beğenimi veya takıldığım bir kelimeyi dahi belirttim. Hele bir de yazar, kitabı ile ilgili fikrimi sorduysa uzun uzun anlattım. Ben de bunu isterim. En azından beğenilen, beğenilmeyen öykülerimi, sebeplerini duymak hoş olurdu. Eleştirinin açık aramak değil anlamak için gayret olduğunu bilen okuyucuların ulaşması en çok umduğum şey.
Peki, bundan sonra?
Uzun bir süre roman okuyacağım. Gözlerim sulanıp oturmaktan belim ağrıyana kadar kitaplara gömüleceğim. Çünkü kitap süreci çok hızlı gelişti. Son üç ayı öykülerin içinde kaybolmuş olarak geçirdim. Şimdi bir demlik çay, güzel bir müzikle kitap okumak istiyorum. Okudukça dolacağım biliyorum. Sonra tekrar yazacağım. Söyleşi yapmayı seviyorum. Metinlerin, yazarın kendini anlatmasıyla başka başka anlamlara büründüğüne yaptığım söyleşiler sonucunda şahit oldum. Buna devam edeceğim. Bir taraftan da sevdiğim kitapları uzun uzun anlatacağım.
Aslında kitabım yolumun üstündeki çiçeklerden biriydi. Nazikçe derdim, dergilerden, seçkilerden, yazılardan oluşan demete ekledim. Bu şekilde de devam etmek istiyorum. Neyi seviyorsam ve neyi istiyorsam onu yaparak ama hep okuyarak.
Yer almaktan hep mutlu olduğum Parşömen’de bu vesileyle bulunmaktan da çok mutluyum. Teşekkür ederim. İyi ki edebiyat…

